Gökhan Özcan

Gökhan Özcan
19 Mart 1965'te İnegöl'de doğdu. İnegöl'de eğitimini tamamlayıp, 1987'de Gazi Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü'nden mezun oldu. Zaman gazetesinde yazı hayatına başladı ve TRT'de çeşitli yapımlarda görev aldı. Çocuklara yönelik hikayeler ve denemeler yazdı, Yeni Şafak'ta köşe yazılarına başladı. Medyakronik ve Gerçek Hayat dergilerinde çalıştı, birçok edebiyat dergisinde eserleri yayınlandı. Kitapları arasında Hiçbişey, Günlerin Gölgeleri, Ruh Yordamı, Altmışikiden Tavşan,
devamını oku daha az oku Kim Duma Dum Kime, Serçe Parmağı, Gözağrısı, Açık Pencere ve Denizi Yutan Balık bulunuyor. Halen Yeni Şafak'ta yazmaya devam etmektedir.

Şiddeti Ödüllendiren Dijital Oyunlar Zihinlere Ne Yapıyor? 

Şiddeti Ödüllendiren Dijital Oyunlar Zihinlere Ne Yapıyor
14 Eylül 2025

2006 yapımı korku filmi ‘Stay Alive’da bir grup genç oynadıkları bir dijital oyunun kurbanı haline gelir, oyunun kurgusunda yaşanan dehşet verici sanal katliamlar gerçek hayatta da bire bir yaşanmaya başlar. Korku filmlerini sevmem ve izlemem. Bu filmi de izlemedim, ancak bir yerlerde filmin karakterlerinden Hutch’ın bir diğer karakter Swink’e söylediklerini görünce yazıya bu alıntıyla başlamanın iyi olacağını düşündüm. Şöyle diyordu arkadaşına Hutch: 

“Bu oyun seni ele geçiriyor, değil mi? Sanal dünyada öldürüyorsun, ama gerçekte de aynı hissi yaşıyorsun. Şiddet, sadece bir tuşa basmak kadar kolay hale geliyor.” 

Dijital oyunların insanlar, özellikle de çocuklar ve gençler üzerindeki olumsuz etkileri bütün dünyada her geçen gün daha da artan bir yoğunlukla tartışılıyor. Bunun da gerçekten tedirgin edici sebepleri var. Dünyanın hemen her yerinde sıradan insanlar, henüz ergenlik dönemindekiler başta olmak üzere gençler, hatta çocuklar, tıpkı bu oyunlardaki kadar kolay bir şekilde ve giderek artan sayıda vahşi cinayetler işlemeye başladı.  

1999’da Colorado’da yaşanan Columbine Lisesi katliamı hepimize büyük şok yaşatmıştı. 17 ve 18 yaşlarındaki lise son sınıftaki iki öğrenci, Eric ve Dylan, kolayca edindikleri tabancalar, tüfekler, internet yardımıyla imal ettikleri patlayıcılarla Columbine Lisesi’ni basmış ve çoğu kendi yaşlarındaki öğrenci arkadaşları olmak üzere 13 kişiyi öldürmüş ve 21 kişiyi yaralamışlardı. Bu olay gerçekten çok şaşırtıcıydı, nedenini anlamak sadece kriminal soruşturmaları yürütenler için değil, hepimiz için zordu. Gençlerin bazı psikolojik problemleri vardı gerçi ama bu derecede kanlı bir olaya yönelmelerini gerektirecek şeyler miydi bunlar, tartışılır.  

Uzun tartışmalardan sonra ABD'de silah kontrolü, okul güvenliği, zorbalık ve popüler kültürün (özellikle şiddet içerikli video oyunları ve müzik) etkisi konusunda belli bir uzlaşma ortaya çıktı. O dönemin popüler ‘nişancı’ oyunları Doom ve Quake gibi oyunlara yönelik suçlamalar da oldu. Ancak pek somut bir sonuç alınamadı bu tartışmalardan.  

FBI raporlarında Columbine hadisesinden sonraki dönemlerde okul saldırılarında yüzde 30’luk bir artış olduğuna işaret edildi. Ancak Doom ve Quake oyunları hız kesmedi, yeni ve yine popüler sürümleriyle milyonlarca kullanıcıya ulaşmaya bugün de devam ediyor. Ayrımcılığa, ölçüsüz cinselliğe, nefret kültürüne ve şiddetin her türlüsüne izin veren sayısız başka oyunla birlikte… 

Columbine’den sonra Norveç’in Utoya adasında gerçekleştirilen ve 85 kişinin katliyle sonuçlanan saldırı başta olmak üzere pek çok ülkede pek çok benzer olay yaşandı. Ülkemizde de maalesef bu türden anlaşılması zor vahşi saldırılar, insafa sığmaz cinayetler yaşanıyor son zamanlarda. Geçen hafta 16 yaşında bir lise öğrencisi İzmir Balçova’daki Polis Merkezi’ne pompalı tüfekle saldırdı ve iki polisimizi şehit etti. Aynı mahallede oturuyordu ve hakkında herhangi bir suç kaydı yoktu. Yakınlarının failin bilgisayar ve telefonuyla çok fazla vakit geçirdiğini, sürekli şiddet içerikli videolar izlediğini ve ideolojik olarak giderek radikalleştiğini söyledikleri medyaya yansıdı. Belli ki kafası tehlikeli derecede karışıktı.  

Bu olaylarla ilgili başka pek çok şey konuşulabilir ama ortada tartışmaya açık olmayan bir gerçek var: Şiddet videoları, vahşi dijital oyunlar, hepimizin rahatlıkla erişebildiği ekranlardan suçun, cinayetin, katliamın, zorbalığın, ayrımcılığın her türlüsünü eğlence kılıfıyla zihinlere sokuyor. Zihinsel olarak gelişimini tamamlamamış, mental olarak neredeyse tamamen savunmasız küçük yaştaki bireyler için son derece sağlıksız ve çok tehlikeli bir şey bu!  

Amerikalı yazar Tom Bissell, konuyla ilgili kitabında oyunlardaki şiddet unsurlarının bağımlılık oluşturularak estetik bir çekicilik ile sunulduğuna şu ifadelerle işaret ediyor: 

“Dijital oyunlardaki şiddet, adeta bir sanat formu gibi; kan ve yıkım sahneleriyle oyuncuyu hipnotize eder ve gerçeklik ile kurgu arasındaki sınırı bulanıklaştırır. Bu hem büyüleyici hem de tehlikelidir, çünkü zaferi şiddetle özdeşleştirir.”  

Bu nokta çok önemli; sözünü ettiğimiz oyunlarda uygulanan ölçüsüz şiddet (birçok oyunda kan gövdeyi götürüyor), hedefe ulaşma yolundaki stratejik hamlelerin sonucuymuş gibi sunuluyor. Bir başka deyişle bu vahşi oyunlarda şiddet hedefe ulaşma aracı olarak ödüllendiriliyor. Üstelik bütün bu vahşet bizzat kullanıcıya kendi eliyle işletiliyor.  

Her gün bir oyunu kazanabilmek için saatler boyunca öldüren, katleden, kesen, biçen, havaya uçuran, yok eden gencecik zihinler… Bunun hiçbir sonucunun olmaması mümkün mü? Araştırmaların ortaya koyduğu gerçek ürkütücü; oyunlar özellikle çocukları ve gençleri agresiflik, bağımlılık ve sosyal izolasyona sürüklüyor. Saldırganlık, empati kaybı, duyarsızlaşma bu oyunların nispeten ‘hafif’ sonuçları…  

Maalesef bunun ötesi de var; sebepsiz, sadece şiddet hazzı yaşamak için işlenen ergen cinayetleri, aile faciaları, yaşıt zorbalıkları, dehşet verici ayrımcılıklar ve psikolojik tahribat… Bu konuda ürkütücü bir gidişat var bütün dünyada; vaktiyle çok sıra dışı gelen bu vahşi saldırılar gün geçtikçe artıyor ve bu gidişle zaman içinde muhtemel ki bizim zihinlerimizde de şiddetin bu türlüsü sıradanlaşacak.  

Türkiye’deki durum 

Dünya genelinde dijital oyunlara düşkün 3 milyardan fazla kullanıcı olduğu tahmin ediliyor. Türkiye’de ise, sıkı durun, bu sayı 50 milyona çok yaklaşmış durumda… Yani nüfusumuzun yarısından fazlası, -ki bu sayının büyük kısmı çocuklar ve gençlerden oluşuyor- bu ölçü tanımaz şiddet ortamında kontrolden uzak kendince ‘eğleniyor’. Birçoğu az ya da çok bağımlısı hatta, zararının boyutlarını tam olarak kestiremediğimiz bu alışkanlığın.  

‘Gaming in Turkey’ raporuna göre oyuncuların yüzde 65’i ‘aksiyon ve macera’ oyunlarını tercih ediyor. Alabildiğine şiddetin, en kanlı katliamların en acımasız yok etme stratejileri kullanılarak gerçekleştirildiği bu tür oyunların ‘aksiyon ve macera’ sözcükleriyle masumlaştırılması şiddet endüstrisinin basit ama hiç masum olmayan bir kurnazlığı sadece. Dünyada pek çok melaneti süsleyip püsleyip pazara süren bir sermaye zihniyeti var; şiddeti oyunlaştıranların işledikleri cürmün çoklu sonuçları bakımından onlardan fazlası var, eksiği yok! 

Tahminlere göre 300 milyar doları aşan bir dijital oyun pazarından söz ediyoruz, dev bir ekonomi kurulmuş durumda bu kanlı eğlence ticaretinin üstüne… 2030’da bu rakamın 500 milyar doları bulması bekleniyor. Durdurulması çok güç bir kara düzen, bir kirli pazar bu. Elindeki müşterileri kaybetmemek ve sürekli yeni müşteriler kazanmak için elinden geleni yapan bir sinsi endüstri. Belli ki başarılılar kendilerince; oyunlara ilgi ve bağımlılık sürekli artıyor, pazar sürekli yeni müşteri kazanıyor. Düşen tek bir şey var, bağımlılık yaşı! Oyunlara göstermelik bir yaş sınırı konuyor ama yine yapılan araştırmalar ebeveynlerin bu konuya pek özen göstermediğini vurguluyor. Yani çocuklar, gençler, çok erken yaşlarda bu kötücül ortamın her türlü zararlı etkisine, her türlü dönüştürücü, yozlaştırıcı, bozucu cereyanına maruz kalıyor. Bunun aksine, onları bu bataklığın içinden çekip çıkarmak için neredeyse hiçbir şey yapılmıyor. 

Modern hayatın hayatımıza sonradan soktuğu her şeye sonuna kadar açık olduk bugüne kadar, hep böyle oldu. Tereddüt etmedik, hakkıyla sorgulamadık, yaşayışımıza ne getireceğinin ve bizden ne götüreceğinin muhasebesini yapmadan sahiplendik bu alışkanlıkları. Her şeyin maddi kazançla ölçüldüğü bir zamanda, birilerinin zayıflıklarımız üzerinden bir ticaret yürütebileceğini, kötünün ve kötülüğün para edebileceğini, kimi ticaretlerin insana ne yapacağına aldırış edilmeden yürürlüğe sokulabileceğini hiç düşünmedik. Şimdi bu gafletin, bu dirayetsizliğin, bu tedbirsizliğin sonuçlarıyla yüzleşiyoruz. Yüzleşiyoruz iddialı bir ifade oldu aslında; kafası bu kötülük ticaretinin ürünleriyle karıştırılan ergen çocuklar sebebini kendilerinin bile bilmediği şiddet olaylarının faili olunca çaresizce şaşırıp kalıyor, hatta afallıyoruz.  

Belki bazı şeyleri tersiyle birlikte düşünmek gerekiyor; ağaç yaşken eğiliyor, doğru ama, doğruya da eğilebiliyor eğriye de! 

Biz Kaydırırken Elimizden Kayıp Giden Ne?

biz-kaydirirken-elimizden-kayip-giden-ne.jpg
02 Ocak 2026

Pek çoğumuz ciddi meseleleri berrak bir zihinle düşünebilme imkanından yoksunuz artık. Çünkü dijital ekranlardan bir çığ gibi aralıksız üstümüze gelen girdiler, zihnimizdeki o berraklığı bulandırıyor, yoruyor, tüketiyor bizi. Elimizdeki cihazlar yolumuzu açan birer pusula görevi görmekten daha ziyade engelleyici, perdeleyici bir işleve sahipler. 

Bütün bu cihazlar ve ağlar icat edilmeden önceki zamanlarda dikkatimizi çok daha az şey arasında bölüştürüyorduk. Dikkatimizi derli toplu tutmamıza, bir şeylere odaklanmamıza engel olabilecek bu kadar çok şey yoktu. Bugünün dünyasında bunun tam tersi bir durum yaşanıyor; her an onlarca farklı dikkat dağıtıcı/akıl çeldirici şey kendi gündemini ve akışını bize dayatıyor. Çoğu zaman doğrudan bizim hayatımızla ilgili olmayan bu kontrolsüz enformatik çığ kendi hayatımızı, kendi meselelerimizi, kendi çevremizi görmemize engel oluyor. 

Yani artık odaklanamıyoruz, dikkatimizi kendi belirlediğimiz şeyler üzerinde yoğunlaştıramıyoruz. Gereksiz dijital akışlar bizi kendimizle ilgilenmekten, kendi dünyamızda yaşamaktan alıkoyuyor. Evet, teorik olarak bu cihazlar ve bağlı oldukları ağlar vasıtasıyla bilmediğimiz birçok şeyi öğrenme, çok daha çeşitli kaynaklara erişebilme imkanına sahip oluyoruz. Ama kim yapıyor ki bunu, kim yakasını boş gündemlerden, alakasız ‘trend topic’lerden, herkesin izlediği, herkesin beğendiği, herkesin paylaştığı, herkesin tartıştığı lüzumsuzluklardan kurtarıp bir ufuk arayışına çıkabiliyor ki? Kim insana ve hayata anlam katabilecek değerlerin peşine düşebiliyor ki? Bizi kendileriyle meşgul eden yeni ‘şey’ler, en kıymetli servetimizi, yani vakitlerimizi acımasızca alıyor elimizden! Bu hem bir körleşme hem de bir parçalanma demek bizler için. Bütünü görememek, parçaların içinde bütünü kaybetmek demek!  

Bu büyük parçalanma, vaktiyle öngörülemeyen bir teknolojik yan etki olarak ortaya çıkmış değil; aksine bu araçları ve gündemlerini yöneten merkezlerce titizlikle ve ustalıkla kurgulanmış bir mühendislik çalışmasının ürünü olarak hayatımızı işgal etmiş durumdalar. Ekran bağımlılığına ‘sonsuz kaydırma’ deniyor şimdilerde. Çok yerinde bu isimlendirme, elimizdeki ekranlardan akan şeyler, sadece birkaç saniye kendilerini gösterip zihinlerimizdeki kara deliklere, dipsiz kuyulara düşüyor ve orada gözden kayboluyor, silinip gidiyorlar. Çünkü bu girdiler görünüp kaybolmak, silinip buharlaşmak üzere imal ediliyor ve gündeme sokuluyor. Akışın sürekliliği ve ‘kullanıcı’ların bu akışa bağımlılığı bunu gerektiriyor. 

Sosyal medyanın zihin dünyamıza etkisi 

Bir parmak hareketiyle güya dünyaları dolaşırken, aslında kendi dikkat eşiğimizi her saniye biraz daha aşağı çekiyor, odağımızı kaybediyoruz. Beynimiz, bu hızlı dopamin ataklarına kendini kaptırdıkça kaydırma süreçlerine biraz daha bağımlı hale geliyor. Ve artık, kitap okumak, müzik dinlemek, film izlemek, hepsinden daha önemlisi bizim için çok lüzumlu meseleleri düşünebilmek için gereken dayanıklılığı, dirayeti, bilinci ve sabrı her gün biraz daha kaybediyoruz. Artık anlamak için gereken mesaiyi göze almayı, bunun için çaba göstermeyi istemez, kabullenemez hale geliyoruz. Çok daha pasif, güya çok daha az yorucu bir yol seçiyor, üstümüze çullanan o dijital dalgalara maruz kalmaya gönüllü oluyoruz. Bu zihinsel geri çekilme, insanlığın en hayati cephelerinden biri olan düşünme ve idrak kabiliyetinin kaybedilmesine yol açıyor. Bunun farkında mıyız? Muhtemelen çoğumuz farkında değiliz ve zaten farkında olmak için gerekli çabayı göstermekten kaçıyoruz böyle telaş içinde. Kendimize ne yaptığımızı çok da düşünmeden! 

Dikkatimizin bu kadar ufalanıp parçalanması zihinsel kabiliyetlerimizi büyük ölçüde elimizden alıyor. Mesela okumak en değerli zihinsel mesailerimizden biriydi geçmişte; şimdi okusak da suyun üstünde seken taşlar gibi sekiyor dikkatimiz kelimelerin üzerinde. Muhakememize kalan pek bir şey olmuyor bu mesaiden. Zihnimizde kodlar var, o kodlar üzerinde hızlı içerik taramaları yapmakla yetiniyoruz çoğu zaman. Bu da bir okuma biçimi belki; ama bu türden yüzeysel okuma gayretlerinin sonu çoğu zaman anlamaya ve anlamlandırmaya çıkmıyor ne yazık ki! Çünkü bir şeyi anlamak ve idrak edebilmek için kelimelerin üstünde durmak, her anlamın ve hatta her anlam kırıntısının hakkını vererek düşünebilmek, o düşünceleri zamana yayarak değerlendirebilmek ve bütün bunlardan kendimize yarayışlı sonuçlar çıkarabilmek gerekiyor.  

Bunlar da biraz gayretle, biraz yoğunlaşmakla yapılabilecek şeyler aslında. Ama yeni ‘kullanıcı’ koduyla kodlanmış zihinlere saatler, hatta günler sürecek çok yorucu işlermiş gibi geliyor artık böyle şeyler. Kelimeler üstünde sekerek okuyor, parça parça görüyor ve hiçbir şeyi bir diğerine bağlamadan, ilgili şeyler arasında zihinsel köprüler kurmadan her şeyi kopuk kopuk algılıyoruz. Buna algılama denebilirse! 

Gün içinde rutin küçük ya da biraz daha büyük boş zamanlar oluşurdu eskiden. Metroda ya da durakta beklerken, o trafik içinde bir yerden bir yere giderken, biraz hava almak ya da elimizdeki alışveriş listesini tamam etmek için küçük zorunlu/zorunsuz yürüyüşler yaparken, biraz belimiz doğrulsun diye yerimizden kalkıp birkaç dakika pencereden dışarıya bakarken, yemekten sonra orta kahvemizi içerken, filmin ya da maçın arasındaki reklamlardan kaçarken… Şimdi bu bütün boşlukları da alıyor elimizden dijital ekranlar ve oradan akan hakikaten çok büyük kısmı lüzumsuz ötesi şeyler! Biraz içimizdeki sese kulak verebileceğimiz, kendimizi ve düşüncelerimizin sesini dinleyebileceğimiz, günün, günlerin, gidişatın muhasebe ve muhakemesini yapabileceğimiz, hayaller kurabileceğimiz bütün o müstesna ve kıymetli vakitler dijital ‘gürültüler’ce işgal ediliyor. 

Dikkatimizin, tabiri caizse bilincini yitirmiş bir şekilde dijital akışlara, sonu gelmez kaydırma meşguliyetlerine kapılması toplumsal bir körleşmeye zemin hazırlıyor aynı zamanda. Toplumsal meseleler, özellikle bizim toplumsal hayatımızın ortaya çıkardığı meseleler son derece karmaşık, dallı budaklı ve itinayla yaklaşmayı gerektiren bir yapıya sahip oluyor. Birçok noktada çözülmesi zor düğümlenmelerle başa çıkabilmeyi, kökleri derin, anlaşılması zor çatışma konularını detaylı ve derinliğine kavramayı gerektiriyor. Ardı ardına gelen, şu kadar saniye, şu kadar dakika dayatmalarıyla sınırlanmış, özetlene indirgene adeta yutulacak hap kadar kalmış paylaşımlarla bu meselelerin ne anlaşılması ne hakkınca tartışılması ne de iyi kötü bir çözüme ulaştırılabilmesi mümkün!  

Peki bütün bunların ayırdında mıyız? Görünüşe göre pek değiliz. Odaklanma kabiliyeti bu kadar körelmiş, dikkati bu kadar parçalanmış kitleler için karmaşıklık adeta ölümcül bir şey, uzak durulması, kaçılması gereken bir şey… Hal böyle olunca, meydanın yüzeysel düşüncelere, dayanaksız iddialara, tutar yeri olmayan klişelere kalmasında şaşılacak bir şey yok elbette. İnsanlar uzun, dolu ve derinlikli değerlendirmelerin yerine, kendi kolaycılıklarını besleyen önyargılara, keskin sloganlara, sesi gür çıkan çığırtkanlara her geçen gün daha fazla meylediyor. Böyle bir ortamdan çatışmalar ve toplumsal gerilimler çıkmaması elbette mümkün değil! Ortak akla ulaşmayı imkansız hale getiren her gerilim de akabinde toplumsal bilinç ve aklıselimi neredeyse tamamen devre dışı bırakıyor. 

Dijital dünya tek zamanlı işliyor; öncesi ve sonrası olmayan, tecrübe ve görgü biriktirmeyen sadece şimdiki zamanla iş gören devasa bir makine yönetiyor bütün dijital süreçleri. Ne geçmişten getirdiği bir birikim ne geleceğe dair bir vizyonu ne de esaslı bir tasavvur ve tahayyülü var kaydırmalar dünyasının. Herhangi yazılı ya da görsel paylaşımın birkaç dakikayı, hadi eli arttıralım, birkaç saati geçebilecek bir ömrü yok. İçerik üreticileri altı üstü sadece birkaç dakika uzunluğunda olan videoların tamamını izletebilmek için kırk dereden su getiriyor. Dün yaptığı paylaşımı unuttuğu için bugün kendiyle çelişkiye düşüyor çoğu zaman paylaşımcılar. Kendi fikrine, ilgilerine, zevkine, beğenisine sahip pek kimse kalmadı zaten. Kalabalıklar olarak popüler olanı tıklıyor, yine aynı şeyleri beğeniyor, trend neyse topluca onun peşine takılıyoruz. Kimse kalıcı değerlerin, sözlerin, fikirlerin, hikmetlerin peşinde değil, çünkü mevzular akış içinde gelip geçsin, zihnimizde bekleme yapmasın diyor sürekli içimizdeki kodlanmış ses! 

Hal maalesef bu! Yapılabilecek bir şey kaldı mı peki bu tüketici illüzyondan çıkabilmek, bu zihin giderici sarhoşluktan ayılabilmek için? Bu dijital ağırlıkları, bu enformatik yükleri, bu aşırı zihinsel kiloları atabilin miyiz bir şekilde üstümüzden? Silkinip kendimize gelebilir miyiz yeniden? Ne yediğini bilemez hale gelmiş obez kafalarımızı tekrar sadede getirebilir miyiz? Cevap aslında bu soruların içinde… Bu dijital kısır döngüde tükenip gitmeye razı değilsek geri dönmek; sabırla, dirayetle ilerlemek, kaybettiğimiz bilinci geri kazandıracak yolu adım adım geri yürümek mümkün hala! Ama razı değilsek bunu yapabiliriz. Samimiyetle cevaplayalım; biz hangi noktadayız? Razı mıyız bu halimizden, değil miyiz? Gerçekten bu deli gömleğini sırtımızdan çıkarmayı istiyor muyuz? Yoksa ne güzel uyuşmuş gidiyoruz, böyle devam edelim mi diyoruz? 

Kritik ve can acıtıcı soru bu!

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.