Modern felsefenin bize kabul ettirdiği en tehlikeli yanılgı, hakikatin kendini her koşulda, herkese eşit ve tarafsız bir şekilde açacağı ön kabulüdür. Bu kabule göre, eğer bir gerçeklik ortada duruyorsa, ahlaki eğilimleri, niyetleri veya yaşam pratikleri ne olursa olsun her rasyonel birey ona aynı netlikte ulaşabilmelidir. Bilimsel devrimin başarısı, laboratuvardaki bu "demokratik epistemoloji" illüzyonunu öylesine besledi ki evrenin en derin ahlaki, estetik ve dinî hakikatlerini de aynı soğuk, bedelsiz ve tarafsız zeminde talep etmeye başladık. Oysa sormak zorundayız: Evren, kendi varoluşsal konforunu riske atmadan, sadece koltuğunda oturup entelektüel bir merakla etrafı izleyen bir turiste en mahrem sırlarını açmak zorunda mıdır? Eğer hakikat dediğimiz şey cansız bir nesne değil de normatif ve amaçsal bir yapıysa, ona erişimin herkes için eşit ve koşulsuz olması felsefi bir zorunluluk mudur? Bence inanç kör bir sıçrama değildir. En derin gerçeklikler ancak kendilerine has "erişilebilirlik koşulları" (accessibility conditions) yerine getirildiğinde anlaşılabilir. Daha kısaca ifade edecek olursak, hakikat demokratik değildir, herkese eşit mesafede durmaz. Koşulları sağlayanların ulaştığı kimi bilgiler, koşullardan haberi bile olmayanlara belki sonsuza kadar kapalı kalacaktır. 

Hakikatin neden herkesçe eşit bir şekilde erişilebilir bir kamu nesnesi olmadığını anlamak için öncelikle modern bilimin bizi alıştırdığı "çıplak algı" mitinin felsefi sınırlarını çizelim. 

‘Çıplak Algı’ miti 

Bilimsel yöntem, doğası gereği indirgemecidir ve deneyimi merkeze alırken örtük bir biçimde tüm deneyimlerin aynı epistemik zeminde değerlendirilebileceğini varsayar. Suyun kaynama noktası veya yerçekimi ivmesi, deneyimi yaşayan kişinin erdemli, bencil, kibirli veya merhametli olmasından bağımsız olarak kendini aynı şekilde gösterir. Bu durum, fiziksel dünyada "çıplak algı" (naked perception) efsanesini haklı çıkarabilir. Ne var ki müzikte, sanatta ve dinde hiçbir ön koşul gözetmeksizin zihne düşen, herkes için "verili" (given) bir algıdan söz edemeyiz. 

Çağdaş felsefede normatif bilginin böyle izole edilemeyeceği, ancak belirli "inançsal pratikler" (doxastic practices) içerisinde anlamlı hâle gelebileceği giderek daha fazla kabul görmektedir. Nesnel ahlaki değerler ve ilahi bir gerçeklik, pasif bir zihne dışarıdan yüklenen veri paketleri gibi düşünülmemelidir. O gerçekliğe temas etmek, o epistemik cemaatin uzlaşımlarını içselleştirmeyi ve daha önemlisi bir ahlaki duyarlılık hâlini talep eder. Rasyonel bir makine olmak, evrenin mekanik işleyişini çözmeye yetebilir; ancak evrenin "teleolojik" (amaçsal) yapısını görmek için doğru "oluş" hâline geçmek şarttır. 

Modern felsefede Kant'ın epistemolojik devrimiyle birlikte bilginin “verili” olmaktan çıkıp, zihnin kategorik “koşullarına” bağlandığı doğrudur. Ancak Kantçı koşullar, doğuştan gelen, evrensel ve a priori bilişsel yapılardır. Rasyonel aklı olan herkes, ahlaki durumundan bağımsız olarak bu koşullara bedavadan sahiptir; yani Kantçı epistemoloji de özünde demokratik ve eşitlikçidir. Oysa ahlaki ve ilahi gerçekliğin talep ettiği “erişilebilirlik koşulları”, insan zihninin standart donanımında bulunmaz. Onlar; irade, sabır, merhamet ve pratik bir uyanıklıkla kazanılması gereken varoluşsal ve ahlaki bedellerdir. 

Eğer gerçekliğe temas etmek salt rasyonel bir kapasite meselesi değilse, o hâlde bu ontolojik derinliğe uzanmak için aklın ötesinde hangi yetilerimizi devreye sokmalıyız? 

Bilişsel antenler olarak duygular 

Demokratikleştirilmiş bilgi anlayışı, duyguları genellikle aklın işleyişini bulandıran, nesnelliği zedeleyen birer parazit olarak görme eğilimindedir. Oysa ahlaki ve dinî inançların delil yapısı, ihtimallerin duygusuz bir şekilde hesaplandığı rasyonalist modelden köklü biçimde ayrılır. Duyguları kurtulmamız gereken irrasyonel kalıntılar olarak görmekten uzak durup, onları gerçekliği insana açan, daha önce görünmeyen ontolojik örüntüleri algılamamızı sağlayan bilişsel antenler gibi düşünebiliriz. 

Yıllarca kendini eğitmiş, o formasyonun felsefi ve pratik çilesini çekmiş bir sanatçının algısı, sıradan bir gözlemcinin aşamadığı koşulları aşarak bir tablodaki ontolojik sarsıntıyı hissedebilir. Dinî hakikatler de benzer bir epistemik pratiği talep eder. Evrenin ardındaki kişilik özelliklerini ve amaçsal kaynağı sezmek, ona karşı rasyonalite öncesi derin bir duygusal karşılık verebilmekle başlar. Bu durum, sevgi, merhamet ve minnet gibi eşiklerden geçilmeden evrenin gerçek manzarasına bakılamayacağını gösterir. Hakikatin demokratik olmaması, onun sadece akademik ve kültürel elitlerce ulaşılabileceğini söylemez; ancak merhamet, sabır ve sevgi gibi değerleri üstlenmeyi göze alanlara açık olması anlamına gelir. 

Ne var ki hakikate erişimi pratik ve ahlaki bir bedele bağladığımızda, modern şüphecilik derhâl kapıda belirecektir. 

Elitizm, Rölativizm ve İndirgemecilik 

Erişilebilirlik koşulları tezinin merkezine demokrasiyi reddeden bir epistemolojiyi koyduğunuzda, ilk olarak "elitizm" suçlaması gelecektir. Şüpheci, "Sadece o ahlaki pratik yapanların görebildiği bir hakikat, nesnel değildir, kerameti kendinden menkul dogmatik bir kulüp doğurur" diyebilir. Ancak bilimin kendi tarihinde dahi, anormalliklere ve delil eksikliğine rağmen bir paradigmaya tutunmayı emreden "inatçılık ilkesi" (principle of tenacity) hayati bir rol oynar. Bir pratiğe içeriden sadakatle bağlanmak ve anlamı zamanla keşfetmek epistemik bir kibir olarak değerlendirilemez. Belli bir süre bir inanca bağlı kalıp onun gereklerini yerine getirmezseniz, onun vadettiği sonuçları elde edemezsiniz. Bu, herhangi bir keşif sürecinin en zorunlu metodolojik şartıdır. Kaldı ki hakikatin demokratik olmaması keyfî bir zümre üstünlüğü anlamına gelmiyor. Aksine bu durum, bilişsel, deneyimsel ve ahlaki olarak o yolu daha önce başarıyla yürümüş olanların "epistemik otoritesini" ve üstünlüğünü mütevazı bir çıraklık ruhuyla kabul etmeyi zorunlu kılar. Bir hakikate uyanmak ve o derinliği görmenin bu şartı, hakikatin kestirme yollarla veya tüketilebilir hap bilgilerle ve kimseye muhtaç olmadan halledilebilecek bir mesele olmadığını hatırlatmaktadır. Bir farkındalık kazanmak, bir ustanın rehberliğinde ve belki yıllara yayılan, kibrin sabırla ezildiği çaba gerektirir. Evet, ısrarcı olmak her zaman risklidir ve yanılma payı taşır. Nihayetinde elinize hiçbir şey geçmeyebilir. Ama biliyoruz ki deneyerek erişilebilirlik şartlarını sağlama yolu herkese açıktır; ancak yolu yürümek isteyen herkes daha başta kibrini bırakmak zorunda kalacaktır. 

İkinci itiraz, farklı inanç pratiklerinin farklı doğrular üretmesinden doğan görecelilik (rölativizm) tehlikesinden gelir. Eğer hakikat eşit erişime kapalıysa ve herkes kendi pratikleriyle farklı bir ontolojik tablo görüyorsa, nesnellik nerede kaldı? Herkesin bir görme biçimi var demektir. Ne var ki alternatif görme biçimlerinin varlığı, göreceliliği doğrudan desteklemez. Bilişsel ve kültürel yapımız gereği, sınırlı algı araçlarımızla aynı aşkın nesnel gerçekliğe çok farklı pencerelerden bakıyor olmamız daha muhtemeldir. Farklı ruhsal pratiklerin farklı tecrübeler üretmesi, aşkın bir kaynağın yokluğuna değil, aksine onun insan idrakini tek bir formüle sığmayacak kadar aşan zenginliğine işaret eder. Farklı kültürlerden entelektüellerin birbirlerinden bağımsız olarak benzer ihtiyaçlara cevap vermeleri bu iddiayı desteklemektedir. 

Modern felsefenin bir diğer sığınağı, “olan” ve “olması gereken” (is vs. ought) arasına kalın bir duvar çekerek nesnel değerleri tümüyle reddetmektir. Bu görüşe göre, ortada sadece algılarımız vardır ve algılar öznel olduğu için hakikat de kişi sayısı kadar çoktur. İlk bakışta bireyi özgürleştiren demokratik bir zafer gibi görünen bu radikal öznellik, aslında çok karanlık bir kaçış mekanizmasını gizlemektedir. 'Herkesin kendi hakikati vardır' söylemi, hakikati yüceltmez; aksine onun talep ettiği ağır ahlaki ve varoluşsal bedelleri ödemekten kaçmanın yolu olur. Eğer hakikat bütünüyle bana göreyse, kendi yaşam biçimimi, zaaflarımı ve kibrimi sorgulamama, çetin “erişilebilirlik koşullarını” yerine getirmeme gerek kalmaz. Modern zihnin sığındığı bu ucuza kapatılmış rölativizm, insanları özgür birer hakikat kâşifi yapmaz; sadece hakikatin dönüştürücü gücünden kaçmak isteyen herkesi ahlaki tembellikte ve nihai bir “hakikatsizlikte” eşitler. 

Üçüncü itiraz ise tüm bu inançsal arayışın psikolojik bir "hüsnükuruntu" (wishful thinking) olduğu çekincesine dayanır. Evrenin mekanik anlamsızlığına direnen bu ontolojik arzuyu basit biyolojik hayatta kalma güdülerine bağlayan Freudyen ve natüralist açıklamalar, örtük bir "yöntemsel indirgemecilik" (methodological reductionism) taşır. İnsandaki köklü adalet ve sonsuzluk ihtiyacı evrimsel bir kaza değildir. Tıpkı açlığın yiyeceğe ulaşmak için alet kullanan bir türde ortaya çıkması gibi, adalet ve sonsuzluk gibi ontolojik arzular da onları karşılayacak nesnel bir gerçekliği dışarıda aramamız gerektiğine dair felsefi bir pusula görevi görür. Adaletin ve sonsuzluğun “nasıl” ortaya çıktığını açıklayan indirgemeci açıklamalar, hayatta kalmak için “neden başka bir şeyin değil de bunların” ortaya çıktığı konusunda sessiz kalırlar.  

Bu güçlü itirazların savuşturulması inancın teorik zeminini korusa da bunların dünyada nefes alan ve diğer bireylerle etkileşim hâlinde eylemde olan bir bedenin hayatında nereye oturduğunu konuşmamız gerekir. 

Yaşam biçiminin merceğiyle görmek 

Hakikate erişimin felsefi koşulları, zihinsel bir satranç oyunundan ibaret olamaz. Anlam, soyut felsefi önermelerin havada çarpışmasından değil, eylemlerimizin oluşturduğu "yaşam biçimi" (form of life) adlı inanç ağlarından doğar. İnanmak suretiyle, -tabiri caizse- varoluşsal bir laboratuvarda deney yaparız; dünyayı belli bir şekilde görmeye çalışarak kendi hayatımızı, acılarımızı, tercihlerimizi tekrar tekrar gerçekliğe hizalarız. Bu sırada yaşam biçiminin merceği ne kadar gelişmişse, biz hakikati o kadar net görürüz. 

İnanan biri inancını doğa bilimlerine rakip olarak görmez. Onun yaptığı şey, bilimsel metodolojinin kendi sınırları gereği zorunlu olarak dışarıda bıraktığı estetik, ahlaki ve manevi anlamı, hayatın dokusuna yerleştirerek kendi “oluşunu” yeniden okumaktır. Bu anlamda, Tanrısal müdahale fizik kurallarını ihlal eden ucuz sihirbazlık numaraları gibi değil, hakikatin talep ettiği bedel ödendiğinde fark edilebilen, zihinlerdeki inkâr perdesinin kalkması olarak görülürse, daha önce orada gizli kalmış anlam örüntüleri şok edici bir şekilde açığa çıkabilir. 

Vardığımız bu nokta, hakikat ile kurduğumuz ilişkinin sıradan bir bilgi toplama süreci olmadığını yüzümüze vurmaktadır. 

Sonuç olarak: Eşitlik masalından uyanmak 

Büyüsüzleştirilmiş modern dünyanın en büyük kibri, insanın bedel ödemeden her şeyi bilebileceği inancıdır. Din, etik ve sanat gibi insanın en köklü varoluşsal karşılıklarını saçmalık diyerek kestirip atamıyorsak, onların nesnel bir gerçekliğe işaret ettiğini kabul etmek zorundayız. Ancak bu gerçeklik, herkesin rahatça üstüne basıp geçebileceği, bedel ödemeden sahip olabileceği ve istediğinde bırakıp gidebileceği kamusal bir nesne değildir. 

Normatif ve dinî hakikatler, koltuğunda oturup hiçbir varoluşsal riske girmeyen, kendi yaşamını o hakikatin ağırlığına göre yontmayı reddeden kibirli bir şüpheciye kanıt sunmak zorunda değildir. Onlar katılımcısından bir dönüşüm, bir kırılma, net bir arzu ve çaba talep eden bir erişilebilirliğe sahiptirler. Dünyanın sadece kör bir atom yığınından ibaret olmadığını görmek istiyorsak, bilimsel süreçte kullandığımız aklı inkâr etmeden, ancak o aklın tek başına her şeyi anlamak için yetmeyeceğini itiraf etmeliyiz. Hakikat demokratik değildir çünkü o bir hak ediş meselesidir. Önce o büyük anlama bakmaya cüret etmeli, sonra da onu görmeyi hak edecek çetin felsefi, dinî, estetik ve ahlaki pratikleri göğüslemeliyiz.