Geçmişle bugün arasındaki bazı farklar nedense beni büyük bir şaşkınlığa götürüyor. Bunlardan biri, camilerin büyük çoğunluğunda imamların, vaizlerin ve hatiplerin cemaat tarafından seçilmesi; değilse vakıf mütevellisi tarafından tayin edilmesi, yani merkezi bir atamanın olmaması. İmamın kim olacağının merkezi atanması ile cemaatin karar vermesi arasındaki bu fark, biz şahısların hocalar ile, camiler ile, vaaz ile, dini kurumlar ile ve hatta mahallemiz ile kurduğumuz ilişkilerin de ciddi manada farklılaşması anlamına geliyor.

Bu eski dünyanın merkezi gündemlerinden bir tanesi hocalar için “cerre çıkmak”, mahalleli için de “hoca bulmak”. Üç aylar ile beraber tatil olan medreselerin talebeleri ve hocaları için önemli gündemlerden bir tanesi olan cerre çıkmak, yani üç aylar boyunca ya da sadece ramazanda belirli bir camide görev yapmak demekti. Bu görevin sınırları ise mahalleli ile yapılan anlaşmaya bağlı. Beş vakit namaz ve teravih olabilir, üstüne günde bir ya da birkaç mukabele olabilir, soruların cevaplandırılması olabilir, haftada birkaç vaaz olabilir. Cemaat de bunun karşılığında imamı otuz gün boyunca yedirip içirecek ve üstüne de biraz para veya mal verecek. 

Cerre çıkmanın toplumsal ve eğitimsel önemi


Ayrıca burası, herkesin renginin ortaya çıktığı, hocalar ile mahallelinin birbirini tanıdığı, adeta bir arena. Aç gözlü mü, bilgili mi, vaatkar mı, suskun mu, paraya tamah ediyor mu, takvalı mı… Hoca beğenilirse sene boyu orda kalması istenebilir, köyden birisi ile evlendirilmesi gündeme gelebilir, en olmadı bir sonraki sene yeniden gelmesi için erkenden anlaşma yapılabilir. 

Kabaca cerr ilim adamları ve talebeler için önemli bir gelir kapısı olmasının yanında tecrübe ve çevre edinmelerini ve en önemlisi irşad vazifelerini yerine getirmelerini sağlayan; halk nezdinde ise mübarek bir zamanı en verimli şekilde değerlendirmeye yarayan bir uygulama. Yani teoride tam anlamı ile iki tarafın da kazandığı bir uygulama. 

Beni etkileyen şey ise düzenin kendisi; mahallelinin Ramazan’ı daha güzel geçirmek için açıktan bir isteğe sahip olması, Ramazan ile beraber dini eksiklerini gidermeye niyetlenmesi, bunu el yordamı ile yapamayacağını bilerek kendilerinden daha iyi bilen birisinin yardımına müracaat etmesi. Burada dini bilgi edinme yolu olarak – en azından Ramazan özelinde çıkılan cerr için- kitap okuma, ders okuma gibi şeyleri değil de doğrudan vaaz ve nasihati vurguladıklarını da ayrıca not etmek isterim. Bugün İstanbul’da görmeyi hiç beklemeyeceğim bir kolektif eylem. 

Cer kelimesinin anlamı da bu anlatılanlara uygun aslında; çekmek, celbetmek. Hocanın halkı, halkın hocayı çektiği bir düzen. Tabi ki yürütücüsü hocalar. Konunun özünde hocaların cemaati “çekmeleri” var. Bu gözle bakıldığında yakın dönem hatıratlarının pek çoğunda köye/mahalleye ramazanlık ya da birkaç günlük gelip de camide vaaz veren hocaların etkisinin dikkate değer bir gündem olduğu görülebilir. Mesela Nureddin Boyacılar, Burdur’da dinlediği Ezher mezunu birisinin anlatımından ve lisanından çok etkilenerek eğitim rotasını Ezher’e yöneltiyor, bu gayesinde başarılı oluyor ve yıllarını Mısır’da geçiriyor.

Cerr müessesesinin eleştirisi ve sona ermesi


Tanzimat öncesi Osmanlı toplumunun önemli bir cüzü olan cerr müessesesi Tanzimat sonrasında gün geçtikçe daha çok eleştirilen uygulamalardan bir tanesi haline geliyor. Hocaların ekonomik beklentileri ön plana aldıkları, kendilerine daha çok para veren yerleri tercih ettikleri, para veren halkın da hocaları suistimal ettiklerinden bahisle bu sistemin düzelmesi gerektiğine dair beyanlar gazete ve dergilerde yer alıyor. Tabi ki medreseler ve ilişkili müesseselere dair pek çok uygulamanın ıslahında olduğu gibi bu konuda da Cevdet Paşa’nın bir takım öneri ve düzeltmeleri oluyor. Konuyu merkeze alan ilginç yazılardan bir tanesi Sebilürreşad’da çıkan “Dertlerimiz-1: Cercilik” başlıklı yazı. Yani Edhem Ruhi 1913 yılında, şimdiye dek neredeyse gıpta ile anlattığım uygulamanın bir zamanın bir numaralı derdi olduğunu dile getiriyor. Edhem Ruhi’nin temel eleştirisi, köylere giden talebelerin gördüğü kötü muamele, halka el açmak zorunda kalması ve bunların doğurduğu sıkıntılar. El-hak, netameli bir konu ve aşılması güç bir problem kalemi.

Sebilürreşad gibi başka gazete ve dergilerde de eleştirilen bu uygulamanın ortadan kalkışı ise sonraki yıllarda ve siyasi sebeplerle oluyor. Medreselerin lağvedilmesi ile beraber resmi “talebe-i ulum” ortadan kalksa erken dönem cumhuriyet Türkiye’sinde cer müessesesinin varlığını yoğun bir şekilde sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Hatta bu dönemde halkın cer müessesesine belki de daha büyük bir istek ve ihtiyaç ile sarıldığını söyleyebiliriz. Din eğitimi veren kurum yok. Dolayısıyla yeni yetişen ve acemiliğini atmak için bile olsa köylere ya da mahallelere gidebilecek hoca sayısı da sınırlı. Kötü bile olsa, çıkarı için bile olsa kimse köylere gidip din anlatmıyor. Bu atmosferde az ya da çok dini bilgi edinen pek çok kişi hem köylerde, kasabalarda hem de şehirlerdeki camilerde kendisine yer buluyor. Bu nedenle erken cumhuriyet dönemi din adamlarına dair hatıratların tamamı, Ramazanlarda köylerinden ayrılarak harçlığını çıkarmalarına dair anılar içermekte. Hocaların bu tecrübelerinin gerçekten de yeni insanlar tanımalarına yardımcı olduğu, farklı yörelerde farklı insanlar tanıdıkları ve hepsinin hayırla andığı zamanlar olması da dikkate değer.

Medreseler kaldırılmış, din eğitimi ortadan kalkmış olsa dahi sona ermeyen bu uygulamayı sona erdiren ise 1965 yılında yürürlüğe giren Diyanet Kanunu oluyor. Resmi eğitimi ve resmi atamaları merkeze alan bu kanunla beraber köylünün-kasabalının-mahallelinin arzusuna göre imam seçilmesi uygulaması resmen sona eriyor. Uygulamalar devam etse de bir hoca ramazanda ya da sair bir zamanda bir camiye gidip teberrüken vaaz veremiyor, bir hocanın vaazını ve kıraatini beğenen ahali de hocayı kendi camisine imam tayin ettiremiyor.