Uluslararası diplomaside elçilik binalarının doğrudan hedef alınması çoğunlukla terör örgütlerinin başvurduğu bir yöntem. İsrail ise bir devlet olarak bu eylemi ilk kez gerçekleştirmiyor. Daha önce Irak’ın Beyrut elçiliğini havaya uçuran İsrail, bunu bir savaş stratejisi olarak uyguluyor. Öte yandan, İsrail’in sınırları zorlayan operasyonları elçilik bombardımanı ile de sınırlı kalmıyor.   

Dr. Vitkor Saadi isminde bir Yahudi ajanı, 1950-1952 yıllarında Mısır’da kurduğu terör örgütü ile metropollerde patlattığı bombalarla yüzlerce masum Mısırlının ölümüne neden olmuştu. Bu skandal tarihe “Lavon Skandalı" olarak geçti. Bu terör eylemleri doğrudan İsrail Savunma Bakanı Isaac Lavon ile bağlantılıydı. İsrailli bakan istifa ederek uluslararası kamuoyunda İsrail’e yönelik bir baskının önünü kesmişti. Geçmişte Beyrut’ta Filistin Kurtuluş Örgütü karargâhlarını hedef alan bombalama eylemlerinin yanı sıra BAE, Türkiye, Yunanistan ve Suriye’de Filistinlileri hedef alan sayısız suikast operasyonları gerçekleştirerek sınırları zorlayacaktı.    

İsrail’in ekonomide, medyada ve akademide sahip olduğu uluslararası mobbingi kullanmak suretiyle kurulduğu ilk günden beri, kendisine yönelik en insani tepkiyi dahi şeytanlaştırarak hedef gösteren bir kamuoyu gücüne sahip. Geçtiğimiz haftalarda İsrail’in Suriye’de İran konsolosluğuna yaptığı saldırı sonrası İran’ın gerçekleştirdiği drone ve balistik füze saldırıları ile dünya kamuoyu Gazze’de siyonist işgal kuvvetlerinin gerçekleştirdiği insanlık suçlarını görmezden gelerek İsrail’in etrafında sıkı sıkıya kenetlenmesini sağladı.   

İran ve İsrail ilişkilerinin kökeni   

Esasen İranlılar ve Yahudiler arasında köklü bir hasımlık bulunmamaktadır. Yahudiler; Perslilerin, Babil’in yıkılmasından sonra, M.Ö. 455 yılında, Pers Kralı Cyrus tarafından Filistin’e geri getirilmeleri ve idarenin kendilerine verilmelerinden dolayı Tevrat’ın sayısız yerinde Cyrus’tan ve onun halkı Perslilerden övgü ile bahsedilir. Hatta 1917 yılında Balfour Deklarasyonunu yayımlayan İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’a Siyonistlerin verdikleri lakap “Kral Cyrus” idi.    

İran, İsrail Devleti’nin kurulmasını öngören BM kararına hayır oyu verse de, 1951 yılında İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülkelerden birisi oldu. İran’ın milli kahramanlarından birisi olarak kabul edilen Başbakan Muhammed Musaddık, iktidara geldiğinde yapmaya çalıştığı ilk icraatlardan birisi de İran’ın İsrail’i tanıyan yasayı iptal etmeye çalışmaktı. General Zahidi; dışarıdan İngiltere, İsrail ve ABD’nin; içeriden de Şah Rıza’nın desteklediği bir askeri darbe planı hazırlayarak Musaddık’ı devirmeye teşebbüs etti. General Zahidi’nin iki teşebbüsü başarısız olmuş ama üçüncü denemesinde, 19 Ağustos 1953 tarihinde, Musaddık’ı devirmeyi başarmıştı. Musaddık’ın devrilmesinden hemen sonra Şah Rıza ve askeri cunta İngilizlerle yeni bir petrol anlaşması imzalayacaktı. Musaddık’ı deviren Ajax Operasyonunun görünmeyen aktörü olarak İsrail, İran’ın iç işlerine ilk kez doğrudan müdahil olmuştu.   

İsrail, Musaddık’ın devrilmesinden sonra İran ile olan ilişkilerini artırarak güçlendirdi. Arap devletleriyle savaştığı yıllarda enerji ihtiyacının büyük kısmını İran üzerinden temin etti. 1979 yılında meydana gelen İran’daki devrim sonrası ise İsrail ile İran ilişkileri kesilecekti. 1982 yılında İsrail’in Lübnan’ı işgal girişimiyle İran-İsrail arasındaki vekâlet savaşları da resmen başlamış oldu. 2006 yılındaki Hizbullah ile İsrail arasındaki çatışma İran ve İsrail arasındaki gerilimi had safhaya çıkaracaktı. Son yıllarda Irak, Suriye, Yemen ve Lübnan’da ağırlığını iyiden iyiye artıran İran, bölgede bir başka genişleme politikası yürüten İsrail ile çeşitli noktalarda karşı karşıya gelecekti.  

 

Füze diplomasisinin mucidi Saddam Hüseyin’di   

İran, drone ve füzelerle İsrail’e başlattığı saldırının mucidi esasen Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin’di. 1991 yılında ABD, Irak’a yönelik başlattığı geniş çaplı askeri saldırılarda Saddam, Bağdat’a herhangi bir saldırı yapılması durumunda İsrail’i haritadan sileceği tehdidinde bulunuyordu.   

Aslında ABD’nin Irak’a karşı başlattığı operasyona fiilen katılmayan iki ülkeden birisi İsrail ve Suudi Arabistan’dı. Buna rağmen Saddam 18 Ocak 1991 tarihinde, saat 02:00 civarında, İsrail topraklarına tam 39 balistik füze fırlattı ve resmi kaynaklara göre toplamda 13 işgalci İsrailli öldürdü. Saddam’ın bu operasyondaki amacı ABD’nin kendisine yönelik başlattığı operasyonları bir Arap savaşına çevirerek bölgede destek sağlamaktı. Oysa bu füzeler sonrası dünya bugün olduğu gibi İsrail’in etrafında kenetlenerek Siyonistlerin, Batı Şeria başta olmak üzere, Filistin’de uyguladığı işgal girişimlerine meşru bir zemin hazırladı. Saddam saldırıdan yaklaşık on gün sonra 28 Ocak’ta CNN’e verdiği röportajda “Bağdat vurulursa İsrail’i vururuz dedik.” sözleri ile operasyonun sebebini açıklayacaktı.    

Saddam’ın balistik füze ile saldırdığı tek ülke İsrail değildi. 25 Ocak tarihinde Suudi Arabistan’a attığı füzelerle 77 Suudi’nin de yaralanmasına neden olmuştu. Bu saldırılar sonrası Batı kamuoyu Saddam’ın elinde ne tür füzeler olduğunu ciddi şekilde tartışmaya başladı. Saddam’ın elinde kimyasal silah olup olmadığı ve bunu İsrail’e karşı kullanma riski ABD için öncelikli bir tehdit algısı olarak öne çıkıyordu. ABD Savaş Bakanlığı’nın raporlarına göre Saddam’ın Suudi Arabistan gönderdiği 41 Scud füzesinin tamamı askeri hedeflere yönelikte ve çoğu havada, henüz yere inmeden imha edilmişti.   

Öte yandan, Suudi Arabistan’ın Dahran kentinde bulunan ABD üssüne yapılan balistik füze saldırıları karşısında ABD’nin savunma sistemleri yetersiz kalmış ve 28 ABD askeri öldürülmüştü. Bu operasyonlarda Saddam, hem sivilleri hem de Suud ordusunu hedef almamış doğrudan ABD birliklerine saldırmıştı. Bu saldırıdan sonra ise İsrail yönetimi ciddi bir endişe içerisine girdi; çünkü teknoloji olarak kendisinden daha güçlü ve hamisi konumundaki ABD’nin vurulabilmiş olması İsrail’i tedirgin etti. ABD, bu başarılı saldırıyı “tesadüf” olarak geçiştirecek ve teknik olarak füzenin havada parçalanmış olması nedeniyle imha edilemediğini belirtecekti. Ateşkes sonrası yapılan teknik incelemelerde füzenin parçalanmadığı ortaya çıkacaktı. Bu olay sonrası patroitlerle oluşturulan kubbe sistemlerinin yoğun ateş altında işlevsiz kalabileceğini gösteriyordu.   

Irak, sonraki süreçte Hayfa’da bulunan limanlara, Necef çölündeki nükleer tesislere ve Tel Aviv’deki askeri üslere balistik füzelerle saldırı yaptığına dair askeri bildiriler yayınladı ama İsrail bu saldırıların hiçbirini doğrulamadı. Saddam, saldırılarının bir diğer amacının İsrail’in Filistinlilere yönelik sürdürdüğü zulmün intikamı olarak açıklıyordu. Bu propaganda ile Arap halklarını yanına çekerek kendisine karşı cephe alan Arap devlet liderlerini zorda bırakmaya çalışıyordu.    

İsrail ise Saddam Hüseyin’in büyük kısmı söylemde kalan saldırıları karşısında geride kalmayı ve Saddam ile doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçındı. Siyonistler, uluslararası kamuoyunda İsrail lehine gelişen rüzgârı arkasına alarak Batı Şeria’da işgallerini artırırken Gazze gibi kendisine tehdit içeren bölgelere olan baskısını da artırdı.    

İran’ın İsrail’e yönelik gerçekleştirdiği sınırlı saldırı bölgede dengeleri değiştirecek cinsten kapsamlı bir operasyonu içerdiği söylenemez. Bu saldırı son haftalarda İsrail’in saldırgan politikalarına karşı gelişen tepkiye ciddi manada zarar verdiği de aşikâr. Bu tür, eylemden çok söyleme dayanan saldırıları geçmişte Saddam Hüseyin’in diskurunda görüyoruz. 1991 yılında İsrail topraklarına gönderdiği balistik füzelerin çoğu daha havadayken imha edilmiş olmasına rağmen, Saddam geliştirdiği söylemle Arap devletleri üzerinde önemli bir baskı oluşturmayı başarmıştı. Buna rağmen Saddam’ın Filistin’in intikamı olarak meşrulaştırdığı saldırılar çoğunlukla kendi politik çıkarlarına ve durumuna hizmet ediyordu. Başka bir deyişle bu söylemler, İsrail’in pervasız eylemlerine meşru bir zemin sağlamaktan öteye gitmiyordu.    

 

Aksa Tufanı muarızına ulaşmayan füzelerden daha güçlü    

7 Ekim’de Aksa Tufanı ile başlayan mücadele İsrail’in bekası adına dayandığı iki temel argümana ciddi zarar vermeyi başarmıştı. Bunlardan ilki İsrail’in insan gücünde yaşadığı erozyondu. İsrail sahip olduğu tüm askeri ve teknolojik imkânlara rağmen Orta Doğu’da İsrail’in “güvenli” yer olduğu algısını yayıp Yahudileri, Filistin topraklarına çekemeyecek olursa varlığını sürdüremeyeceğinin bilincindeydi. Yaklaşık yirmi yıldır milyarlarca dolarlık propagandanın sonucunda İsrail’e getirilen Yahudi sayısı bir milyonun üzerindeydi; oysa Aksa Tufanı operasyonu ve sonrasında Hamas’ın çetin mücadelesiyle İsrail’i terk eden Yahudi sayısının sekiz yüz bini aştığı tahmin ediliyor. Şu anda İsrail’de tarım, turizm ve sanayi başta olmak üzere hayatın doğal akışında ilerlemesi gereken sektörler durma noktasında. Süreç bu şekilde devam ederse İsrail’den nüfus çıkışının artarak devam etmesi bekleniyor ki insan göçü beraberinde sermaye çıkışını da kaçınılmaz kılacak. Türkiye’nin son günlerde açıkladığı yaptırım kararlarını bu çerçevede okuduğumuzda kapsamın genişletilmesi ve yaptırım tavrının İsrail ile ticari ilişkileri bulunan diğer ülkelere de yayılması halinde İsrail açısından yıkıcı sonuçları olacağı muhakkaktır. Bu sebeple Türkiye’nin kararı İsrailli yetkililerce en üst perdeden itiraz ve tehditlerle karşılık buldu.   

Aksa Tufanı’nın yıktığı bir diğer argüman İsrail’in dünya kamuoyundaki imajıydı. Savaşın başındaki birkaç münferit olay köpürtülerek Hamas “karanlık”, Netenyahu hükümeti ise “aydınlık” olarak dünya kamuoyuna takdim edildi. Oysa Gazellilerin vakur ve sabırlı duruşuyla dünya kamuoyu hadiseleri farklı çerçeveden görmeye başladı. Nihayet İsrail’in kameralardan gizlemeye dahi çekinmediği katliamları ile İskoçya, İrlanda, İspanya, Brezilya ve Güney Afrika halkları başta olmak üzere, bilhassa Hıristiyan dinine mensup, halklarca “İsrail imajı” sorgulanmaya başlandı. Bu sorgulama neticesinde bilhassa ABD, Almanya ve İngiltere örneklerinde olduğu gibi aydınlar, akademisyenler, gazeteciler ve öğrenciler Siyonist mobbingin kendi etraflarını ne denli yoğun ve güçlü bir şekilde kuşattığını görmeye başladı. Tiktok’ta ABD’li gençlerin Filistin meselesine yönelik farklı tutumları sonucu platformun CEO’su kongrede hesaba çekilirken Almanya ve İngiltere’de gazeteciler ve akademisyenler işten atılmaya başlandı. İşi daha ileri taşıyan Siyonist mobbing, ABD’de bazı üniversitelerde İsrail’in Filistin soykırımını eleştiren beyanlara karşı öğrencilere disiplin soruşturması açılmasını öngören adımlar atılmasını talep ediyordu.   

İsrail, belki 35 bin masum canımızı Gazze’de hunharca şehit etti ve çocuklarımızın hafızalarında onulmaz yaralar açtı; ama Aksa Tufan’ı ve sonrasındaki Siyonist işgale karşı belki onlarca yılda elde edilemeyecek zaferler kazandı. Şimdi Saddam Hüseyin ile başlayan ve muarızına karşı zarardan çok fayda sağlayan “Füze Diplomasisi” Gazze’nin haklı mücadelesinde bir takoz oluşturma endişesi haklı olarak aydınlarca dile getiriliyor.