Sudan’da 15 Nisan 2023’te başlayan savaş üçüncü yılını bitirip dördüncü yılına girerken, mesele artık yalnızca Hartum’daki iktidar kavgası ya da Darfur’daki cephe hareketliliğiyle açıklanamaz. Sudan günümüzde Sahel ile Afrika Boynuzu arasında uzanan geniş coğrafyanın en kırılgan fay hatlarını harekete geçiren bir merkez ülkeye dönüşmüş durumda. Savaşın etkisi devlet kurumlarını çökertmekle birlikte mülteci akınlarını hızlandırıyor, sınır bölgelerini baskı altına alıyor, silahlı ağları besliyor ve Kızıldeniz’e kadar uzanan güvenlik denklemine yeni kırılmalar ekliyor. Bu nedenle Sudan dosyasına artık bölgesel istikrarı aşındıran bir zincirleme kriz olarak bakmak gerekiyor. 

Bu genişleme etkisinin en somut göstergesi insani yıkımın ulaştığı ölçektir. Birleşmiş Milletler’in 2026 planlamasına göre Sudan’da 33,7 milyon insan insani yardıma ihtiyaç duyuyor. UNHCR verileri ise Nisan 2023’ten bu yana yaklaşık 14 milyon insanın yerinden edildiğini, bunların 9 milyona yakınının ülke içinde kaldığını, 4,4 milyonunun ise komşu ülkelere geçtiğini gösteriyor. Bu tablo, Sudan’ın kendi vatandaşlarının yanı sıra çevresindeki kırılgan devletleri de zorlayan bir baskı merkezi haline geldiğini ortaya koyuyor. Özellikle Çad, Güney Sudan ve Mısır üzerindeki yük giderek ağırlaşıyor. 

Çad bunun en çarpıcı örneği. Ülkede 1,3 milyondan fazla Sudanlı mülteci bulunuyor ve yardım kaynaklarındaki daralma nedeniyle gıda, su ve barınma hizmetleri ciddi biçimde baskı altında. Güney Sudan ise kendi kırılgan iç dengeleri sürerken hem Sudanlı mültecilere hem de Sudan’dan dönen yüz binlerce Güney Sudanlıya aynı anda cevap vermeye çalışıyor. Böylece Sudan’daki savaş, komşu ülkelerde insani bir yük oluşturuyor. Ayrıca yönetişim, sınır güvenliği ve sosyal denge problemi üretiyor. Bir başka deyişle Sudan, çevresine kriz ihraç eden bir merkez ülkeye dönüşmüş durumda. 

İnsani tabloyu daha da ağırlaştıran unsur ise açlık. Sudan nüfusunun yüzde 61,7’sine denk gelen 28,9 milyon insan akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya. Kuzey Darfur ve Güney Kordofan gibi bölgelerde insanlar yaprak ve hayvan yemi tüketmek zorunda kalıyor. Bu, savaşın yaşamın en temel koşullarında da yürütüldüğünü gösteriyor. Açlık, kuşatma ve insani erişimin engellenmesi, savaşın yan etkileri değil, bizzat araçları haline gelmiş durumda. Bunun bölgesel sonucu olarak sınırı geçen her yeni göç dalgası, komşu ülkelerde yeni sağlık, güvenlik ve sosyal gerilimler üretmektedir. 

Asıl sorun meşruiyet ve temsil boşluğu 

Sudan’daki istikrarsızlık kuşağını büyüten ikinci unsur, sahadaki askeri denge ile siyasi meşruiyet arasındaki kopuştur. Sudan mevcut durumda fiilen iki ana alana bölünmüş görüntüye sahip. Ordu Hartum’u ve doğu bölgelerini elinde tutarken, RSF özellikle Darfur ekseninde etkisini sürdürüyor. Hartum’da ordu lehine yaşanan ilerleme önemli olsa da bu, savaşın sona erdiği anlamına gelmiyor. Tersine, Sudan giderek uzun süreli bir fiili bölünme riskine yaklaşıyor. Böyle bir tablo iç savaşı uzatmakla birlikte sınır aşan kaçakçılık hatlarını, vekil ilişkilerini ve silahlı ağları daha da besler. 

Bu noktada RSF’nin pozisyonunu doğru tanımlamak gerekiyor. RSF askeri olarak belirli alanları tutabiliyor, bazı bölgelerde yerel bir tahakküm kurabiliyor, hatta dönem dönem alternatif siyasi çerçeve üretmeye çalışıyor. Ancak alan kontrolü ile siyasi meşruiyet aynı şey değildir. RSF’nin Darfur’daki uygulamaları, etnik saldırı iddiaları ve ağır insan hakları ihlalleri nedeniyle ülke çapında meşru ve kapsayıcı bir siyasi alternatif üretmesi son derece zordur. Şiddet yoluyla alan tutmak mümkündür. Ancak bu durum, ulusal ölçekte temsil kabiliyeti üretmez. Sudan’daki temel sorunlardan biri tam olarak RSF’in savaşabilmekte, alan tutabilmekte, ama meşruiyet inşa edemediği konusuna yöneliktir. 

Dahası, son dönemde yaşanan komutan kopuşları ve iç gerilim işaretleri, bu yapının içeriden de baskı altında olduğunu gösteriyor. Bu tür ayrılıklar tek başına savaşın sonucunu belirlemese de RSF’nin yalnızca askeri kabiliyete dayanan ama siyasal bütünlük üretmekte zorlanan bir yapı olduğunu ortaya koyuyor. Bu da Sudan’daki savaş yalnızca iki taraf arasında süren bir yıpratma savaşı olmasından ziyade meşruiyet üretemeyen bir silahlı yapının yarattığı boşluğun giderek daha tehlikeli hale gelmesi süreci olduğu anlamına gelmektedir. Bu boşluk hem çevre ülkelerdeki aktörlerin hem de dış müdahale ağlarının daha rahat hareket etmesine imkan tanıyor. 

Berlin Konferansı gerçekten çözüm üretir mi? 

Sorunu büyüten bir diğer başlık da uluslararası süreçlerin bu temsil boşluğunu çoğu zaman yanlış aktörlerle doldurmaya çalışmasıdır. Berlin’de düzenlenen son uluslararası Sudan Konferansı, insani yardım mobilizasyonu bakımından önemli görülebilir. Ancak Alman Uluslararası ve Güvenlik İşleri Enstitüsü’nün de açıkça vurguladığı gibi bu toplantı bir barış konferansı değil. Üstelik Sudan hükümeti, kendi katılımı ve onayı olmaksızın şekillenen bu sürece resmen itiraz etti. Buradaki temel açmaz, RSF ulusal ölçekte meşru bir siyasi alternatif üretemezken, uluslararası süreçler de sahadaki gerçek temsil ve icra kapasitesiyle örtüşmeyen bazı sivil-siyasi kanalları öne çıkararak boşluğu doldurmaya çalışıyor olarak öne çıkmaktadır. Bu ise çözüm üretmekten çok, masa ile saha arasındaki mesafeyi büyütüyor. 

Sudan'ın Eski Başbakanı Abdullah Hamdok

Berlin sürecindeki bir diğer tartışmalı boyut, bu sivil-siyasi kanalların hangi bölgesel ilişkiler ağı içinde konumlandığı meselesidir. Eski Başbakan Abdullah Hamdok’un öncülük ettiği Somoud hattının Berlin’de öne çıkan sivil çerçeveler arasında yer alması, ilk bakışta kapsayıcılık görüntüsü üretse de Hartum yönetimi ve ordu çevrelerinde farklı bir okuma doğurmaktadır. Bunun temel nedeni, Sudan yönetiminin uzun süredir Birleşik Arap Emirlikleri’ni RSF’ye siyasi, mali ve lojistik destek sağlamakla suçlamasıdır. Bu bağlamda Hamdok ve Somoud çizgisinin BAE’ye yönelik suçlamalar karşısında açık ve sert bir mesafe üretmeyen dili, konferansın tarafsızlığına ilişkin kuşkuları artırmaktadır. Dolayısıyla burada sorun yalnızca sivil temsilin varlığı değil, hangi siyasi hattın görünür kılındığı ve bu hattın RSF ile onun dış destek ağlarına ne ölçüde mesafe koyduğudur. Bu nedenle Berlin, kapsayıcı bir ulusal uzlaşı platformundan çok, sahadaki meşruiyet ve temsil krizini tam olarak aşamayan sınırlı bir diplomatik çerçeve görünümü vermektedir. 

Dış aktörlerin rolü bu tablonun ayrılmaz parçası. Sudan yönetimi uzun süredir BAE’yi RSF’ye destek vermekle suçluyor. Bu iddialar BM uzmanları ve bazı ABD’li siyasetçiler tarafından ciddiye alınmaktadır. BAE’nin ise bunları reddettiği aktarılıyor. Mısır daha çok orduya yakın bir çizgide konumlanırken, Suudi Arabistan arabuluculuk rolünü korumaya çalışıyor, ABD ise bu farklı eksenleri aynı diplomatik çerçeveye sığdırmaya uğraşıyor. Ancak dış aktörlerin öncelikleri birbirinden bu kadar farklı kaldıkça, diplomasi çoğu zaman çatışmayı çözmek yerine yönetilebilir düzeyde tutmaya yarayan sınırlı bir araç haline geliyor. Sudan’daki savaşın bölgesel istikrarsızlık kuşağı üretmesinin bir nedeni de dış müdahalelerin savaşı bitirmeyerek çoğu zaman sadece biçimini değiştiriyor olduğudur. 

Sonuç olarak Sudan’da mesele artık yalnızca savaşın sürmesi değildir. Asıl tehlike, askeri alan kontrolü ile siyasi meşruiyet arasındaki uçurumun derinleşmesi, bunun da çevre ülkelere yayılan yeni bir istikrarsızlık kuşağı üretmesidir. Eğer dış silah ve finans akışları sınırlandırılmaz, insani erişim siyasetten ayrıştırılmaz ve sahadaki gerçek güç merkezlerini dışlamayan bir müzakere zemini kurulmazsa Sudan çevresine kriz ihraç etmeye devam edecektir. O zaman sorun sadece Hartum’un ya da Darfur’un geleceği olmayacak olup Çad’dan Güney Sudan’a, Mısır’dan Kızıldeniz hattına kadar uzanan daha geniş bir bölgesel düzen kriziyle karşı karşıya kalınacaktır. Sudan bu haliyle artık Afrika’nın kuzeydoğusunda şiddetin nasıl sınır aşan bir sisteme dönüştüğünü gösteren en kritik dosyalardan biri olarak bulunmaktadır.