06 Mart 2026
Bölgesel ortam, gri alanların giderek daraldığı, tarafsızlık ve orta yol seçeneklerinin eridiği zorlu ve keskin bir kırılma anına doğru ilerliyor. Böylece geriye, devletleri ve yönetimleri “savaşın içine dahil olmak ya da iç istikrarsızlıkla karşı karşıya kalmak” arasında seçim yapmaya zorlayan sıfır toplamlı bir denklem kalıyor.
Devam eden savaşın genişleme işaretlerinin artmasıyla birlikte Ürdün, Bahreyn, Kuveyt ve Irak gibi bazı ülkeler, sahnede artan baskılarla karşı karşıya kalabilecek ve hassas dengeleri sınanabilecek aktörler olarak öne çıkıyor. Ürdün’de Filistinli nüfusun bir milyonu aşması, küçük bir kesimin dahi sokağa çıkmasının etkili olabileceği anlamına geliyor.
Bu durum, özellikle bölgesel gerilimlerin derin iç siyasi meydan okumalar yaratması ve siyasi angajman kurallarını yeniden şekillendirmesi ihtimaliyle daha da önem kazanıyor. Benzer şekilde, Bahreyn’de yarı örgütlü Şii topluluğu ise, savaşın seyrini doğrudan değiştirmese bile iç baskı unsuru olarak öne çıkabilir. Ancak bu durum, Suudi Arabistan’ın doğusuna kadar uzanan güvenlik sonuçları doğurabilir.
Irak’taki Şii grupların hareketleriyle kesişmesi halinde Kuveyt de etkilenebilir. Bu çerçevede herhangi bir iç istikrarsızlık, toplumsal boyut ile jeopolitik çatışma arasındaki iç içe geçmişlikten beslenen ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında çizilen ulusal sınırları aşan daha geniş bir bölgesel denklemin parçası haline gelir.
Savaşın gidişatı, diğer çatışma bölgelerindeki güç dengesini de doğrudan etkileyecek ve destek ve ittifak modellerini potansiyel olarak değiştirecektir. Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) desteklediği Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) bulunduğu Sudan’da karşılaşılan askeri ve mali baskılar etkili olabilir. Bu durum, mevcut tehditler ışığında önceliklerini yeniden düzenlemelerine yol açabilir.
Eritre ile Etiyopya arasında yaşanabilecek olası bir gerilim ise özellikle Husilerin daha geniş bir çatışmaya dahil olma ihtimaliyle birlikte, Babu’l Mendeb Boğazı çevresindeki tabloyu daha da karmaşık hale getirebilir.
Mısır ve diğer birçok ülke, yakıt fiyatlarının yükselmesi veya enerji arzının kesintiye uğraması durumunda (örneğin Aramco gibi şirketlere ait tesislere yönelik saldırılar veya Katar veya İsrail’den gaz ithalatının durdurulması gibi) yoğun ekonomik baskı altında kalacaktır.
Böylesine karmaşık bir tabloda, küçük faktörler büyük hesaplarla iç içe geçer. Güç farkı tek başına savaşları kazanmak için yeterli değildir. Çoğu zaman dönüm noktası, önemsiz gibi görünen ancak savaşın seyrini bütünüyle değiştirme potansiyeline sahip ayrıntılarda saklıdır.
21. yüzyılın başından itibaren, Afganistan ve Irak savaşlarının deneyimiyle birlikte ABD askeri doktrininde kademeli bir dönüşüm yaşandı. Hızlı rejim değişimini hedefleyen ve “şok ve dehşet” doktrinine dayanan geleneksel savaş modelinden, uzun süreli düşük yoğunluklu çatışmaların yönetilmesine ve “isyanla mücadele” yaklaşımına yönelim söz konusu oldu.
Bununla birlikte, düzensiz ağların dağıtılması ve halk desteği tabanlarının kontrol altına alınmasını varsayan bu kayma, belirli ortamlarda, kesin bir askeri zafer elde etmenin zor olduğu stratejik bir tuzak haline gelebilir. Zira operasyonların süresi uzadıkça ve coğrafi alanı genişledikçe siyasi ve ekonomik maliyetler artıyor, iç kamuoyunun iradesi zayıflıyor.
Buna karşılık düşman taraf zamanı ve karmaşıklığı kendi lehine kullanma konusunda daha fazla deneyim kazanıyor. Devam eden İran savaşı bağlamında ise savaşın karmaşıklaştırılması başlı başına bir taktik haline geliyor.
Bu taktik, düşmanı bunaltmayı, birden fazla cepheye zorlamaya, kesin sonuç doğurmayan operasyonlarla yıpratmaya ve çatışmayı uzatma stratejileriyle uyumlu bir sürece sürüklemeye dayanıyor. Böylece teknik ve teknolojik üstünlük, zamanla siyasi ve ekonomik bir yüke dönüşebiliyor.
İran’ın benimsediği mozaik doktrini de savaşın merkeziliğini parçalamayı ve muharebe görevlerini düzenli ordu ile paramiliter güçler arasında dağıtmayı hedefliyor.
Söz konusu yaklaşım, yalnızca üst komuta kademesinin çökmesi ya da hedef alınması halinde değil, iletişim ve kontrol sistemlerinin devre dışı kalması durumunda bile savaşın sürekliliğini garanti altına almayı amaçlıyor. Bu doktrinin temel önemi, organize edilen toplumu çatışmada ana savunma hattı olarak kullanmasında yatıyor.
Böylece değişen koşullara ve tehditlere uyum sağlayabilen, gerektiğinde merkezi olmayan biçimde yeniden örgütlenebilen bir toplumsal savunma mekanizması ortaya çıkıyor. Savaşın karmaşıklığı, çatışmayı körükleyen ve düşmanları savaşın uzamasını hedefleyen askeri planlara doğru yönlendiren başlıca taktiklerden biri haline geliyor.
İran’ın geniş coğrafyası, büyük nüfus kitlesi ve ideolojik yapısı uzun soluklu bir çatışmayı yönetme açısından önemli bir güç unsuru oluşturuyor. İran’ın sınırları boyunca uzanan dağlık arazi, batıdaki Zagros Dağları’ndan kuzeydeki Elburz Dağları’na kadar, karadan işgal senaryolarını son derece zor, hatta imkansız hale getiren doğal bir savunma derinliği sağlıyor.
Bu durum, şehirlerin işgali ve kara operasyonları planlarının maliyetli ve uzun süreli bir sürece dönüşmesine yol açıyor. Bu da İran’ın askeri doktriniyle örtüşen bir tablo doğuruyor. Böylece İran, doğal surlarla çevrili bir kaleyi andıran yapısıyla her türlü saldırıyı karşılayıp yıpratabilecek bir savunma alanına dönüşüyor.
Dağlık coğrafyaya ek olarak Hürmüz Boğazı da küresel enerji piyasalarını etkileyebilecek stratejik bir baskı noktası niteliği taşıyor. Sonuç olarak durum, savaş alanını genişleterek çatışmayı bölgesel bir savaştan, uluslararası boyuta taşıyabilir ve böylece düşman için bedeli yaşam bedelinin çok daha ötesine çıkarabilir.
İnsan ve demografik unsur açısından da İran büyük bir nüfus kitlesine sahip. Bu nüfusun önemli bir bölümü seferber edilebilir nitelikte. Ayrıca Irak savaşı da dahil olmak üzere uzun süreli savaşları yönetme konusunda tarihsel bir deneyime sahipler.
Bu durum, ülkenin yıpratma savaşlarına dayanma kapasitesini güçlendirirken, aynı zamanda İran kimliğini pekiştiren bir toplumsal dayanışmayı da teşvik ediyor. Mevcut tablo, İran’ın son on yıllarda geliştirdiği ulusal teknolojiyle, özellikle de düşmanlarına destek verdiği düşünülen ülkeleri caydırmak veya cezalandırmak amacıyla kullanılan balistik füze cephaneliğiyle tamamlanıyor.
Böylece tehdit, doğrudan operasyon sahasının ötesine taşınarak, herhangi bir çatışma İran’ın ulusal sınırlarını aşan karşılıklı caydırıcılık denklemine dönüştürülebiliyor. Savaş yalnızca yerel alanla sınırlı değil. Tahran, bölgede müttefikler ve vekil aktörlerden oluşan bir ağa dayanıyor.
Söz konusu ağ, rakibin dikkatini dağıtmak ve çatışmanın bedelini artırmak amacıyla eş zamanlı cepheler açılmasına imkan tanıyor. Bu çerçevede İran Devrim Muhafızları, müttefikler ve toplumsal tabanlı vekil güçler aracılığıyla yönetilen geniş bir cephe işlevi görüyor.
Ancak durum sadece Lübnan’daki Hizbullah, Irak’taki Haşdi Şabi ve Husi hareketi ile sınırlı değil, aynı zamanda sınır aşan ideolojik uzantıları da kapsıyor. Böylece Şii kimliği, siyasi ve dini bir bağ olarak mobilize edilebilen bir unsur haline geliyor ve savaş sahnesinde etkili bir faktöre dönüşüyor.
Söz konusu durum, birçok bölgeyi savaş alanına çevirebilir. Komşu ülkelerdeki ya da farklı bölgelerdeki yarı örgütlü Şii topluluklar aracılığıyla bazı alanların çatışma sahasına dönüşmesine, savaş ortamının karmaşıklaşmasına veya ABD ve İsrail’le iş birliği yapan aktörlerin etkisizleştirilmesine yol açabilir.
Bu unsurlar, Tahran’ın uluslararası ve bölgesel düzeyde etkili bir aktör olmasını ve bölgesinden izole edilmemesini sağlıyor. Sonuç olarak İran, bölgede ABD nüfuzunu dengeleme kapasitesi kazanırken, savaşın seyri ve kriz dönemleri boyunca diplomatik ve ekonomik manevra alanını da genişletebiliyor.
Bu boyutun savaş açısından önemi, ABD’yi müttefiklerinden izole etme, onu çatışmada yalnız bırakma veya İran’a karşı savaşında bölgesel devletleri seferber edememe potansiyelinde yatıyor. Savaş alanlarının genişletilmesi, bölgenin çatışmaya girme veya tarafsız kalma seçeneklerinin daralmasıyla birlikte bölgenin sıfır toplamlı denklemlere sürüklenmesi riskini beraberinde taşıyor. Aynı zamanda biriken ekonomik ve güvenlik baskıları, iç karışıklıklara yol açarak birden fazla ülkede siyasi istikrar haritalarının yeniden şekillenmesine neden olabilir.
devamını oku daha az oku
Öte yandan, el-Cezire Araştırmalar merkezi (Al Jazeera Centre for Studies) tarafından çeşitli çalışmaları yayımlandı.