Ali Emre

Ali_Emre.jpg
1968’de Kastamonu’da doğdu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniver­sitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. 1994’te, Sivas Cum­huriyet Üniversitesinde yüksek lisans eğitimini tamamladı. İstan­bul’daki üniversite öğrenciliği sırasında, çeşitli gazete ve dergilerde yazmaya başladı. Öğrencileri ve arkadaşlarıyla dergiler çıkardı. Nureddin Zengi kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği 2017 Roman Ödülü’nü aldı. 2018’de ÖNDER tarafından Yılın Edebiyatçısı seçildi. Pendik Edebiyat Festivali 2019 Jüri Özel Ödülü’ne
devamını oku daha az oku değer bulundu. Deneme, eleştiri ve edebî incelemelerin yanı sıra tarih, siyaset ve biyografi gibi alanlarda da çalışmalar yaptı.

İki Asırlık Utanç

İki Asırlık Utanç 
23 Ağustos 2024

İki yüz bine yakın yerli çocuk; 1800’lerin başlarından itibaren, korku ve hilenin eşlik ettiği türlü baskıyla, şantaj ve rüşvet yoluyla, ebeveynlerinin kolunu kanadını kıran ölüm tehdidiyle yuvalarından koparıldı. Kanada’daki beyaz çoğunluğa entegre edilmeleri amacıyla, peş peşe açılan yatılı kilise okullarına zorla yerleştirildi. Binlercesi soğuk, dayak, tecavüz, tıbbî deney, açlık ve hastalık nedeniyle öldü. 

Kanada, Gazze’deki soykırım dâhil mazlum halklara yönelik her türlü saldırıda emperyalist devletlerin safında yer tutsa da son birkaç yıldır, bu devasa çocuk mezarlığında yaşamaktan utandığını söyleyerek ülkeyi terk eden vicdan ve merhamet sahibi insanların sayısında ciddi bir artış görüldü. Bu metin, buz gibi yerin altında kalbi ve aklı dipdiri kalan o çocuklardan birinin yeryüzüne ve insanlığa söylediklerinin bir bölümü: 

Evrenin ileri gelenleriyle dostça geçinir; kurdun kuşun dilini, doğuştan gelen bir kabiliyet ve hayata bitişik muhkem bir müfredat sayesinde çok iyi bilirdim. Gümrah ırmağın, gürbüz ormanın ve güleç toprağın kadim konuklarına kendimi sevdirir, börtü böceğe elimden yedirirdim. 

Bize gözcülük eden heybetli ve esrarlı dağlar, sesimi duyunca, çiçeklerle bezeli başlarını hemencecik eğer; bezginlik nedir bilmeyen çalışkan dereler, yeri telaşlandıran yüzüstü bir neşeyle ayaklarımı gıdıklamaya seğirtirdi. Doymak için hırsızlığa, sevmek için küçük bir heykelciğe, dua etmek için çan çalan bir kiliseye ihtiyacım yoktu. Doğa, en kıdemli öğretmenimdi; okula, yirmi dört saat giderdim.

 

Kabilemin güzel kızları, bal rengi gözlerime bakmaya doyamaz; çevik ve gürbüz akranlarım, ensemi öpe öpe uzayan kavi saçlarımın dev salıncakları dahi kaldırıp savurabileceğini söylerlerdi. O gözlerle; hiç yorulmadan, yakınmadan, yalpalamadan yağan karı yahut bilgelikle gökten ağan yağmuru seyrederdim. İri hayvanların huyunu nasıl kavradığına akıl sır erdiremediğim babamı seyrederdim. Günün bütün afacan cinlerini ayağa kaldırarak çalışan şamatacı anamı seyrederdim. Ara sıra görünüp kaybolan aylak güneşler gibi, sesi yeni kalınlaşan oğlanlara kozalak atıp kaçan; bazılarının kötek yemesine, bazılarının da gözden düşmesine neden olan çılgın ve muzip ablamı seyrederdim. 

Elim uz, ayağım tez, ihtiyacım azdı. Koca Kulak’la şaşkın geyiklerin oyununa katılır, Ulu Ağacın Oğlu ile çalılıkların karışan aklını, dolaşan ayaklarını, birbirine yapışıp kalan dudaklarını açardım. Ne çadırda yediğim ayarı kaçmış şaplak gücüme giderdi ne de mantarlarımı beğenmeyen ihtiyar reisin bütün obayı yutacakmış gibi açılan dişsiz ağzından yüzüme hücum eden o sitem dolu sözler. 

Yaratıcı ile aram iyiydi; bedenimin mümin toprakla, müfessir kısrakla, müheyya ırmakla aynı kaynaktan, aynı soydan geldiğinden adım gibi emindim. Ateşin başında oynaşıp duran alaz ve kıvılcımları izleyerek yeryüzünden ve büyüklerimden hikmet devşirir, şelalelerin yamacında tefekkür ve tezekküre dalan ağaçlarla konuşarak iman tahtamı dövüp duran haylaz kalbimi eğitirdim. 

Ve geldiler… 

Ah! Tez bitti. Güzellik yumağının ipi birden kopuverdi, sevincin ırmağı suyunu kesti, yerin üstünü can yakan dikenler bürüdü. Karaltıları bile toprağı dalayan iki ayaklı ve ağzı kalabalık canavarlar bir gün bize de geldiler, bizim yurdumuza da. Yanlarında, yıllar önce obadan kovulunca bu iblislerin arasına katılan Aksak Bacak da vardı. O aklına nicedir zehir koymuştu, kalbi hepimizinkinden eğri ve kötü çalışıyordu. Ekmeğimizi küçümsüyordu artık. Para denen bir tanrıya tapıyordu. Pazarlıktan haberdardı. Aldatmayı, kaçırmayı, satmayı huy edinmişti. Elinde kâğıttan bir şeytanla geziyordu.

 

Geldiler. Bağırıp çağırdılar. Sarıp sıyırdılar. Kırıp döktüler. Çadırın kapısında titreyen ellerimize sopa ve kemerle vurdular sonra. Taze bir gelinmişçesine beline sarıldığımız yaylardan, güreş tuttuğumuz çayırlardan, mutluluk sepetini üstümüze döken şen şakrak akşamlardan kopardılar. Hiç bilmediğimiz, görmediğimiz, aklımızda ismini gezdirmediğimiz yerlere kapattılar. Dilimiz ve eğnimiz değişti, derdimiz ve sevincimiz değişti, yemeğimiz ve duamız değişti. Etimizi büktüler ses çıkarınca, saçımızı yoldular, bileklerimize ilmek attılar. Gözümüzün ibriği içimize döndü o vakit. Neşenin meleği uçup gitti. Yatağımız yerden uzaklaştı. Çoğaldık; sığmaz olduk yurtlara, barakalara, bahçelere. Tam iki yüz bin kuzuyu, kurtların ülkesine sürmüşler meğer. Kimisini altınla, kimisini kamçıyla, kimisini kurşunla, kimisini korkuyla evinden alıp götürmüşler. Güneşin, yerdeki yuvasını dağıtmışlar.

Zor alıştık çığlıklara, açlığa, soğuğa, dayağa. Gece gündüz demeden ağır işlerde çalıştırılmaya çoğumuz dayanamadık. Tecavüze uğrayanlar oldu Allah’ım; diri diri derisi yüzülenler, deneyci hekimlerin önünde çırpınarak can verenler, başkalarına ibret olsun diye dili ya da gözü dağlananlar. British Columbia, Sakatchewan, Kuper Adası… Misyon okullarının yanını yöresini; kaçmak isterken vurulan, azdırılmış köpeklere parçalatılan, kapanlarda kolu bacağı ezilen yavrularla doldurdular. Hastalanınca yakılan, kan kusarken tekmelenen, yiyecek azalınca yatağında boğulan saçları kazınmış oğlanlarla. 

Son darbe…

Çok geçmedi, aklımın bulutları havalandı, beni öperek uyandıran anamın hasretine dayanamayacağımı anladım. Kaçmak isteyince suratımı duvarlara çarpa çarpa ezdiler. Elimden tuttular, arka bahçeye çıkardılar, uzakları gösterdiler. Güzel gözlerimi, kızların bakmaya doyamadığı bal rengi gözlerimi, gözyaşına belenen gözlerimi iri iri açtım, iyice açtım, anamı son kez hatırlayarak açtım. 

Tam o sırada bir balyoz indi suratıma. Acı bitti. Hüzün bitti. Korku bitti. Terlikler, kemerler bitti. İnsanlık bitti. Her yerim dağılıp parçalandı; biliyorum, çok iyi hatırlıyorum. Fakat son anda aklıma geldi, direndim, gözlerimi inadına açık tuttum.

Tam yüz elli yıldır açık kalan o gözlerle Kanada’ya, Amerika’ya, dünyaya bakıyorum.  

 

Kayıp Coğrafyanın İzinde: Doğu Türkistan Seyahatnamesi

251027MT%C3%87_Web_-__Kay%C4%B1p_Co%C4%9Frafyan%C4%B1n_%C4%B0zinde_Do%C4%9Fu_T%C3%BCrkistan_Seyahatnamesi-Ali_Emre (1).jpg
31 Ekim 2025

Şehrin bir ucundan çıkıp gelen bir adam

Yazın sonlarına doğru bir yurt dışı gezisinde kitabının macera ve muhtevasından söz ettiğinde ben de heyecanlanmış ve yayımlanacağı günü iple çekmeye başlamıştım. Daha matbaadan çıkmadan Çinli diplomatlar ve onların yerli hempası tarafından izlendiği, önüne çeşitli bariyerler konduğu söylenen eser, geçtiğimiz günlerde okurla buluştu ve büyük bir ilgi gördü. Çeşitli nedenlerle üstü örtülen, çarpıtma ve spekülasyonlarla hayatın taşrasına itilen önemli bir konu, değerli seyyah ve müellif Taha Kılınç’ın gayretiyle tekrar gündeme geldi ve farklı kişi ve çevreler tarafından konuşulmaya, tartışılmaya, ilgi ve merak alanını genişletmeye başladı. Bu kıymetli ve yerinde şahitlik, Yasin suresinde şehrin bir ucundan çıkıp gelen bir adam tablosundaki tesir gibi hem tecrite maruz kalmış önemli bir coğrafyayı hem de onunla irtibatlı insanları uyardı, silkeledi, irkiltti. Kayıp coğrafyanın izini süren münadi, cesaret ve hamiyetle seslendi ve Allah da o samimi avazı gök kubbe altında peş peşe yankılandırarak bereketlendirdi.  

Daha önce de Müslüman coğrafyanın farklı şubelerine büyük bir hüner ve ciddi bir emekle eğilen Kılınç, yeni kitabının ilk sayfalarında, yolculuk fikrinin nasıl oluştuğunu anlatıyor. Tevafuk ve sürprizler de içeren karar ve hazırlık aşamasında çeşitli okumalar yapıyor, dijital haritaları gözden geçiriyor, görmek istediği belde ve mekanları işaretliyor, bağlantılar kuruyor ve bir yol arkadaşı da belirliyor. Saha araştırmasıyla bütünleşen kitabın yazılış gerekçesiyle ilgili üç noktayı özellikle vurguluyor bu arada: Müslüman Uygurların karşı karşıya bulunduğu dramı ve gerçekliği, mümkün olduğunca anlaşılır biçimde aktarmak, bu hedeflerin ilki. Doğu Türkistan meselesi, hem sahadan doğru haber almanın zorlukları hem de Çin’in uyguladığı çok boyutlu dezenformasyon sebebiyle hak ettiği ilgiyi göremiyor zira. İkinci hedef, geleceğe, bizden sonraki nesillere, bugünlere dair bir kanıt ve kayıt bırakmak. Üçüncüsü de topraklarının altı ve üstü sayısız güzide ile dolu bu kadim havzanın coğrafi, tarihi ve kültürel bakımdan daha iyi tanınmasına ve anlaşılmasına katkıda bulunmak.  

Uçakla Alma Ata’ya gelen, buradaki görüşme ve hazırlıkların ardından kara yoluyla sınıra ulaşan Kılınç’ın pasaport ve valiz kontrolünü anlattığı sayfalar, okuyucuyu da içine çeken esaslı bir merak ve gerilime sahne oluyor. Zaman bulduğunda okumak için yanında getirdiği İbn Haldun kitabıyla ilgili polis endişesi ve sorgusu, insanı hem güldürüyor hem de düşündürüyor.  

Türkiye’den iki buçuk kat büyük Doğu Türkistan’a adım attıktan sonra; bölge hakkında coğrafi ve tarihi bilgiler aktarıyor yazar. Bilhassa son üç asırdaki gelişmeleri, kurulan kısa ömürlü cumhuriyetleri, Ruslara ve Çinlilere karşı verilen mücadeleyi, bu çabaları örgütleyen önderleri özlü bir şekilde sunuyor okuyucuya. Osmanlıya bağlı bir emirlik olarak takdim ettiği “Kaşgarya” bölümü de mutlaka akılda tutulmalı.  

Yaşamak mı zor? Çince mi?

Seyahatin ilk durağı, kameralar ve yol boyunca sürekli patlayan flaşlar altında ulaştıkları, 400 bin nüfuslu Gulca. Kahramanlar Mezarlığı ile eli kolu bağlanan Beytullah Camii’ni anlatan satırları boğazımız düğümlenerek, gözlerimiz yaşararak okuyoruz. Kılınç, yeri geldikçe tarihin tekerini döndürmeyi de ihmal etmiyor. Bu alanla ilgili malumatı, ziyaret ettiği mahal ya da mekanla korelasyon içinde anlatıya serpiştiriyor, süreci ve aktörleri ilgili şehir bağlamında hareketlendiriyor ki bu yaklaşım kitabın değerini bir kat daha artırıyor. İlk bölümde, Çin’in çeşitli yollarla devşirip kullandığı Uygurlardan bahsedilen satırlarda üzüntümüz ve öfkemiz katlanıyor. Dikkat çekici bir nokta da Kılınç’ın; polis ve kamera takibi olduğu için hem kendi başını he de Uygurların başını derde sokmamak amacıyla yerel halkla doğrudan ve uzun diyaloglara girmemeye çalışması. Filistin topraklarını işgal eden Yahudi yerleşimcilerle büyük benzerlikler taşıyan “Bingtuan” bahsi, ayrı bir ehemmiyet taşıyor. İsrail’in kuruluş sürecindeki “Kibbuttz”larla neredeyse aynı işleve sahip silahlı askerî birlikler, kontrol memurları ve onların sırtını sıvazladığı çete mensupları bunlar. Tümüyle Müslümanlardan oluşan mahallelerin iç kısımlarına yerleştirilen; ev, dükkan ve hostel sahibi işgalcilerle, şımarık ve kibirli kolonyalistlerle ilgili cümleleri de esef ve nefretle okuyoruz. 1949’da bölgedeki nüfusları yüzde altıyı zor bulan bir azınlık konumundaki bu istilacıların, şimdilerde çoğunluğu ele geçirmek üzere olduklarını öğreniyoruz.  

Taha Kılınç, tam da bu noktada yine çok can alıcı bir meseleye eğiliyor; Çin’in, Uygurları dini ve milli açıdan asimile etmede kullandığı “Aile Olmak” programına dair notlarını aktarıyor bize. İnsanın aklı havsalası zor alsa da 2016’da yürürlüğe giren bu iğrenç ve alçakça projeyle resmen Müslüman ailelerin evlerine Çinlileri yerleştiriyor baskıcı rejim. Kamu görevlisi veya Komünist Parti yetkilisi olan, evin küçük çocuklarına “akraba” şeklinde tanıtılan bu davetsiz misafirler, tüm vakitlerini Uygurlarla geçiriyorlar. Sıkı gözlem ve sorgulamalar eşliğinde, Uygurların Çin devletini ve milletini sevip sevmediklerine, sofralarında içki ve domuz eti bulundurup bulundurmadıklarına bakıyorlar; temizlik ve tuvalet alışkanlıklarını, yemek dualarını, ibadet eğilimlerini, dini kitap bulundurma yasaklarıyla ilgili tutumlarını, tesettürden ve sakaldan uzaklaşmalarını takip ederek yönetime rapor hazırlıyorlar. Rapora bağlı olarak Uygurlar “güvenilir”, “az güvenilir ve “güvenilmez” şeklinde üç sınıfa ayrılıyor. Riskli ve radikal diye kategorize ettikleri kişi ve aileleri, büyük “eğitim kampları”na alarak endoktrinasyona tabi tutuyorlar. Süre uzayınca, özellikle çocukların ve gençlerin aileleri, dilleri, inançları ve kültürleriyle bağları kopuyor, bu koparılma ve yabancılaşma yüzünden nesiller arasındaki iletişim ve bellek aktarımı da imkansız hale geliyor. Çinli “akraba”yı reddetmenin cezası, hapishanede ölüm. 2017’de, 86 yaşındayken tutuklanan ve zindanda can veren Abdülehad Mahsum ile 2018’de katledilen alim ve mütercim Muhammed Salih Hacım; itiraz veya direnç karşısında reva görülen muamelenin kurbanlarından sadece ikisi. İster istemez, Osman Konuk’un ara başlığa çektiğimiz mısraları geliyor bu noktada aklımıza; “Yaşamak mı zor Çince mi”.  

Zorba Çin’in “cami siyaseti”nden de söz ediyor Taha Kılınç. Bu konuda “doğrudan yıkım”, “ihmal ve yok oluşa terk”, “Sinizizasyon ve mutlak kontrol” başlıklı, biri diğerinden berbat üç seçenek olduğunu vurguluyor. Daha önceki görüntülerini kitaba ekleyerek yıkılan, budanan, düğün salonu, restorasyon ya da müzeye dönüştürülen, zincire vurulan yahut izolasyona maruz kalan camileri yorumluyor. İçler acısı bir durum gerçekten; sadece 2017’den bu yana yıkılan cami sayısının sekiz bini bulduğunu öğreniyoruz. Ayakta kalanlarda da ibadet etmek çok zor. Diğer taraftan hepsinin avlusunda, ucunda kızıl bayrağın yer aldığı bir direk var.  

Kayıp hafıza, esir ve dilsiz mekanlar

Kılınç’ın metni, okuyucuya yalnızca bilgi ve gözlem aktarmakla kalmıyor, aynı zamanda söz konusu alanlardaki hafızanın kaybolmasına karşı sorumluluk üstlenerek ahlaki ve göz açıcı bir duruş sergiliyor. Çok sayıda fotoğraf ve harita da içeren eser, sahadan edinilen tanıklıkları, tarihî arka planı, dini ve kültürel coğrafyayı bir arada sunarak meseleye güncel ve anlamlı bir katkı sunuyor. Özellikle Türkiye bağlamındaki okuyucu için, bölgeye dair bir tür “görme kapısı” işlevi görüyor. Bu çabanın sahiplenilmesi ve başka bölgelere uygulanmasıyla, yeterince “görünmeyen” yahut “filtrelenen, perdelenen” çeşitli beldelerde yaşanan insan hakları, kimlik, kültür ve hafıza kayıplarına dair genel bir duyarlılık hattı, işlek ve nispeten kitlesel bir perspektif çatılabilir.

Tarihi İpek Yolu’nun kavşak noktalarından olan Kaşgar, kitabın en çok detay verilen şehirlerinden biri. Kılınç, şehrin tarihî çarşılarını, restore edilmiş camilerini ve eski hanlarını anlatırken, mekanın hem geçmişini hem de modern politik baskılar sonucu değişen yapısını resmediyor. Söz gelimi bir cami avlusunun boşluğu ve sessizliği, yalnızca fiziksel bir betimleme değil, kültürel hafızanın silinmesine dair bir metafor olarak sunuluyor. Yazar, bu mekanı aktarırken tarihi referansları ve gözlem notlarını ustaca harmanlıyor. Namaza “icazet” olmadığını, Çin’in hayalindeki Uygur kültürünü, Mao ve barlar sokağını, karakola bağlanan otobanı, garip güvenlik tedbirlerini, şehit alim Abdülkadir Damolla’yı, Opal Bağcesi’ndeki Mahmud Kaşgari’yi, Yusuf Has Hacib’in kabrini, İslamsız Türklük yolunun nereye çıkacağını da irdeliyor bu bölümde.

Hanların başkenti Yarkent başlığı altında Şii Uygurlardan, Altun Mescid’den, rehabilitasyon merkezlerinden, zorla çalıştırılan Uygurlardan, toplum mühendisliğinden söz edildiğini görüyoruz. Müslüman Uygurların Çinlilerle evlendirilmesine dair teşvik yahut dayatmalar, bu bölümün can alıcı bahislerinden biri.  

Mehmet Emin Buğra’nın memleketi Hoten’e ait tasvir ve gözlemler, bölgenin günlük hayatını ve kültürel direnişini görünür kılıyor. Pazar yerlerinde fısıltıyla konuşan yaşlıların ve çocukların temkinli davranışları, toplumsal baskının insan tekleri ve toplulukları üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor. Kılınç, gözlemlerini detaylı bir şekilde aktararak okuyucunun mekanı sadece görmesini değil, hissetmesini de sağlıyor. Söz gelimi, bir pazarda karşılaştığı yaşlı bir kadının sessiz bakışını hem şahsi hem de kolektif hafızanın içrek objesi olarak sunuyor. Bu arada, Hoten Cuma Camii ile gözlemlerini de büyük bir dikkatle aktarıyor. Bir görevli, namaza gelenlerin kimlik belgelerini kontrol ediyor burada. 65-70 yaşındaki ihtiyarların içeri girmesine izin veriliyor sadece. Kılınç da arkadaşıyla birlikte durduruluyor. Başka yerden gelen yaşlıların da kabul edilmediğini fark ediyor sonra. Bu sırada iç avluya bakıyor ve hazin bir tablo ile karşılaşıyor. Camiye kabul edilen ihtiyarlar, askeri komutlarla avludaki Çin bayrağının ve Çin Devlet Başkanı Xi Jimping’in portresinin önünde ikişerli sıraya sokuluyorlar. Ayakta ve koro halinde Çin’e sadakat yemini türünden bir metni okuyorlar. Ardından, uygun adım yürüyüşle namaz bölümüne alınıyorlar. Görevli, Kılınç’a ve arkadaşı Hulusi’ye namaz kılma izni vermiyor.  

Yazarın “dev bir metropol” diye nitelediği Urumçi’deki sokaklar ve kamusal alanlar da modernleşme ve kültürel baskı arasındaki gerilimi yansıtıyor. Kılınç’ın gözlemleri; mimari değişiklikler, kimlik kargaşasına sürüklenen meydanlar, halka ait alanlardaki sessizlik ve tedirginlik üzerinden, şehirlerin sosyal dokusundaki dönüşümü aktarıyor. Bu bölümdeki “Halkı terbiye aracı olarak tiyatro” bahsi de dikkatle okunmalı.  

Toplama kamplarıyla, mahzun mescitlerle, menkıbe ve türbelerle dolu Turfan’da “cedidci bir kahraman” başlığı altında Mahmut Muhiti’den de söz ediyor yazar. 1933’te Kaşgar’da Şarki Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasına vesile olan Muhiti, Tokyo’da Abdürreşid İbrahim’in toplantılarına da katılıyor. Bu anlatımlarda hem eski hem de yeni fotoğrafların kullanılması, metnin belgesel değerini pekiştiriyor.  

İnsan manzaraları ve toplumsal dönüşüm  

Kitap, birçok özelliğinin yanında, bir “insan manzaraları” albümü olarak da çıkıyor karşımıza. Şehirlerin yerli sakinleri, bölgenin tarihsel ve politik bağlamıyla birlikte ele alınıyor. Kılınç, tanıklık sorumluluğunu insan çehreleriyle, pratikleriyle, kaygılarıyla ilgili tespit ve anekdotlarla da güçlendiriyor. Ezan sesi işitemeyen, tesettürü terk etmek zorunda bırakılan, anadili dolaşımdan çıkarılan, geçmişine yabancılaştırılan, kamplara tıkılan, evlerine yabancı sokulan, yeraltı ve yerüstü kaynakları sömürülen, sakal bırakmaları yasaklanan milyonlarca insan; Cengiz Aytmatov’un Gün olur Asra Bedel romanındaki “mankurtlaştırma”ya benzer bir yok oluş çevrimine itiliyorlar.    

En dikkat çekici aktörler, kadınlar şüphesiz. Kılınç, kadınların gündelik yaşayışını gözlemleyerek hem bireysel hem de toplumsal kimliklerin baskı altında nasıl şekillendiğini izah ediyor. Diğer taraftan; pazar yerlerinde temkinli konuşan kızlarla, sessizce yürüyen yaşlılarla, sokaklarda oyun oynayan çocuklarla ilgili belirlemeler, sosyal baskının farklı kuşaklar üzerindeki etkilerini kademe kademe gözler önüne seriyor.

Yazar, karşılaştığı yaşlılarla gerçekleştirdiği kısa sohbetler üzerinden geçmişe dair anekdotlara yer veriyor. Bu anlatılar, yalnızca bireysel hatıra olarak kalmıyor; bölgenin kolektif hafızasının izlerini taşıyan tanıklıklara dönüşüyor. Bir yaşlıyla yapılan sohbet, 1940’lardan günümüze kadar uzanan toplumsal değişimi ve kimlik kaybını okura aktaran bir köprü görevi görüyor. Kılınç, anlatıyı, okuyucunun empati kurmasını sağlayacak şekilde örüyor ve tanıklığın etik boyutunu vurgulamaya da ayrı bir önem veriyor. Yarı belgesel nitelik, yorumlarla, analitik çözümlemelerle ve dinamik gözlem sekmeleriyle zenginleştiriliyor. Bazı dükkanlarda bıçak ve satırların tezgahın arkasına bağlandığını teşhis eden cümleler çok çarpıcı mesela.  

Evet; günümüz Doğu Türkistan’ında camilerin minareleri sökülüyor, türbeler buldozerlerin altında yitiyor, tapu senedi mahiyetindeki mezarlıklar yavaş yavaş ortadan kaldırılıyor. Başörtüsü yasaklanıyor, ibadet edenler takibata maruz kalıyor. Bir milletin hafızası sistematik olarak silinmeye çalışılıyor. Seyahatname, hayatın birçok ünitesinde bir tür soykırıma maruz kalan kadim bir coğrafyaya ve onun bağrındaki insanlık ormanına bırakılan potkalları bizzat yerinde dolaşarak bulan bir tanıklık vesikası olmasının yanında, birçok kişi ve çevrenin yüz çevirdiği yahut perdelediği acı gerçeklerin izlerini ve çığlıklarını toplayan bir yangın kulesi mesabesinde. Çin’in Türkiye’den alıp bizzat gezdirdiği, güllük gülistanlık göstermek için yalnızca belli yerleri gösterdiği, çeşitli filtrelerle gerçeği gizlediği, kendi istediğini söylettiği gazeteci ve yorumcuların suratına bir tokat indiriyor aynı zamanda.  

Okuyucu, bu kitap sayesinde, sadece bugünün dramını değil, köklü bir tarihi süreç eşliğinde bu coğrafyanın varoluş mücadelesini de görme imkanı elde ediyor. Yazarın iliştirilmiş medya ve dezenformasyon eksenine dikkat çekmesi, okuyucuya “Hangi haberleri, hangi kaynakları ne şekilde değerlendirmeliyim?” sorusunu sorduruyor. Böylece kitap yalnızca şahsi bir gezi anlatısı değil, tuzakları ve güzergaha döşenen mayınları aşabilen alternatif bir okuma ve yorumlama pratiğine dönüşüyor. Çin’in bölgedeki uygulamalarını ya “terörle mücadele” ya da “istikrar operasyonu” çerçevesinde sunan, itirazları hemencecik “Amerikan oyunu” diye yaftalayan kişi ve çevrelerin yanıltıcı beyanları da boşa çıkıyor böylelikle.  

Heyhat! “İlim Çin’de de olsa alınız.” diyen bir peygambere ümmet olan bilge, cömert ve yüce gönüllü insanlar nerede; milyonlarca insanı öz yurdunda paryaya dönüştürerek dini, milli ve tarihi hafızayı budayan, yalanlar ve pişkince tavırlar eşliğinde kültürel bir soykırım uygulayan, koca bir beldeyi bir açık hava hapishanesine çeviren zorbalar, işgalciler, mücrimler nerede?

Bu kıymetli “salih amel”i için Taha Kılınç’a ne kadar teşekkür etsek az.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.