24 Mart 2026
Suriye Kürtleri, 1946’daki bağımsızlık sonrasında zaman zaman özerklik ve kültürel haklara dair taleplerini seslendirseler de önce pan-Arap milliyetçiliğinin, sonrasında da “istihbarat ve güvenlik devleti” olarak kurgulanan Baas rejiminin sert müdahalesiyle bu taleplerinin baskılandığı bir ortamla karşı karşıya kaldılar. Bölgede Kürtlerin yaşadığı diğer ülkelerde de vaziyet aşağı yukarı bu doğrultuda gelişti; 1940’larda İran’da Sovyet işgali dönemindeki Mahabad Cumhuriyeti tecrübesi ve Irak’ta 2003’teki ABD işgali sonrası anayasada federalizmin benimsenmesi bu açıdan belki de iki istisna teşkil eder.
Kürtlerin Ortadoğu’da özerk bir devlet veya müstakil bir entite benzeri yapı kurmaya en yakın oldukları üçüncü dönemse 2011-24 yılları arasındaki Suriye İç Savaşı süreci oldu. Ancak bu süreçte de büyük umutlarla başlayan süreç –şimdilik- hayal kırıklığına uğramış görünüyor.
Beşşar Esad dönemi ve yeşeren umutların yeniden sönmesi
2000 yılında Hafız Esad’ın ölümü ve yerine oğlu Beşar Esad’ın geçmesiyle Suriye kamuoyu ve uluslararası toplumun “Şam Baharı” olarak nitelendirdiği süreç Kürtlerde de çeşitli beklentiler ve iyimser umutlar yaratmıştı. Irak’ın işgaliyle birlikte Irak’taki Kürtlerde uyanan umutların Suriye’ye de yansımaları bekleniyordu, özerklik ve federalizm talepleri yeniden telaffuz edilmeye başlanmıştı. Fakat hem bölgesel ortamın kaotik olması hem de ABD yönetiminin “Şer Ekseni” olarak tanımladığı ülkelerle (İran, Irak, Kuzey Kore) birlikte Suriye’ye de “sıranın gelebileceği” yönündeki tehditlerin artması, Baas yönetimini yeniden güvenlik refleksleriyle davranmaya yöneltti.
Ve bu şartlar altında beklenen kıvılcım Mart 2004’teki Kamışlı Olayları’yla geldi: Kamışlı’da Kürt ve Arap futbol takımları arasındaki müsabaka vesilesiyle tribünlerde atılan karşılıklı sloganlar hızla sokaklara taştı. Çıkan olaylar diğer Kürt beldelerine de sıçrarken, iki hafta kadar süren hadiseler sonunda onlarca kişi hayatını kaybetti, 2.500 kişi de tutuklandı. Şam yönetimi olayları sert şekilde bastırsa da hem Suriye Kürtleri bu vesileyle ilk kez birlikte hareket tecrübesi edindi hem de bölge ülkelerindeki Kürtlerin kendilerine yönelik bireysel ve kurumsal desteği ön plana çıktı.
Baas yönetimi olayları dış komployla ve sonradan ülkeye göç edenlerin provokasyonuyla açıklayıp ülkede bir Kürt sorunu olmadığını savunurken, Kürtler arasında nüfuzu yüksek olan Haznevi Tarikatı’nın lideri Şeyh Muhammed Maşuk el-Haznevî’nin Mayıs 2005’te bir suikast sonucu öldürülmesi, Kürtlerin rejimle olan sorunlarını daha da arttırdı. Beşşar Esad yönetiminin bu dönemde Kürtlerle ilişkileri, zevahiri kurtarmak ve dış müdahaleyi önlemek için kamuoyu önünde diyalog kuruluyormuş gibi yapılması ancak somut olarak herhangi bir adım atılmaması ve oyalama taktiğinden ibaret oldu.
Şam Baharı’ndan İç Savaş’a taşınan umutlar
2011’de protestolar başladığında, Kürtler ne tam olarak Sünni Arap muhalefetin yanında yer aldı ne de rejimin. Bu tutumlarından dolayı iki tarafça da sıklıkla suçlandılar. Hâlbuki Kürtlerin tutumu, ortaya çıkan fırsatları ve güç boşluğunu değerlendirmek, daha önce PKK altyapısıyla erişilen potansiyeli saha kontrolüne dönüştürme çabasıydı.
PKK ve Öcalan çizgisindeki YPG’nin (Halk Savunma Birlikleri) iç savaş yıllarında elde ettiği sonuç tesadüf değildi. Hafız Esad döneminde, özellikle 1979-98 arası dönemde PKK’nın Suriye’de serbestçe örgütlenebilmesi ve içeride politik veya kültürel bir taleple sonuçlanmaması halinde buna göz yumulması, Suriye Kürtleri arasında profesyonel ve tecrübeli bir kadro yapısı oluşturmuştu.
YPG’nin bir nüve halinde, 2004 Kamışlı olaylarının ardından gizli bir öz-savunma birimi olarak kurulduğu bilinse de gerçek gücüne ve kadro yapısına 2011 yılında Şam yönetiminin muhalefetle savaşmak için kuzeydeki Kürt bölgelerinden anlaşmalı şekilde çekilmesiyle kavuşmuştu. Bu süreçte “üçüncü yol” stratejisi izleyen YPG, rejimin bıraktığı boşluğu hızla doldurmuş ve kanton bazlı bir yönetimle (Afrin, Kobani, Cizire) saha kontrolünü eline geçirmişti.
YPG’nin mahalli bir milis gücü olmaktan çıkıp dünya çapında konuşulan bir aktör haline gelmesi, 2014 sonbaharında Halep vilayetine bağlı Kobani bölgesinde kendi kontrolü altında tuttuğu bölgenin IŞİD tarafından kuşatıldığı döneme denk gelir. IŞİD’in Kobani’ye saldırısı ve YPG’nin gösterdiği direnç, Batı kamuoyunda “seküler kadın savaşçıların radikal İslamcılığa karşı savaşı” olarak romantize edilmiş ve olumlu karşılık bulmuştu.
Bu dönemde ABD liderliğindeki koalisyonun YPG’ye havadan destek vermesi, aslında pek rastlanmayacak bir ideolojiler-üstü ittifak olarak sahayı şekillendirmişti. Marksist-Leninist ideoloji kökenli bir yapı, kapitalist dünyanın lideriyle müttefik olmuş, ikisine de kökten karşı çıkan el-Kaide türevi radikal bir yapıya karşı birlikte mücadele etmekteydiler. Bu destek, ABD’nin de yönlendirmesi ve koordinasyonunda, YPG’nin sadece Kürtlerin yaşadığı bölgeleri değil, Rakka ve Deyrizor gibi Arap yoğunluklu bölgeleri de ele geçirerek, Suriye’nin üçte birinden fazla bir toprak parçasına denk gelecek devasa bir alanı kontrol etmesini sağladı.
Coğrafi ve siyasi limitlerin zorlanması ve düşüşün başlangıcı
YPG’nin bu ani yükselişi, aslında kendi içinde düşüşünün de tohumlarını taşıyor, bir zaman sonra sürdürülebilirlik sorunlarının ortaya çıkacağını gösteriyordu. Ulaşılan gücün zirve noktası, bir yandan da risklerin de başladığı dönemece işaret ediyordu. Ancak propaganda, güç sarhoşluğu ve illüzyon, 2010’lu yıllar boyunca saha gerçeklerinin önünde gidiyordu.
YPG ve onun Arap aşiretleriyle bir araya gelerek kurduğu SDG (Suriye Demokratik Güçleri), IŞİD’i yenilgiye uğratıp kovarken, Kürt nüfusun olmadığı –veya küçük azınlıklar halinde var olduğu- Arap bölgelerine (Rakka, Münbiç, Deyrizor gibi) girdiğinde “kurtarıcı” imajı yerini bu sefer hızla “işgalci” suçlamalarına bırakmaya başlayacaktı. Bu durum ve tartışmalı yerlerdeki saha kontrolü meselesi, yerel Arap aşiretleriyle YPG arasında 2026 Ocak ayına kadar süregelen çatışma ve ihtilafların da temelini atmıştı.
Coğrafi ve siyasi limitlerin zorlanması bahsinde, üzerinde durulması gereken en önemli hususlardan biri de Türkiye’nin, güney sınırlarında PKK bağlantılı bir devletleşmeyi “varoluşsal bir tehdit” olarak kodlaması ve buna müsaade etmeyeceği ikazının kulak ardı edilmesi oldu. Bu noktada YPG’nin bağımsız bir örgüt olduğu, PKK’dan ayrı bir yapısı bulunduğu, iki örgütün birlikte değerlendirilmemesi gerektiği yolundaki argümanların somut bir gerçekliği olmadığı ve sahadaki durum bunun tam tersini işaret ettiği için uluslararası gözlemcilerin de pek üzerinde durduğu bir nokta olmadığını, YPG ile PKK’nın iç içe yapılar olduğunun genel olarak kabul edildiğini not etmekte fayda var.
YPG’nin sahada hızla güç kazanarak büyük toprak parçalarını kontrol altına alması ve buna ABD’nin o dönemin konjonktüründe açık destek vermesi, Türkiye’nin geleneksel savunma doktrininden “önleyici müdahale” doktrinine geçmesine yol açtı. Bunun neticesinde, 2016’da öncelikle IŞİD’e karşı icra edilen Fırat Kalkanı Harekâtı’nın ardından, doğrudan YPG’ye yönelen 2018’deki Zeytin Dalı operasyonu ile Afrin bölgesinin Türkiye ve ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) tarafından ele geçirilmesi, YPG için ilk büyük toprak kaybı ve ABD himayesindeki “dokunulmazlık” imajının sarsılmasıydı.
ABD’nin sınırdan kısmen çekilmesiyle, 2019 sonbaharında girişilen Barış Pınarı Harekâtı, Resulayn ve Tel Abyad’ın da YPG kontrolünden çıkmasını netice verdi ki bu iki operasyon aslında örgütün ABD’ye nereye kadar ve ne ölçüde güvenebileceğine dair somut saha testleriydi. Ancak bundan alınamayan dersler 2024 sonrasında YPG’nin hepten başarısız olmasına yol açacaktı.
Baas’ın Aralık 2024’te çöküşü ve sahada ortaya çıkan yeni dönem
YPG açısından şartlar 2020’lerde dramatik şekilde değişmeye başlamıştı. Bu dönemde YPG bir yandan ABD’nin her an bölgeden askerlerini geri çekme ihtimaline karşı Rusya ve Esad yönetimiyle pazarlıklar yürütürken, bir yandan da Türkiye’nin SİHA operasyonlarıyla kritik kadrolarının tasfiye edilmesini ve sahada stratejik kontrol noktalarının Suriyeli silahlı gruplarca sürekli taciz edilmesini izlemekteydi.
İsrail’in lojistik ve lobicilik desteğini arkasına alsa da, YPG büyük bir güvenlik tehdidi olarak görülen Tel Aviv’in sahada pek bir şeyi değiştiremeyen bu retorik desteğinin, Suriye içerisinde ve bölgedeki dengelerde ne kadar tehlikeli bir tırmanışa yol açabileceğini de öngöremedi.
61 yıllık Baas rejimi Aralık 2024’te birkaç gün içerisinde çöküp tarihe karışırken, YPG’nin umudu yeni Suriye’de kendi özerkliğini mümkünse bir federalizmle mühürlemek ve sahada elde ettiği 15 senelik hâkimiyetin tanınmasını sağlamaktı. Fakat işler pek de umdukları şekilde ilerlemedi.
2024 yılı başlarında SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, ABD’nin yoğun baskısıyla Şam’daki geçici yönetimin başkanı (ve HTŞ’nin eski lideri) Ahmed el-Şara ile müzakere masasına oturmak zorunda kaldı ki bu süreç YPG’nin ayrılıkçı rotadan çıkıp “Suriye’nin bir parçası” olmak durumunda kalacağı bir yöne evrilecekti. 10 Mart 2025’te imzalanan tarihî uzlaşma metniyle, ilk planda YPG öncülüğündeki Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin varlığı, “özel statülü yerel yönetim” olarak Şam tarafından tanındı ve Deyrizor ile Haseke’deki enerji kaynaklarının gelirinin merkezî hükümetle yerel idare arasında bölüştürülmesi kararlaştırıldı.
Ancak Şara’nın güçlenen bir aktör olarak Şam’da koltuğunu sağlamlaştırması, New York’taki BM Genel Kurulu’na hitap etmesinin yolunun açılması ve Paris, Moskova, Washington gibi küresel güç merkezlerinde ağırlanması, Şam’daki yönetimin içeride ve dışarıda giderek güçlenmesini sağlayacak ve YPG’nin özerklik umutlarını da yavaş yavaş söndürmeye başlayacaktı.
Neticede üç faktör bir araya gelerek bu süreci 2026’daki köklü dönüşüme kadar getirdi:
a) ABD 2025’teki 10 Mart Uzlaşması’ndan itibaren kademeli olarak Suriye’deki askerlerini geri çekmeye ve çekildiği stratejik bölgelerle petrol sahalarını Suriye ordusuna devretmeye başladı. Bu da YPG/SDG için Washington’un koruma kalkanından çıkıp “Şam’ın anayasal ortağı” olma zorunluluğu doğurdu.
b) Entegrasyon süreci, Türkiye’nin uzun yıllardır dillendirdiği güvenlik kaygılarını gidermeye yönelik bir teminat” mekanizmasıyla desteklendi. Şam’la YPG arasındaki 2026 Anlaşması sınır hattında PKK kadrolarının tasfiyesini ve bölgenin tamamen Suriye devletinin egemenlik hukukuna (Kürtlerin yerel katılımını da içerecek şekilde) girmesini öngörüyor.
c) Anlaşmalar uyarınca, YPG ve bağlı birimleri kendilerini feshederek, Suriye ordusu bünyesine tugaylar halinde entegre olmaya başladı. Yine anlaşmalarda Kürt dili ve kültürüne dair bazı sosyal hakların tanınması maddesi de var; kültürel özerklik çağrıştıran bu ifadelerin nasıl uygulanacağı da Şam’ın önümüzdeki dönemde Kürtlerle ilişkisinin doğasını belirleyecek.
Böylece Suriye içindeki dengeler, bölgesel ve uluslararası konjonktürün de zorlamasıyla, YPG 15 senedir kontrol ettiği geniş alanlardan hiçbir hak talep etmeden çekilmek zorunda kaldığı gibi, Haseke ve Kobani gibi çoğunlukta bulunduğu bölgelerde de Şam’daki merkezî hükümetin tam kontrolünü kabullenmek durumunda kaldı.
Dolayısıyla on sene önceki bölgesel şartların zorlamasıyla elde edilen saha hâkimiyeti, 2025’te ortaya çıkan yeni saha şartlarıyla yerini başka dengelere bırakmış oldu. Bununla birlikte bir on yıl daha sonra sahadaki dengeler yine değişecek olur da bugünkünden bambaşka şartlar ortaya çıkar mı? Bunu da yakından izlemek icap ediyor.
devamını oku daha az oku
Yayın Grubu markasıyla sürdürdüğü kültür yayıncılığı faaliyetlerinin yanısıra, Farsça ve İngilizceden 40'ın üzerinde eseri Türkçeye kazandırdı.