08 Mayıs 2026
Sorunun peşine yayıncılık ve çeviri verileri, ödüller ve kurumsal görünürlük, sansür ve iptal vakaları, tematik çeşitlilik ve akademik ilgi gibi göstergelerle düştüğümüzde iç açıcı bir cevapla karşılaşmıyoruz elbette. Vakanın büyüklüğü, vahameti ve güncelliği ile edebi yansımaları arasında orantısızlık söz konusu. Geçmişe göre bir arpa boyu yol alınmışsa da mesele hala kriz, travma, güvenlik riski ve antisemitizm filtresinden geçirilerek ciddi bir perdelemeye maruz kalıyor.
Dünya genelinde bariyerler aşılmış değil; sadece çatlamış durumda. Filistin’le irtibatlı edebiyat artık tamamen dışlanmıyor ama ana akım yayıncılıkta hala “fazla politik”, “sakıncalı”, “denge gerektirici” ve “tartışmalı” muamelesi görüyor. Sayılar ve kurum davranışları da bunu açıkça ortaya koyuyor. Problem iki katmanlı: Dozu ve etkisi ülkeye göre değişmekle birlikte; içeride devlet baskısı, oto-sansür, çizgiyi aşana veya hedefi şaşırana bedel ödetme gerçeği mevcut. Batı’da ise piyasanın çoksatmaya, hedonizme veya siyasi sterilliğe boyun eğmiş kabulleri, egemen paradigmaya koşullanmış çeviri odakları ve risk hesapları belirleyici. Konuyla direkt ilgisi yokmuş gibi görünse de İsrail’e mesafeli emekçilerini baskılayıp işten çıkaran Google, Microsoft ve Amazon gibi şirketlerin görünürlükteki etkisini de hatırlatmak gerekiyor. Geçtiğimiz günlerde, Telegraph ve Politico’nun bağlı olduğu Axel Springer CEO’su Mathias Döpfner, İsrail’i desteklemenin yayın politikaları olduğunu vurgulamış, aksini düşünen şirket çalışanlarının ayrılmasını istemişti. Akademideki İsrail ve ABD tahakkümü de cabası.
Halihazırda azımsanmayacak bir kısmını Müslüman diasporanın ve Batı karşıtı Batılıların oluşturduğu Avrupa-Amerika merkezli edebiyat ortamı, Filistin acısını yazıp okumaya hazır değil. Filistin’in öfkesini, acısını, direnişini, tarihini, fail adlandırmasını gündemleştirmekte zorlanıyor. Bu yüzden konuyu “Batı’da Filistin anlatılıyor mu?” sorusundan ziyade “Kim anlatıyor, ne tür bir perspektife izin veriliyor, hangi yayınevi/ödül/sahne bedel ödemeye razı?” sorularıyla tartışmak gerekiyor. Gözlerimizi bu coğrafyaya çevirdiğimizde, iyisi ve kötüsüyle, şöyle bir tablo çıkıyor karşımıza:
- Çeviri kanalı dar. İngilizce yayın dünyasında tercümelerin payı çok düşük zaten; “Three Percent” projesi dahi adını ABD’deki kitapların yalnızca %3’ünün çeviri olduğu tespitinden alıyor. Bu dar kanalda Arapçanın, onun içinde de Filistin’in payı küçücük.
- Arapça romanların İngilizceye geçişi sınırlı. 1988–2018 arasını inceleyen bibliyografik çalışmalar, otuz yılda İngilizceye aktarılan Arapça roman sayısını 277 olarak veriyor.
- Bu körlük nedeniyle, Filistin edebiyatına dair özel platformların arttığı görülüyor. Words Without Borders’ın 2024’teki “Against Silence” serisi, Filistin edebiyatının “görece eksikliği”ne ve eleştirel ilginin azlığına cevap olarak konumlanıyor.
- Önyargı ve filtre hala çok büyük. 2023’te Frankfurt Kitap Fuarı’nda Adania Shibli’nin ödül töreninin iptali, sembolik bir kırılma oldu; PEN America bile bunu, tartışmadan kaçmak için Filistinli bir yazarın görünmezleştirilmesi şeklinde yorumladı.
- 2024’te edebiyat kurumlarındaki çatlak iyice büyüdü. PEN America’nın ödül töreni, Gazze konusundaki tavrını protesto eden yazar ve çevirmenlerin ayrılmalarıyla iptal edildi; 61 adaydan 28’i çekildi. Sevindirici lakin arkası gelmeyen bir tepki.
Yine de şu rahatsız edici ve düşündürücü gerçeği vurgulamak lazım: Filistin edebiyatının dişe dokunur metinlerinin önemli bir kısmı, bütün bariyerlere rağmen, diasporada üretiliyor. Çünkü içeride ya yazamıyorsun ya da yazdıkların birden üstüne üşüşüveren farklı ellerce budanıyor.
İsrail ve ABD ile ilişkileri fazlasıyla netameli Körfez ülkelerinde, totaliter Ortadoğu yönetimlerinde hatta İslam dünyası denen genel bütünlük içinde de tablo parlak değil. Filistin meselesi Arap ve İslam dünyasında çok konuşuluyormuş gibi görünüyor lakin edebiyatta özgür, cesur, derinlikli ve devamlılık içeren bir çaba kesinlikle hissedilir ve yaygın değil. Sözgelimi, Şehit Yahya Sinvar’ın Diken ve Karanfil romanını, yıllardır zindanlarda işkence gören Abdullah Galib Bergusi’nin kitaplarını basan ülke sayısı bir elin parmak sayısını dahi bulmuyor.
Körfez ülkelerine baktığımızda, ekonomik refah ile politik kontrol sütunlarının steril bir kültürel alan istediğini görüyoruz. Bu bölgede Filistin teması tamamen yasak değil ama çoğunlukla güvenli, duygusal, yüzeysel bir çerçevede tutuluyor. Açık suçlama, sistem eleştirisi veya İsrail’le normalleşmeye karşı çıkış, yayıncılık açısından fazlasıyla tehlikeli. Birçok ülkede yayıncılar ve kültür kurumları devletle iç içe zaten, oto-sansür doğal ve yerleşik bir boyut kazanmış. Büyük kitap fuarları (mesela Dubai, Abu Dabi) var ama bu fuarlar, sınırları zorlayan metinleri büyütmekten ziyade “küresel vitrin” için. Filistin üzerine “dişli” bir roman yazdıklarında kariyerlerini de yakacaklarına dair açıklamalar yapan yazarlar var nitekim.
Eski kitap fuarlarını canlandırma niyetindeki yeni Suriye yönetimi hem Filistin hem de Kürt edebiyatı konusunda daha özgür bir tutum sergilerken Mısır’da ve bazı Mağrib ülkelerinde meselenin epeyce karmaşık ve sıkıntılı olduğu görülüyor. Filistin bu ülkelerin resmi ve sivil söyleminde işlevsel bir tema olsa da mevcut yönetimlerin temelde kendi meşruiyetlerini merkeze aldıkları söylenebilir. Konuyu kabından taşırarak kendi çaresizliklerini, duyarsızlıklarını, dayatmalarını eleştiren metinleri kesinlikle dolaşıma sokmuyorlar. Filistin meselesini “iç politika” ile bağlantılı bir şekilde işleyen analiz ve atıfları istemiyorlar. “Filistin halkı mazlum ve mağdurdur.” tespitinin ardından gelebilecek “Bizim rejimimiz de bu düzenin parçası ya da seyircisi.” cümlesi bile tutuklanmanız için yeterli. Yani bu alandaki edebi birikim çoğu zaman ya devlet söylemine paralel ya da dolaylı, metaforik, saklanmış bir hüviyette.

Lübnan’da, Filistin üzerine daha dirayetli, deneysel ve siyasal bagajlı metinler yayımlandığını görüyoruz. Beyrut, uzun süredir bölgenin yayın merkezlerinden biri zaten. Fakat burada da halen devam eden İsrail saldırıları sosyal hayatın bütün ünitelerini olumsuz etkiliyor; ekonomik kriz ve siyasi istikrarsızlık, sürdürülebilir bir edebiyat ekosistemini ister istemez zayıflatıyor. Özgürlük var ama altyapı çökük.
Türkiye, İran, Pakistan, Endonezya, Malezya, Bangladeş gibi ülkelerin yer aldığı daha geniş kompartımanda ise parçalı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Filistin teması geçmişe nazaran hissiyat ve siyaset düzleminde çok daha popüler fakat edebiyat kanonu içinde güçlü bir damar açacak denli süreğen ve sistematik değil. Edebi kalem tecrübelerinin azımsanmayacak bir kısmı da slogan düzeyinde ne yazık ki; çoğu metin, ideolojik tekrara dayalı ve derinlikten yoksun.
Farklı tarzlar ve temsilciler
Kendi çabaları yahut izlerçevrelerinin hamiyeti sayesinde, bu duvarı öteden beri zorlayan, risk alan, bedel ödeyen yahut bir yolunu bulup etkileşim çizgisi kuran yazarları da anmak gerekiyor şüphesiz.
Akla ilk gelen isimlerden Ghassan Kanafani, tabiri caizse, bu konuda çıtayı koyan adam. Kanafani, Filistin’i sadece mağduriyetiyle değil, politik özne ve sorumluluk üzerinden anlattı zira. “Biz de hata yaptık mı?” sorusunu yöneltti mesela. Bu, geçmişte bu dava için savaşım veren Arap dünyasında bile rahatsız edici bir yaklaşım biçimi. Bugün hala birçok yazar, 1972’de MOSSAD tarafından öldürülen Kanafani’nin açtığı alanın gerisinde.
Kurguya dayalı eserleri olmamakla birlikte, bir sanat teorisyeni, karşılaştırmalı edebiyat profesörü ve kültür eleştirmeni olan Edward Said, anlatıyı tersine çeviren, kurama ve yoruma müdahale eden bir isimdi. Çeşitli yönleriyle tartışılan Oryantalizm kitabı başta olmak birçok metinde “Filistin neden anlatılamıyor?” sorusunu meydana çağırdı. Temsilin güç ile bağlantısına işaret ederek Batı akademisini suçüstü yakaladı. Filistin edebiyatı tartışmasına seviye ve zenginlik kazandırdı. Diasporayı hem ilmi hem de edebi bağlamda canlandırdı. Kabul edelim ki içeride, köklerinin bulunduğu topraklarda yazsaydı bu etkiyi oluşturamazdı.
Mahmud Derviş; geleneksel miras ve hatta inceltilmiş slogandan güç alarak direnişi ve vatan özlemini, ajitasyona fazla kaçmadan, yüksek bir lirizm eşliğinde ve güçlü sembolleri güncelleyerek işledi. Propagandanın çitlerini aşarak bireysel aşk ile toplumsal mücadeleyi harmanlayan bir "karşı hafıza” kurdu. Filistin’i şiir içinde varoluş katına çıkaran şair, Nizar Kabbani gibi, İsrail’le birlikte Arap rejimlerini de eleştirdi. Çok sevildiği için süreç içerisinde “zararsızlaştırıldı”, belli tarafları vurgulanarak herkesin kabul ettiği bir figür haline getirildi. Sistem onu tamamen susturamadı ama Che Guevara gibi isimlerin kapitalist kültür endüstrisince kullanılmasına benzer bir yaklaşımla bir miktar evcilleştirdi.
1974 doğumlu Adania Shibli’yi modern sansürün canlı örneği olarak zikredebiliriz. Birzeyt Üniversitesi’nde yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çalışan ve halihazırda Berlin’de yaşayan yazar; özellikle Küçük Bir Ayrıntı adlı eserinde minimalist bir anlatı kurarak soğuk, belgesele yakın bir şiddeti görünür kıldı. Yüksek sesle, can havliyle, gerektiğinde bağırıp çağırarak anlatma düşüncesini yıkmasına karşın bedel ödemesi gecikmedi; 2023’te Frankfurt Kitap Fuarı’ndaki ödül töreni ertelendi. Bu durum, ayyuka çıkan haksızlık, işgal ve katliam ortamında bile, “fazla gerçekçi” davrananlara sistemin dişlerini göstereceğinin de kanıtıydı.
ABD’de koruyucu aile sistemi içinde büyütülen, zamanında Arap-Amerikan Kitap Ödülü’nü alan, sakınımlı davranmayı büsbütün ihmal etmese de İsraillileri “köksüz, ruhsuz hortlaklar” olarak nitelendiren, 7 Ekim hurucunu “dünyayı şok eden muhteşem bir an” olarak tanımladığı için New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani tarafından kınanan, bazı kitapları Türkçeye de aktarılan Susan Abulhawa, piyasa ejderini duygu aleviyle kıran kadın olarak nitelenebilir. Yazar, “okunabilir” duygusal anlatısıyla kimi Batılı okurları da yakalayarak geniş bir kitleye ulaştı. Aksa Tufanı’na kadar “fazla yumuşak” görüldüğü için eleştirilen Abdulhawa’nın zikzaklı yaklaşımı, popülerliğe ulaşmanın stratejik örneği bağlamında epeyce tartışıldı.
Son olarak, protest kimliği aşikar yeni neslin ve filtresiz bir aktarımın temsilcisi sadedinde 1998 Kudüs doğumlu Mohammed El-Kurd’u da hatırlayalım. El-Kurd, şiiri gazetecilikle birleştirerek sosyal medyaya taşıdı ve bu hibrit modelle filtreyi bypass etti. 2021’de kardeşi Muna ile, dünyanın en etkili insanlarının yer aldığı Time 100 listesinde yer aldı. Farklı ülkelerde yaptığı konuşmalar nedeniyle kovuşturmaya maruz kaldı. En temel özelliği, diplomatik dili reddetmesi ve direkt suçlamaya yönelmesiydi. Bu nedenle, çeşitli çevreler tarafından hala hedef gösteriliyor. Onun bir hamiye, çevreye ve yayınevine bağlı olmayan atak tarzı, sürekli baskılanmanın yanında, kitlenin isteklerini gözeterek estetiği düşürme riski de taşıyor elbette. Popüler ifadeyle, trend değil yine de; daha çok bir paradigma kayması mahiyetinde.

Görüldüğü gibi “Gerçek yahut sıkı bir Filistin anlatısı, sistem içinde fazla zorlanmadan yükselir.” diye bir durum asla söz konusu değil. Bu alanda eser verenler ya öldürüldüler ya sürgün hayatı yaşadılar ya sansüre uğradılar ya da piyasa ile pazarlık yapmak zorunda kaldılar. Konu Filistin olduğunda radikal gerçeklik de estetik derinlik de piyasa ile uyumlu anlatı da kendine göre riskler barındırıyor. İlkinde gündemi belli ölçüde sarsıp zorla bir tartışma başlatıyorsun, “Fail kim?” sorusunu öne çıkarıyorsun ama karşılığında ismin örtülüyor; yayıncılık, ödül, festival gibi ayaklara sahip dağıtım kanalları daralıyor. Takipçi tabanın küçülüyor, çoğu okur fazla politik bularak senden uzaklaşıyor. Yüksek ses çıkarıyorsun fakat sistem seni hayatın taşrasına itiveriyor. Mohammed El-Kurd ve çıkış yıllarındaki Ghassan Kanafani bu tutumun örnekleri arasında gösterilebilir. Estetiği, derinlik ve niteliği önemsediğinde, okurun zihninde kalıcı bir etki bırakıyorsun, anlatmak istediklerini “direnç oluşturmadan” geniş çevrelere ulaştırabiliyorsun fakat bu kanalda da mesajın gücü ve keskinliği bulanıklaşıyor, hürmet ve şöhret arttıkça evcilleştirilme tehlikesi başlıyor. Zamanla, çok sevilen, sahiplenilen, ezbere bilinen ancak kimseyi rahatsız etmeyen bir figüre dönüştürülüyorsun. Adania Shibli, İngilizce yazarak Batı kanonuna girmeye çalışan Isabella Hammad ve hatta günümüzdeki algılanış biçimiyle Mahmud Derviş bu bağlamda hatırlanmalı. Üçüncü yol; duygusallığı önemseyen ve erişilebilirliği aklına bir ok gibi saplayan, dolayısıyla piyasa ile baştan uyumlu görünen anlatı tarzı. Bir yere kadar ciddi bir okur kitlesi sağlayan bu tutum, çeviri ve uluslararası dolaşım şansı da getiriyor. Ancak esaslı vurgu ve mesajlar, romantizm şalı altında silikleşiyor, okuru etkileyip ağlatıyorsun lakin sistemi sorgulamaya, acının kaynağını düşünmeye yönlendiremiyorsun. Susan Abulhawa’yı, oyunun kurallarına boyun eğerek kitlelere ulaşmayı önceleyen bu güzergaha yerleştirebiliriz.
Suçlamaya yönelmeden bağlayalım: Bu üç yolun, rekabete girmeden birlikte çalıştıklarında etkili olacağı bir hareketi öncelemek gerekiyor belki de. Radikaller gündemi açar. Estetik yönü güçlü yazarlar onu derinleştirir. Piyasa tarafından kabul görenler de kitleye yayar. Sadece radikallik, bir enerji ve sarsıntı yaratsa da sınırlı bir yankı odası doğuruyor zira. Sadece estetiğe abanmak, zihin değiştirici taraflarına rağmen bireyciliğe ve steril bir prestije götürüyor. Sadece piyasaya odaklanmak ise kalabalık toplamayı başarsa da duygusal tüketimle sönümleniyor.
Türkiye’ye ayrı bir parantez açmakta yarar var. Araştırmalarım sırasında şaşırarak gördüm ki Gazze ve Kudüs’ün biraz daha öne çıktığı Filistin temalı fikri ve edebi yayın sayısı, telif ve tercüme iki bine yaklaşmış. Çerçeveyi daha geniş tutarak meseleye Ortadoğu genelinde yaklaştığımızda ise yekûnu dört beş bine çıkartabiliyoruz. Niteliği tartışmalı olsa da etkileyici bir sayı bu gerçekten; adı akla daha önce gelen onlarca ülkeyi geride bırakan hacimli bir birikim. Dergi dosyalarını, özel sayıları, etkinlik metinlerini dışarıda tutuyorum üstelik. Belli anlayıştaki kişi ve çevrelerin yön verdiği yayın piyasası ile ana akım medyanın körlük ve ötelemelerine rağmen, soykırım ve direniş sürecinde kendini neredeyse bu konuya adayan şair ve yazarlarla karşılaşmak da fazlasıyla sevindirici. Meselenin Türkiye cephesine başka bir yazıda daha ayrıntılı bakalım inşallah.

devamını oku daha az oku
değer bulundu. Deneme, eleştiri ve edebî incelemelerin yanı sıra tarih, siyaset ve biyografi gibi alanlarda da çalışmalar yaptı.