Filistin’de İsrail’in 7 Ekim’den bu yana giriştiği ve hız kesmeden sürdürdüğü cezalandırıcı askeri harekât ve katliam Ramazan ayına rağmen devam ediyor. Uluslararası toplumun seyrettiği ve durdurmak için büyük güçlerin de bölgesel güçlerin de herhangi bir şey yapmadığı bu katliam, yakın gelecekte Filistin halkı üzerindeki baskıları daha da artırma riski taşıyor. Öte yandan, 2024 Kasım ayında yapılacak ABD Başkanlık seçimlerinde eski Başkan Donald Trump’ın yeniden başkanlığı kazanma ihtimalinin güçlenmesi, olası bir Trump başkanlığı döneminde Filistin Devleti’nin varoluş imkânını yeniden mercek altına almayı zorunlu kılıyor. 

Bu yazı böylesi bir senaryonun kamuoyunda yüksek sesle tartışılmaya başlanmasına katkıda bulunmak amacıyla kaleme alındı. Roma İmparatorluğu döneminde Filistin’den Yahudilerin çıkarılması ve XIX- XX. yüzyıllarda bölgeye yeniden göçlerini merkeze alarak, İbn Haldun’un bedevî-hadarî dikotomisi aracılığıyla farklı bir perspektifle bunu incelemeye gayret edeceğim. 

Trump’ın yeniden seçilmesi halinde neler yaşanabileceğini, kendisinin başkanlık döneminde büyük bir kamuoyu propagandasıyla duyurduğu anlaşmanın arkasındaki dinamiklerle biraz olsun tahmin edebiliriz. Dönemin ABD Başkanı Trump, 29 Ocak 2020 tarihinde Beyaz Saray’da kamuoyuna açık konuşmasında, “Yüzyılın Anlaşması” adını verdiği planı ilan etti ve bu dâhiyane plan sayesinde Filistinlilerin ‘nihayet’ bir devlete kavuşacağını, buna mukabil İsrail’in de güvenlik ihtiyaçlarının karşılanmış olacağını ilan etti. İsrail Başbakanı Netenyahu, planı, İsrail Devleti’nin kurulduğu 1948 tarihi kadar kritik bir dönemeç olarak ilan ederek selamladı. Kendilerini temsil edecek herhangi bir bütünlüklü ‘Arap Dünyası’ bulunmadığı için, Araplardan çelişkili açıklamalar ve cılız bazı itirazlar ancak yükselebildi. 

Esasen bu sahne, Orta Doğu’nun son yüzyılında “bütün sorunların anası” haline gelen Arap-İsrail ihtilafındaki dönüşen dengeleri ve son durumu gayet açık özetliyor. Peki tarihsel süreç içinde bu noktaya nasıl gelindi; İbn Haldun’un medeniyetlerin doğuşu ve yıkılışına dair beş aşamalı tezi ve bedevî-hadarî kavramsallaştırması ekseninde bu süreç bize ne anlatıyor? 

Filistin toprakları ve Yahudilerin serencamına kısa bir bakış 

Bölgedeki dengelerin bugününü daha iyi anlamak için evvela kısa bir panoramik tarih gözlemi yerinde olacaktır. Orta Doğu’nun kadim halklarından olan Yahudiler, MÖ. VI. yüzyıldaki meşhur Babil Sürgünü’nün ardından, MS. I ve II. asırlarda Roma İmparatorluğu tarafından iyice ezilip sindirilince, dünyanın dört bir yanına dağılıp diaspora toplulukları halinde varlığını sürdürebildi. Bölgede kalan az sayıdaki Yahudi cemaat ise XX. yüzyıla gelene kadar dört asır boyunca Osmanlı Devleti idaresinde yaşadı. 1789 Fransız Devrimi’yle hareketlenen siyasal milliyetçilik akımları, o döneme kadar pasifist bir politik iklimde yaşayan Yahudi diasporasında da karşılık buldu; Theodor Herzl öncülüğünde 1897’de Basel’de toplanan I. Siyonist Kongre adeta yarım asır içinde bölgede olacakların da işaret fişeği gibiydi. Henüz I. Dünya Savaşı devam ederken İngiltere ve Fransa’nın desteğini arkasına alan Siyonizm hareketi, 1917’deki Balfour Deklarasyonu metninde çok güçlü bir destek buldu. 1917’den sonraki otuz yıllık süreç ise zamanın hızlandırılmış bir akışından ibaretti. Bu dönemde, yerli Arap halka karşı organize terör hareketleri (Irgun, Nili vd örgütler kanalıyla) ve İngiliz mandası altındaki Filistin’e yerleşimleri artırmak Siyonist hareketin başlıca yerleşme ve yerleşimi derinleştirme araçlarını oluşturdu.  

XX. yüzyıl: Tüm dengelerin değişmesi 

Diğer taraftan, Osmanlı İmparatorluğu içinde merkez-kaç hareketlerin ivmelenmesi, başta Beyrut-Şam kökenli Hristiyan aydınlar olmak üzere, Arap milliyetçiliğinin de XIX. yüzyıl sonlarında kültürel zeminden başlayarak canlanmasına (en-Nahda), bilahare bu eğilimin bölge dışı güçlerle temasa geçerek siyasi boyut kazanmasına da sebep oldu. Bilhassa Orta Doğu’yu I. Dünya Savaşı sürecinde aralarında taksim eden İngiltere ve Fransa, 1910’larda Yahudilerden ziyade, Şerif Hüseyin’in öncülüğünde Osmanlı Devleti’ne isyan eden Arap aşiretlere siyasi yatırımda bulundu. Daha sonra Sykes-Picot Anlaşmasıyla sonuçlanacak olan bu süreçte, Gertrude Bell, Edward Lawrence gibi resmi/gayrı resmi görevliler de söz konusu devletler tarafından sahada aktif olarak istihdam edildi. Ancak savaş sonrasında işler, isyana aktif şekilde katılan Arapların istediği doğrultuda cereyan etmedi. Arap Yarımadası’nda Şerif Hüseyin yerine Suud Ailesi’nin sahada gücü ele alması, bilhassa Suriye-Filistin aksında ve Kudüs özelinde yaşanan gelişmeler, Şerif ailesinde hayal kırıklığı doğurdu. 

Bu meyanda özellikle, Filistin eksenli gelişmelere odaklanmak yerinde olacaktır. Filistin, İngilizler tarafından 1917’de Osmanlı idaresinden çıkartılıp, İngiliz askeri idaresi altına alınmıştı. 1920’den sonra ise İngilizler, Filistin üzerinde Siyonizm ile Arapçılığın birbiriyle sertçe çatışan emellerini uzlaştırmaya çalıştı. Bu nedenle, Arap ve Yahudi topluluklar arası silahlı çatışmaların da görüldüğü bu dönemde, zaman zaman Araplar veya Yahudiler lehine beliren politikalar uygulamaya konuldu. Ancak, II. Dünya Savaşı ve Yahudilere uygulanan Holokost, uluslararası ilişkilerdeki tüm dengeleri Yahudiler lehine köklü biçimde değiştirdi. Bu bağlamda, 1947’de BM Filistin Paylaşım Planı 30 lehte, 13 aleyhte ve 10 çekimser oyla kabul edildi; Genel Kurul, Filistin’in Arap ve Yahudi devletlerine bölünmesini ve Kudüs’ün uluslararası statü kazanmasını kabul etmiş oldu. Hadiselerin seyrini ve değişen dengeleri takip ettiğimizde; Yahudilere Filistin’de devlet kurma hakkının verilmesinin, ABD ve Avrupalılar nezdinde, Holokost utancının bir nevi bedeli ve tazminatı olarak değerlendirilmesinin daha uygun olacağı bugün pek çok araştırmacının ortak gözlemi. 

Bu bağlamda, üzerinde önemle durulması gereken bir nokta; İsrail’in büyük ve maharetli bir askeri güce sahip bir ülke olarak, 1948 öncesindeki terör dönemi de dâhil olmak üzere, Araplarla yaptığı savaşlarda hiç yenilmemesi ve sürekli artan bir ivmeyle rakiplerini her seferinde bozguna uğratabilmesidir. Bilhassa, Nâsır öncülüğündeki Arap milliyetçiliğinin söylem üstünlüğüne ve psikolojik motivasyona da sahip olduğu 1967’deki büyük savaşta sadece altı gün içinde, dönemin güçlü Arap orduları Mısır, Suriye ve Ürdün’ü hezimete uğratması ve topraklarını işgal edebilmesi; Arap-İsrail ilişkilerinde dengeyi günümüze değin geçen süre içerisinde İsrail lehine köklü şekilde değiştirdi. Böylece, İsrail bölgede gücünü ispatlarken Orta Doğu’daki Amerikan hegemonyası şekillenmeye başladı. Bu savaştan sonra Arap politikası da tamamıyla değişti. Artık İsrail’i yok edemeyeceğini anlayan Arap ülkeleri Pan-Arabizmi ve birleşik cepheyi terk etti. Her ülke, İsrail’e kaptırdıkları toprakları geri almanın ayrı ayrı peşine düştü. 

İhtilafın pasif-dinamik parametrelerine İbn Halduncu perspektifle bakmak 

Nihayetinde, İsrail lehine değişen ve dönüşen dengeler, 1990’lardaki eşitsiz anlaşmalar ve Filistinlilerin marjinalleştirilmesiyle birlikte; Filistin toprakları üzerinde 1947 tarihli BM kararına rağmen, sağlam ve yaşayabilir bir Filistin devletinin kurulabilmesini de facto imkânsız hale getirdi. Bu noktayı daha farklı bir açıdan değerlendirebilmek için; meşhur tarihçi, sosyolog ve umran ilminin de kurucusu kabul edilen İbn Haldun’un medeniyetlerin doğuşu ve yıkılışına dair beş aşamalı tezi ve bedevî-hadarî kavramsallaştırmasını bir perspektif olarak kullanabiliriz. 

Evvela, İbn Haldun’un tezleri, XIII. yüzyılda Kuzey Afrika-Endülüs’te kurulan medeniyetleri açıklamakta elverişli bir zemin sunmaktadır. Bazı tarihçi ve siyaset bilimciler, İbn Haldun’un bu bakış açısının modern toplumları da bir ölçüye kadar açıklayabileceğini düşünmektedir. İbn Haldun’un döngüsel tarih tezinin özü esasen şu tespitte ifadesini bulur: “Hadarîlik ile bedevîlik arasındaki tabîî bir devir vardır. Mesela bedevî bir kavim, hadarîlerin kentleşmeden kaynaklanan zaafları sebebiyle yerleşik bir kavim üzerine galebe çalar. Sonrasında kendisi hadarî olarak yaşamaya devam eder ve zamanla yıktığı hadarîlerin zaaflarıyla kendisi malul olur ve bir başka bedevî kuvvet tarafından ortadan kaldırılır.” 

İbn Haldun’un, konumuz bağlamındaki ikinci önemli teziyse, ilkiyle bağlantılı olarak medeniyetlerin doğuş ve yıkılışında yer verdiği beş aşamadır: Yerleşme, devletleşme, sefahat, doyum ve kibir, çözülme. 

Arap-İsrail ihtilafının tarafları açısından meseleye yaklaşırsak; Araplar bölgeden hiç ayrılmadan binlerce yıldır hayatlarına devam etmekte; kısa bir Haçlı dönemi haricinde, hemen bütünüyle İslam devletlerinin idaresinde (bazen yönetici, bazen tebaa olarak) yaşamaktadır. Buna karşılık, yukarıda da değinildiği üzere, Yahudiler Babil Sürgünü ve Romalıların zulmünün ardından büyük ölçüde bölgeyi terk etmiş, kalan küçük topluluklar ise Araplar arasında asimile olmamak için kendi içine kapalı şekilde XX. yüzyıla kadar hayatlarını sürdürmüştür. Ancak politik ve kültürel Siyonizm aşısıyla Avrupa’dan gelen ve bölgede bir devlet kurma idealine sahip olan Yahudiler, İbn Haldun sosyolojisinin kavramlarını kullanırsak, “taze kuvvet” olarak kaleyi muhasara eden bedevîler rolünü oynamıştır. Öte yandan, Araplar ise kaleye yerleşip daha önceki hasletlerini kaybeden âtıl vaziyetteki hadarîler rolündedir.   

Buna ilaveten, İbn Haldun’un beş aşamalı medeniyet yaklaşımı açısından tarafları incelediğimizde; Yahudilerin birinci basamaktaki yerleşme ve ikinci basamaktaki devletleşme aşamalarını geçtiğini, hâlihazırda sefahat aşamasında olduklarını görürüz. Arapların ise, sahip oldukları geniş petrol rezervleri, devletler arasındaki güç ve liderlik ihtilafları, iç siyasi ve toplumsal krizler gibi sorunlarla; (devletler bazında farklılaşmakla birlikte) genel olarak, bu aşamalardan doyum ve kibir aşamasıyla çözülme safhasına vardığını görmekteyiz. 

Sonuç itibariyle, asırlar öncesinden modern toplumların siyaset sosyolojisine seslenen İbn Haldun’un sistemleştirmesi içerisinde; bölgeye sonradan yerleş(tiril)en Yahudilerin, taze ve zinde kuvvet olarak daha avantajlı olduğunu; buna mukabil, bölge politikaları açısından etken değil edilgen bir pozisyonda bulunan Arap toplumlarının ise kale içinde dejenere olmuş ve yozlaşmış hadarîleri temsilen, artık çözülme safhasına vardıkları aşikardır. Nitekim, giriş bölümünde değinilen Trump öncülüğündeki ‘Yüzyılın Anlaşması’ planı da bu eşitsiz dengeyi ve Araplar aleyhine (ve İsrail lehine) oluşan politik/askeri şartları somut şekilde ortaya koymaktadır. [Bu statükoyu tersine çevirebilecek tek dinamikse, Filistinlilerin haklarını aramak için başkaldırması ve yeni “bedevîler” rolünde “kale”yi zorlaması olabilecektir] 

Bölgenin geleceği açısından, oyunun kurallarını değiştirecek çok önemli bir değişkenin devreye girmemesi halinde, bölgesel ve uluslararası güç dengelerinin mevcut trend istikametinde devam edeceği tahmine müsaittir. Bu mevcut konjonktür, ülkesi ve sürdürülebilir yapısıyla bağımsız bir Filistin devletinin imkanını 1948’den bu yana yıl yıl, ay ay ve hafta hafta daha imkansız hale getirmektedir. Bu konuyla ilgili kafa yoranların evvelemirde bu trendin farkına varmaları ve buna göre bir çözüm planı gerçekleştirmeleri icap ediyor. Umuyorum 2028 yılında, yani olası bir Trump başkanlığının son aylarında bu konuyu tahlil ederken, bugün yani 2024 Nisan ayından daha iyimser ve umut vaat eden bir çerçeveyi konuşuyor olabiliriz.