Ali Emre

Ali_Emre.jpg
1968’de Kastamonu’da doğdu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniver­sitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. 1994’te, Sivas Cum­huriyet Üniversitesinde yüksek lisans eğitimini tamamladı. İstan­bul’daki üniversite öğrenciliği sırasında, çeşitli gazete ve dergilerde yazmaya başladı. Öğrencileri ve arkadaşlarıyla dergiler çıkardı. Nureddin Zengi kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği 2017 Roman Ödülü’nü aldı. 2018’de ÖNDER tarafından Yılın Edebiyatçısı seçildi. Pendik Edebiyat Festivali 2019 Jüri Özel Ödülü’ne
devamını oku daha az oku değer bulundu. Deneme, eleştiri ve edebî incelemelerin yanı sıra tarih, siyaset ve biyografi gibi alanlarda da çalışmalar yaptı.

Filistin Acısı, Edebiyatta Yeterince Görünüyor mu?

filistin-acisi-edebiyatta-yeterince-gorunuyor-mu.jpg
08 Mayıs 2026

Sorunun peşine yayıncılık ve çeviri verileri, ödüller ve kurumsal görünürlük, sansür ve iptal vakaları, tematik çeşitlilik ve akademik ilgi gibi göstergelerle düştüğümüzde iç açıcı bir cevapla karşılaşmıyoruz elbette. Vakanın büyüklüğü, vahameti ve güncelliği ile edebi yansımaları arasında orantısızlık söz konusu. Geçmişe göre bir arpa boyu yol alınmışsa da mesele hala kriz, travma, güvenlik riski ve antisemitizm filtresinden geçirilerek ciddi bir perdelemeye maruz kalıyor. 

Dünya genelinde bariyerler aşılmış değil; sadece çatlamış durumda. Filistin’le irtibatlı edebiyat artık tamamen dışlanmıyor ama ana akım yayıncılıkta hala “fazla politik”, “sakıncalı”, “denge gerektirici” ve “tartışmalı” muamelesi görüyor. Sayılar ve kurum davranışları da bunu açıkça ortaya koyuyor. Problem iki katmanlı: Dozu ve etkisi ülkeye göre değişmekle birlikte; içeride devlet baskısı, oto-sansür, çizgiyi aşana veya hedefi şaşırana bedel ödetme gerçeği mevcut. Batı’da ise piyasanın çoksatmaya, hedonizme veya siyasi sterilliğe boyun eğmiş kabulleri, egemen paradigmaya koşullanmış çeviri odakları ve risk hesapları belirleyici. Konuyla direkt ilgisi yokmuş gibi görünse de İsrail’e mesafeli emekçilerini baskılayıp işten çıkaran Google, Microsoft ve Amazon gibi şirketlerin görünürlükteki etkisini de hatırlatmak gerekiyor. Geçtiğimiz günlerde, Telegraph ve Politico’nun bağlı olduğu Axel Springer CEO’su Mathias Döpfner, İsrail’i desteklemenin yayın politikaları olduğunu vurgulamış, aksini düşünen şirket çalışanlarının ayrılmasını istemişti. Akademideki İsrail ve ABD tahakkümü de cabası.  

Gazze

Halihazırda azımsanmayacak bir kısmını Müslüman diasporanın ve Batı karşıtı Batılıların oluşturduğu Avrupa-Amerika merkezli edebiyat ortamı, Filistin acısını yazıp okumaya hazır değil. Filistin’in öfkesini, acısını, direnişini, tarihini, fail adlandırmasını gündemleştirmekte zorlanıyor. Bu yüzden konuyu “Batı’da Filistin anlatılıyor mu?” sorusundan ziyade “Kim anlatıyor, ne tür bir perspektife izin veriliyor, hangi yayınevi/ödül/sahne bedel ödemeye razı?” sorularıyla tartışmak gerekiyor. Gözlerimizi bu coğrafyaya çevirdiğimizde, iyisi ve kötüsüyle, şöyle bir tablo çıkıyor karşımıza: 

  1. Çeviri kanalı dar. İngilizce yayın dünyasında tercümelerin payı çok düşük zaten; “Three Percent” projesi dahi adını ABD’deki kitapların yalnızca %3’ünün çeviri olduğu tespitinden alıyor. Bu dar kanalda Arapçanın, onun içinde de Filistin’in payı küçücük.  
  2. Arapça romanların İngilizceye geçişi sınırlı. 1988–2018 arasını inceleyen bibliyografik çalışmalar, otuz yılda İngilizceye aktarılan Arapça roman sayısını 277 olarak veriyor.  
  3. Bu körlük nedeniyle, Filistin edebiyatına dair özel platformların arttığı görülüyor. Words Without Borders’ın 2024’teki “Against Silence” serisi, Filistin edebiyatının “görece eksikliği”ne ve eleştirel ilginin azlığına cevap olarak konumlanıyor.  
  4. Önyargı ve filtre hala çok büyük. 2023’te Frankfurt Kitap Fuarı’nda Adania Shibli’nin ödül töreninin iptali, sembolik bir kırılma oldu; PEN America bile bunu, tartışmadan kaçmak için Filistinli bir yazarın görünmezleştirilmesi şeklinde yorumladı.  
  5. 2024’te edebiyat kurumlarındaki çatlak iyice büyüdü. PEN America’nın ödül töreni, Gazze konusundaki tavrını protesto eden yazar ve çevirmenlerin ayrılmalarıyla iptal edildi; 61 adaydan 28’i çekildi. Sevindirici lakin arkası gelmeyen bir tepki. 

Yine de şu rahatsız edici ve düşündürücü gerçeği vurgulamak lazım: Filistin edebiyatının dişe dokunur metinlerinin önemli bir kısmı, bütün bariyerlere rağmen, diasporada üretiliyor. Çünkü içeride ya yazamıyorsun ya da yazdıkların birden üstüne üşüşüveren farklı ellerce budanıyor. 

İsrail ve ABD ile ilişkileri fazlasıyla netameli Körfez ülkelerinde, totaliter Ortadoğu yönetimlerinde hatta İslam dünyası denen genel bütünlük içinde de tablo parlak değil. Filistin meselesi Arap ve İslam dünyasında çok konuşuluyormuş gibi görünüyor lakin edebiyatta özgür, cesur, derinlikli ve devamlılık içeren bir çaba kesinlikle hissedilir ve yaygın değil. Sözgelimi, Şehit Yahya Sinvar’ın Diken ve Karanfil romanını, yıllardır zindanlarda işkence gören Abdullah Galib Bergusi’nin kitaplarını basan ülke sayısı bir elin parmak sayısını dahi bulmuyor. 

Körfez ülkelerine baktığımızda, ekonomik refah ile politik kontrol sütunlarının steril bir kültürel alan istediğini görüyoruz. Bu bölgede Filistin teması tamamen yasak değil ama çoğunlukla güvenli, duygusal, yüzeysel bir çerçevede tutuluyor. Açık suçlama, sistem eleştirisi veya İsrail’le normalleşmeye karşı çıkış, yayıncılık açısından fazlasıyla tehlikeli. Birçok ülkede yayıncılar ve kültür kurumları devletle iç içe zaten, oto-sansür doğal ve yerleşik bir boyut kazanmış. Büyük kitap fuarları (mesela Dubai, Abu Dabi) var ama bu fuarlar, sınırları zorlayan metinleri büyütmekten ziyade “küresel vitrin” için. Filistin üzerine “dişli” bir roman yazdıklarında kariyerlerini de yakacaklarına dair açıklamalar yapan yazarlar var nitekim.   

Eski kitap fuarlarını canlandırma niyetindeki yeni Suriye yönetimi hem Filistin hem de Kürt edebiyatı konusunda daha özgür bir tutum sergilerken Mısır’da ve bazı Mağrib ülkelerinde meselenin epeyce karmaşık ve sıkıntılı olduğu görülüyor. Filistin bu ülkelerin resmi ve sivil söyleminde işlevsel bir tema olsa da mevcut yönetimlerin temelde kendi meşruiyetlerini merkeze aldıkları söylenebilir. Konuyu kabından taşırarak kendi çaresizliklerini, duyarsızlıklarını, dayatmalarını eleştiren metinleri kesinlikle dolaşıma sokmuyorlar. Filistin meselesini “iç politika” ile bağlantılı bir şekilde işleyen analiz ve atıfları istemiyorlar. “Filistin halkı mazlum ve mağdurdur.” tespitinin ardından gelebilecek “Bizim rejimimiz de bu düzenin parçası ya da seyircisi.” cümlesi bile tutuklanmanız için yeterli. Yani bu alandaki edebi birikim çoğu zaman ya devlet söylemine paralel ya da dolaylı, metaforik, saklanmış bir hüviyette.  

Lübnan’da, Filistin üzerine daha dirayetli, deneysel ve siyasal bagajlı metinler yayımlandığını görüyoruz. Beyrut, uzun süredir bölgenin yayın merkezlerinden biri zaten. Fakat burada da halen devam eden İsrail saldırıları sosyal hayatın bütün ünitelerini olumsuz etkiliyor; ekonomik kriz ve siyasi istikrarsızlık, sürdürülebilir bir edebiyat ekosistemini ister istemez zayıflatıyor. Özgürlük var ama altyapı çökük. 

Türkiye, İran, Pakistan, Endonezya, Malezya, Bangladeş gibi ülkelerin yer aldığı daha geniş kompartımanda ise parçalı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Filistin teması geçmişe nazaran hissiyat ve siyaset düzleminde çok daha popüler fakat edebiyat kanonu içinde güçlü bir damar açacak denli süreğen ve sistematik değil. Edebi kalem tecrübelerinin azımsanmayacak bir kısmı da slogan düzeyinde ne yazık ki; çoğu metin, ideolojik tekrara dayalı ve derinlikten yoksun. 

Farklı tarzlar ve temsilciler  

Kendi çabaları yahut izlerçevrelerinin hamiyeti sayesinde, bu duvarı öteden beri zorlayan, risk alan, bedel ödeyen yahut bir yolunu bulup etkileşim çizgisi kuran yazarları da anmak gerekiyor şüphesiz.  

Akla ilk gelen isimlerden Ghassan Kanafani, tabiri caizse, bu konuda çıtayı koyan adam. Kanafani, Filistin’i sadece mağduriyetiyle değil, politik özne ve sorumluluk üzerinden anlattı zira. “Biz de hata yaptık mı?” sorusunu yöneltti mesela. Bu, geçmişte bu dava için savaşım veren Arap dünyasında bile rahatsız edici bir yaklaşım biçimi. Bugün hala birçok yazar, 1972’de MOSSAD tarafından öldürülen Kanafani’nin açtığı alanın gerisinde.  

Kurguya dayalı eserleri olmamakla birlikte, bir sanat teorisyeni, karşılaştırmalı edebiyat profesörü ve kültür eleştirmeni olan Edward Said, anlatıyı tersine çeviren, kurama ve yoruma müdahale eden bir isimdi. Çeşitli yönleriyle tartışılan Oryantalizm kitabı başta olmak birçok metinde “Filistin neden anlatılamıyor?” sorusunu meydana çağırdı. Temsilin güç ile bağlantısına işaret ederek Batı akademisini suçüstü yakaladı. Filistin edebiyatı tartışmasına seviye ve zenginlik kazandırdı. Diasporayı hem ilmi hem de edebi bağlamda canlandırdı. Kabul edelim ki içeride, köklerinin bulunduğu topraklarda yazsaydı bu etkiyi oluşturamazdı.  

Mahmud Derviş; geleneksel miras ve hatta inceltilmiş slogandan güç alarak direnişi ve vatan özlemini, ajitasyona fazla kaçmadan, yüksek bir lirizm eşliğinde ve güçlü sembolleri güncelleyerek işledi. Propagandanın çitlerini aşarak bireysel aşk ile toplumsal mücadeleyi harmanlayan bir "karşı hafıza” kurdu. Filistin’i şiir içinde varoluş katına çıkaran şair, Nizar Kabbani gibi, İsrail’le birlikte Arap rejimlerini de eleştirdi. Çok sevildiği için süreç içerisinde “zararsızlaştırıldı”, belli tarafları vurgulanarak herkesin kabul ettiği bir figür haline getirildi. Sistem onu tamamen susturamadı ama Che Guevara gibi isimlerin kapitalist kültür endüstrisince kullanılmasına benzer bir yaklaşımla bir miktar evcilleştirdi. 

1974 doğumlu Adania Shibli’yi modern sansürün canlı örneği olarak zikredebiliriz. Birzeyt Üniversitesi’nde yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çalışan ve halihazırda Berlin’de yaşayan yazar; özellikle Küçük Bir Ayrıntı adlı eserinde minimalist bir anlatı kurarak soğuk, belgesele yakın bir şiddeti görünür kıldı. Yüksek sesle, can havliyle, gerektiğinde bağırıp çağırarak anlatma düşüncesini yıkmasına karşın bedel ödemesi gecikmedi; 2023’te Frankfurt Kitap Fuarı’ndaki ödül töreni ertelendi. Bu durum, ayyuka çıkan haksızlık, işgal ve katliam ortamında bile, “fazla gerçekçi” davrananlara sistemin dişlerini göstereceğinin de kanıtıydı.  

ABD’de koruyucu aile sistemi içinde büyütülen, zamanında Arap-Amerikan Kitap Ödülü’nü alan, sakınımlı davranmayı büsbütün ihmal etmese de İsraillileri “köksüz, ruhsuz hortlaklar” olarak nitelendiren, 7 Ekim hurucunu “dünyayı şok eden muhteşem bir an” olarak tanımladığı için New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani tarafından kınanan, bazı kitapları Türkçeye de aktarılan Susan Abulhawa, piyasa ejderini duygu aleviyle kıran kadın olarak nitelenebilir. Yazar, “okunabilir” duygusal anlatısıyla kimi Batılı okurları da yakalayarak geniş bir kitleye ulaştı. Aksa Tufanı’na kadar “fazla yumuşak” görüldüğü için eleştirilen Abdulhawa’nın zikzaklı yaklaşımı, popülerliğe ulaşmanın stratejik örneği bağlamında epeyce tartışıldı. 

Son olarak, protest kimliği aşikar yeni neslin ve filtresiz bir aktarımın temsilcisi sadedinde 1998 Kudüs doğumlu Mohammed El-Kurd’u da hatırlayalım. El-Kurd, şiiri gazetecilikle birleştirerek sosyal medyaya taşıdı ve bu hibrit modelle filtreyi bypass etti. 2021’de kardeşi Muna ile, dünyanın en etkili insanlarının yer aldığı Time 100 listesinde yer aldı. Farklı ülkelerde yaptığı konuşmalar nedeniyle kovuşturmaya maruz kaldı. En temel özelliği, diplomatik dili reddetmesi ve direkt suçlamaya yönelmesiydi. Bu nedenle, çeşitli çevreler tarafından hala hedef gösteriliyor. Onun bir hamiye, çevreye ve yayınevine bağlı olmayan atak tarzı, sürekli baskılanmanın yanında, kitlenin isteklerini gözeterek estetiği düşürme riski de taşıyor elbette. Popüler ifadeyle, trend değil yine de; daha çok bir paradigma kayması mahiyetinde.  

Görüldüğü gibi “Gerçek yahut sıkı bir Filistin anlatısı, sistem içinde fazla zorlanmadan yükselir.” diye bir durum asla söz konusu değil. Bu alanda eser verenler ya öldürüldüler ya sürgün hayatı yaşadılar ya sansüre uğradılar ya da piyasa ile pazarlık yapmak zorunda kaldılar. Konu Filistin olduğunda radikal gerçeklik de estetik derinlik de piyasa ile uyumlu anlatı da kendine göre riskler barındırıyor. İlkinde gündemi belli ölçüde sarsıp zorla bir tartışma başlatıyorsun, “Fail kim?” sorusunu öne çıkarıyorsun ama karşılığında ismin örtülüyor; yayıncılık, ödül, festival gibi ayaklara sahip dağıtım kanalları daralıyor. Takipçi tabanın küçülüyor, çoğu okur fazla politik bularak senden uzaklaşıyor. Yüksek ses çıkarıyorsun fakat sistem seni hayatın taşrasına itiveriyor. Mohammed El-Kurd ve çıkış yıllarındaki Ghassan Kanafani bu tutumun örnekleri arasında gösterilebilir. Estetiği, derinlik ve niteliği önemsediğinde, okurun zihninde kalıcı bir etki bırakıyorsun, anlatmak istediklerini “direnç oluşturmadan” geniş çevrelere ulaştırabiliyorsun fakat bu kanalda da mesajın gücü ve keskinliği bulanıklaşıyor, hürmet ve şöhret arttıkça evcilleştirilme tehlikesi başlıyor. Zamanla, çok sevilen, sahiplenilen, ezbere bilinen ancak kimseyi rahatsız etmeyen bir figüre dönüştürülüyorsun. Adania Shibli, İngilizce yazarak Batı kanonuna girmeye çalışan Isabella Hammad ve hatta günümüzdeki algılanış biçimiyle Mahmud Derviş bu bağlamda hatırlanmalı. Üçüncü yol; duygusallığı önemseyen ve erişilebilirliği aklına bir ok gibi saplayan, dolayısıyla piyasa ile baştan uyumlu görünen anlatı tarzı. Bir yere kadar ciddi bir okur kitlesi sağlayan bu tutum, çeviri ve uluslararası dolaşım şansı da getiriyor. Ancak esaslı vurgu ve mesajlar, romantizm şalı altında silikleşiyor, okuru etkileyip ağlatıyorsun lakin sistemi sorgulamaya, acının kaynağını düşünmeye yönlendiremiyorsun. Susan Abulhawa’yı, oyunun kurallarına boyun eğerek kitlelere ulaşmayı önceleyen bu güzergaha yerleştirebiliriz.  

Suçlamaya yönelmeden bağlayalım: Bu üç yolun, rekabete girmeden birlikte çalıştıklarında etkili olacağı bir hareketi öncelemek gerekiyor belki de. Radikaller gündemi açar. Estetik yönü güçlü yazarlar onu derinleştirir. Piyasa tarafından kabul görenler de kitleye yayar. Sadece radikallik, bir enerji ve sarsıntı yaratsa da sınırlı bir yankı odası doğuruyor zira. Sadece estetiğe abanmak, zihin değiştirici taraflarına rağmen bireyciliğe ve steril bir prestije götürüyor. Sadece piyasaya odaklanmak ise kalabalık toplamayı başarsa da duygusal tüketimle sönümleniyor.   

Türkiye’ye ayrı bir parantez açmakta yarar var. Araştırmalarım sırasında şaşırarak gördüm ki Gazze ve Kudüs’ün biraz daha öne çıktığı Filistin temalı fikri ve edebi yayın sayısı, telif ve tercüme iki bine yaklaşmış. Çerçeveyi daha geniş tutarak meseleye Ortadoğu genelinde yaklaştığımızda ise yekûnu dört beş bine çıkartabiliyoruz. Niteliği tartışmalı olsa da etkileyici bir sayı bu gerçekten; adı akla daha önce gelen onlarca ülkeyi geride bırakan hacimli bir birikim. Dergi dosyalarını, özel sayıları, etkinlik metinlerini dışarıda tutuyorum üstelik. Belli anlayıştaki kişi ve çevrelerin yön verdiği yayın piyasası ile ana akım medyanın körlük ve ötelemelerine rağmen, soykırım ve direniş sürecinde kendini neredeyse bu konuya adayan şair ve yazarlarla karşılaşmak da fazlasıyla sevindirici. Meselenin Türkiye cephesine başka bir yazıda daha ayrıntılı bakalım inşallah. 

Amin Maalouf’un “Semerkant” Romanında Seyyid Cemaleddin

amin-maalouf-un-semerkant-romaninda-seyyid-cemaleddin.jpg
09 Ocak 2026

Semerkant’ın yazılışının üzerinden neredeyse 40 yıl geçti. Amin Maalouf, yan hikayelere bata çıka boyutlandırdığı romanında, Ömer Hayyam’ın Rubaiyat’ından hareketle halihazırda iç karışıklık ile dış ablukanın sarmaştığı yeni problemlerle sınanan İran’ın modernleşme sürecini didikliyor.  

Romana göre, 1072’de Semerkant’ta yazımına başlanan Rubaiyat’ın serüveni, 1912’de Atlantik sularına gömülen Titanik’te sonlanır. Parçaları birbirine teyelleyen de başına gelmedik iş kalmayan, birçok kahramanı kendine çeken bu elyazmasıdır. Doğrusu, “Semerkant” adı da romanın bütününü karşılamakta yetersizdir. Nişapur, Merv, Alamut, İsfahan, İstanbul, Paris ve özellikle Tahran, mevzuya ağırlığını koyan beldelerdir. Fakat el yazmasının ilk nüvesine ev sahipliği yapmasının hatırına, bugün Özbekistan sınırları içindeki Semerkant diğerlerini gölgede bırakır. 

Gerçekte “İran’ın bin yılının” anlatıldığı roman, 4 ana ve 48 alt bölümden oluşur. İlk bölümler, 11. yüzyıl İran’ında ve çevresinde olup bitenlerden söz eder. Çok sayıda isimle birlikte Hasan Sabbah ve Nizamülmülk de söz alır fakat merkezde daima Hayyam vardır. Üçüncü bölümden itibaren anlatıcı rolünü Amerikalı Benjamin O. Lesage üstlenir. “Bininci Yılın Sonu” başlıklı bu bölümde karşımıza çıkan en önemli kişi ise Seyyid Cemaleddin’dir.  

Doğu’yu Batılı(laşmış) okuyucuya pazarlamakta daha yirmili yaşlarında ustalaşan, hakkaniyetli tutumunun yanında oryantalist bakış ve beklentileri de hiçbir zaman boşa çıkarmayan Maalouf; “Afgani” adına hiç yer vermediği bu sıra dışı kişiliği romana davet ederken dersine iyi çalışmıştır. Önce biyografiyi esnetir. Hakkında her kafadan ayrı bir sesin çıktığı Afgani ile ilgili olarak hem doğrulara hem yanlışlara hem gerçeklere hem hurafelere, hem iltifatlara hem de iftiralara bulanmış bir portre çizer. Ardından coğrafyayı esnetir. Farklı iz ve çehreler eşliğinde Tahran’dan, Tebriz’den, Bakü’den, Hindistan’dan, İstanbul’dan, Mısır’dan, Paris’ten, Basra’dan, Londra’dan, Amerika’dan söz edebilmek için Cemaleddin’in biyografisi biçilmiş kaftandır. Bazı zorlama ve uydurmaların yardımıyla, okuyucu, dünyanın bir ucundan başka bir ucuna hoplayabilecektir. Son olarak zamanı esnetir. Zira aynı yıl içinde, birçok ülke ve şehirde olup biteni biçimlendiren, tarihin tekerine yer yer elini koyan diri, dönüştürücü, karmaşık ve renkli bir kişiliğin zorunlu yahut gönüllü devrialemi söz konusudur. Eleştirenlerin, suçlayanların bile cazibesinden kurtulamadıkları, farklı dünya görüşlerinden onlarca kıymetli insanın tanışmak için yanıp tutuştukları, dinlerken çarpıldıkları bir adamdır Cemaleddin. Onun dalgalı, yaftalı, çok uçlu biyografisi; Doğu’yu Batı’nın evinde anlatan Maalouf için biçilmiş kaftandır.  

Yazar Amin Maalouf

Aslında, hiç olmayacak iki kişiyi yan yana getirir Maalouf. Düşüncelerini hayata aktarabilmek için gecesini gündüzüne katan, eziyet ve engeller içinde koşturmayı hayat tarzı haline getiren, hata yapmaktan ve şimşekleri üzerine çekmekten sakınmayan, son derece aceleci ve devrimci bir adam ile zamanın ağırlaşmasını isteyen, tembelliğini nimet sayan, onca kabiliyetine rağmen bencillik ve hazcılık girdabında boğulan, daraldığında şarap ve kadınla teskin olan bir adamın kaderini buluşturmaya çalışır. Yazar, İran’daki gelişmeleri ve Cemaleddin’in bunlardaki rolünü anlatmak zorundadır; fakat genel çatı gereği, bütün bunları Hayyam ve Rubaiyat ile irtibatlandırarak verir. Yine İslam dünyasına ve bu arada İran’a etkileri konusunda, Afgani’ye güçlü ve yinelenen atıflarla bonkör davranması da sekter tarihçi, ilahiyatçı ve sosyologların cimriliği ile kıyaslandığında şaşırtıcıdır. 

Seyyid Cemaleddin nasıl biridir?  

Romanda -özellikle yarısından itibaren -anlatıcı olarak karşımıza çıkan, Hayyam’ın Cihan’ı gibi- el yazmasının peşine düşerek gittiği İran’da- Şirin adlı asil bir sevgili bulan Benjamin O. Lesage, atalarının Avrupa’daki izini sürerek önce Fransa’ya gelir. Burada büyükbabasının bir dostu olan Rochefort ile görüşür.  

Cemaleddin Afgani

Hayyam’ın kitabıyla bağlantı içerisinde, Rochefort’ın tasvir ve takdimiyle adım atar romana Seyyid Cemaleddin. Dört beş satırlık bir paragrafta söylenenler, yazarın, Asya ve Orta Doğu’yu dalgalandıran bu fikir ve eylem adamının portresinde önemsediği nitelikleri görmemizi sağlar: Olağanüstü biridir. Gelecekteki kuşaklara iz bırakmak üzere tarihteki yerini almıştır. Türk padişahı ondan çekinmekte, İran Şahı ise adını duyduğunda titremektedir. Peygamber sülalesindendir. Pek çok din adamının, vezirin, vekilin huzurunda feylesofluğun insanlığa peygamberlik kadar gerekli olduğunu söylediği için İstanbul’dan kovulmuştur. 

Tanıyor musun?” sorusu karşısında cahilliğini itiraf etmek zorunda kalır, Amerika’dan gelen Benjamin Omar. Onca birikimine, aile bağlarına ve iyi eğitimine rağmen; sadece İran’a değil bütün İslam dünyasına, yalnızca tarihteki adaşının kitabına gömülerek bakmıştır çünkü. Kahramanını küçük düşürse de Maalouf donanımlıdır; Rochefort’u konuşturmayı sürdürür: Mısır halkı, Cemaleddin’in çağrısıyla İngilizlere karşı ayaklanmıştır. Mısırlı olmamasına ve bu ülkede çok az kalmasına rağmen Nil vadisinin bütün okuryazarları, ondan saygıyla söz etmektedir. Hindistan’a sürülmüş, orada da birçok yandaş edinmiştir. Onun teşvikiyle gazeteler çıkmış, dernekler kurulmuştur. Genel Vali de endişelenerek, kendisini ülkeden çıkarmıştır. Hindistan’dan ayrılarak Avrupa’ya gelen Cemaleddin, faaliyetlerini sırasıyla Londra ve Paris’te sürdürmüştür. Ernest Renan, Georges Clemencau, Lord Salisbury, Randolph Churchill ve Wilfrid Blunt ile arkadaşlık ettiği söylenir. Ölümünden önce Victor Hugo da elini sıkmayı başarmıştır. Devrimci bir ruha sahip Rochefort da bu ıslahatçı ve ihtilalci adamla, “gerçek bir aziz” olan bu özgürlük savaşçısıyla tanışma şerefine nail olmuştur; anılarında ona yer ayırmayı düşünmektedir.  

Rochefort, Madeleine yakınlarındaki Seze sokağında, bir otelin son katında küçük bir oda tutan Cemaleddin’i ziyaret ettiğini de ekler. Hindistan ve Arabistan’a balyalarla gönderdiği gazetelerde yayımlanan yazılarını burada yazmaktadır. Seyyid Cemaleddin, Rochefort’a birkaç kitap gösterir ki bunların arasında muhteşem minyatürlerle süslenen Hayyam’ın o meşhur eseri de vardır. Kitabın adının Semerkant Elyazması olduğunu, Hayyam’ın kendi yazdığı dörtlükleri içerdiğini, kenarına da tarih düşüldüğünü öğrenir. Cemaleddin, Elyazması’nın hangi yoldan eline geçtiğini de anlatır. Rochefort, şöyle devam eder:

 “O gece, daha çok Sudan’dan söz ettik. Sonra o Elyazması’nı bir daha görmedim. Ama var olduğuna tanıklık edebilirim. Yine de kaybolmuş olmasından korkuyorum. Arkadaşımın elinde ne varsa yakılıp yıkıldı ya da dağıtıldı.” 

İran’da isyan ve Şah’ın öldürülmesi 

Benjamin O. Lesage, “Hayyam’ın kitabı da mı?” diye merakla sorunca, konunun siyak ve sibakına atıflar içeren uzun bir izah dinler. Bu, bir yünüyle, 19. yüzyıl sonlarındaki İran’ın da özeti gibidir: Şah, 1889’da bir sergi için Avrupa’ya geldiğinde, Cemaleddin’e “kafirler arasında ömür tüketeceğine, İran’a dönmesi”ni önerir. Ona, önemli bir görev vereceğini söyler. Öneriye sıcak bakan Cemaleddin, şartlarını sıralar. Bir Anayasa hazırlanarak seçimlere gidilmeli, medeni ülkelerde olduğu gibi yasa karşısında herkes eşit sayılmalı ve yabancı devletlere verilen aşırı tavizler kaldırılmalıdır. Bu taviz meselesi önemlidir zira ülke, kurtların üşüştüğü bir ağıla dönmüştür. İran’da yol yapma tekelini ellerinde tutan Ruslar, şimdi de askeri eğitimi üstlenmiş, bu amaçla bir Kazak Tugayı kurmuşlardır. Bu, İran ordusunun en iyi donatılmış tugayıdır ve doğrudan Çar’ın komutanlarından emir almaktadır. Diğer taraftan İngilizler, bütün madenlerin ve ormanların işletme hakkını almışlar, ayrıca banka sistemini de tamamıyla ellerine geçirmişlerdir. Avusturyalılara gelince, onlar da Posta İdaresi’ne el koymuşlardır. Cemaleddin, Şah’tan mutlakiyetçiliğe son vermesini ve yabancılara üleştirilen tavizleri kaldırmasını isterken, bu taleplerinin reddedileceğinden neredeyse emindir. Fakat Şah onu şaşırtır. Ülkeyi modernleştirmekte kararlı olduğunu ve bütün şartlarını kabul ettiğini söyler.  

Cemaleddin, İran’a gider. Hükümdar, ilk zamanlar, kendisine “haremindeki kadınları sunacak kadar” yakınlık gösterir fakat reformlar askıda kalır. Bir Anayasa mı? Din adamları kendisine bunun “Tanrı Yasası”na karşı çıkmak olduğunu söylerler. Seçimler mi? Saraylılar, mutlak otoritesinin sarsılmasına izin vermesi durumunda, Şah’ın sonunun XVI. Louis’ye benzeyeceğini iddia ederler. Yabancılara verilen ödünler mi? Olanları kaldırmak bir yana, hep para sıkıntısı çekildiği için yeni ödünler vermek zorunda kalırlar. Bir İngiliz şirketine, on beş bin sterline karşılık, İran’ın tütün tekeli verilir. Şirketin yalnız dış satım değil iç satım hakkı da vardır üstelik. Kadın, erkek, çocuk, herkesin nargile içtiği ülkede bu, pek karlı bir iştir. Bu sonuncu haber, Tahran’da resmen açıklanmadan önce, el altından dağıtılan el ilanları ile duyurulur ve Şah’ın bu kararından vazgeçmesi istenir. Hatta hükümdarın yatak odasına bile bu bildirilerden biri konur. Bunları yazdıran kişinin Cemaleddin olduğunu söyleyenler vardır.  

Kaygılanan Cemaleddin, pasif direnişe geçmeye karar verir. İran’da adettir; bir insan, özgürlüğünden ya da hayatından endişelendiği vakit, Tahran dolaylarındaki eski türbelerden birine sığınır. Cemaleddin de bu çareye başvurur ve bu hareketiyle kitleleri harekete geçirmiş olur. Binlerce kişi, İran’ın dört bir bucağından, onu görüp dinlemek için yollara düşer. Bunun üzerine büyük bir öfkeye kapılan Şah da kendisinin türbeden zorla çıkarılmasını emreder. Aslında bu hainliği yapmadan önce çok düşünür ancak devreye sadrazamı girer; Cemaleddin’in, türbenin dokunulmazlığından yararlanma hakkına sahip olmadığını ileri sürerek Şah’ı etkiler. Askerler bu önemli türbeye silahlarıyla girerler. Ziyaretçiler arasından kendilerine bir yol açarak Cemaleddin’i yakalarlar. Bir vakit İran’a gelmesi için yalvardıkları adamı, nesi varsa soyup yarı çıplak halde sınıra kadar sürüklerler. Heyhat! İşte tam o gün, o türbede, Semerkant Elyazması da Şah’ın askerlerinin çizmeleri altında kaybolur.  

Bundan sonrası, dünyanın birçok bölgesinde, en azından gazetelere bakan birçok insanın işittiği gelişmelerdir. Benjamin O. Lesage da Amerikan basınının bu olay üzerinde durduğunu hatırlamaktadır. Cemaleddin’e kulak veren Şiilerin Baş İmamı “Tütün içen her kişi, Mehdi’ye karşı çıkmış sayılır.” diye fetva verince ortalık karışır. İran’da sigara içen tek bir kişi bile kalmaz. Nargileler kırılır, tütün dükkanları kapanır. Şah’ın karıları bile emre harfiyen uyarlar. Şah, gönderdiği mektupta Baş İmam’ı, ilginçtir ki “Tütünü yasaklamakla Müslümanların sağlığı ile oynuyorsun.” diye suçlar. Fakat boykot daha da sertleşir. İnsanlar aynı zamanda sokaklar çıkmaya başlar; Tahran, Tebriz, İsfahan gibi büyük şehirlerde gösteriler yapılır. 

İstanbul’da, göz hapsinde 

Konuyla ilgilenenler bilir; Cemaleddin Afgani’nin İstanbul’a gelişi hakkında farklı rivayet ve iddialar vardır. Fakat bu aktarımların hepsinde de zorda kalmanın yol açtığı farklı bir arayış ile yeni bir umudu filizlendirme isteği öne çıkar. Kurt, zorlu bir kışı atlatmış, yediği ayazı unutmamış fakat uslanmayı da düşünmemiştir. Bütün tehdit ve sınırlandırmalara rağmen ideallerinden vazgeçmemekte; hiç değilse bir gözünü, kulağını ve ayağını yeryüzünün muhtelif yerlerinde dolaştırmaktadır. 

Benjamin, kendisi de Cemaleddin gibi fırtınalı bir hayat süren ve bunları uzun uzadıya konuşma ihtiyacı duyduğunu belli eden Rochefort’a “Şimdi orada mı?” diye sorduğunda şu cevabı alır: 

- Evet. Çok hüzünlü olduğu söyleniyor. Sultan ona bir konak tahsis etmiş. Orada dostlarını ve müritlerini kabul ediyormuş. Ama ülkeden çıkması yasakmış. Sıkı göz hapsinde tutuluyormuş. 

Afgani, İstanbul’a daha önce de gelmiştir. TDV İslam Ansiklopedisi’ne “Efgani, Cemaleddin” maddesini yazan Hayreddin Karaman’a kulak verelim: “1870 yılının başlarında Mısır’a giden Efgani burada kırk gün kadar kaldıktan sonra Hicaz’a gitme fikrinden vazgeçerek -muhtemelen Sultan Abdülaziz’den aldığı bir davet üzerine- İstanbul’a hareket etti. Henüz İstanbul’a varmadan şöhreti yayıldığından burada itibar gördü; alimler, yazarlar ve gençler onun sohbetlerine katıldılar. Sadrazam Ali Paşa kendisini ziyaret etti; ayrıca Fuad Paşa, Saffet Paşa, Münif Efendi ve Hoca Tahsin Efendi ile münasebet kurdu.” 

Sultan 2. Abdulhamid

Çıkan bazı tartışma, yanlış anlama, iftira ve tehditler üzerine İstanbul’dan ayrılan Cemaleddin Afgani’nin, 1870’li yıllardan itibaren, Sultan Abdülaziz’in dışında II. Abdülhamid’e yaklaşmak için vesileler aradığı da çeşitli kaynaklarda zikredilmektedir. Kimi alanlarda, onun fikir ve siyasetiyle örtüşen açıklamalar yapmış, 1880’den önce kendisine mektup yazarak İslam birliği davasını gerçekleştirmek üzere yardım vaadinde bulunmuştur. Sultan Abdülhamid de Afgani’nin ününü, etkisini ve kabiliyetlerini göz önüne alarak ondan yararlanabileceğini düşünmüştür. Nihayetinde Londra Sefiri Rüstem Paşa aracılığı ile İstanbul’a davet edilmiş; birincisinde mazeret beyan ettiyse de ikinci davete icabet ederek İstanbul’a ikinci kez gelmiştir. İyi karşılanmış; kendisine Teşvikiye’de bir ev ve araba verilmiş, maaş bağlanmıştır. Ayrıca saraydan bir kızla evlendirilmek istenmişse de kendisi kabul etmemiştir. Afgani kısa zamanda yeni bir çevre edinmiş; alimlerin, ediplerin, siyasilerin meclislerinde el üstünde tutulmuş, bilhassa ramazan gecelerinde sahura kadar süren sohbetlere katılmıştır. Bu arada Abdülhamid’in isteğiyle Müslümanların birliği ve Şii-Sünni yakınlaşması konusunda rapor hazırlamıştır. İttihad-ı İslam’ı teşvik eden mektuplar yazdırmıştır. 600’ü bulan bu mektuplara 200 kadar cevap gelmiştir. Ancak Hindistan ve Afganistan’a yönelik faaliyetlerden rahatsız olan İngilizlerin Sultan’a baskıları, Jön Türklerin kendisiyle teması, jurnaller, İran Şahı’nın öldürülmesiyle ilgili ithamlar, Abdülhamid’in Şiilikle itham edilme korkusu gibi nedenler bu çalışmaları olumsuz etkilemiştir. Sultan onunla ilişkisini azaltmış; kendisine sıkı bir göz hapsi uygulanmış ve ülkeden ayrılma isteğini geri çevirmiştir. Bununla birlikte Şah’ın katlinden sonra İran’ın, kendi tebaasından olduğunu ileri sürerek onu ısrarla istemesine de olumlu cevap vermemiştir. Hatıralara göre Sultan Abdülhamid, Afgani ile iş birliğine devam edememiş olsa da hayatının sonuna kadar onu korumuş, takdir etmiş ve kendisini “ictihad sahibi büyük alim” olarak görmüştür. 

Maalouf, romanın anlatıcı kahramanı Benjamin’i, Fransız Rochefort aracılığıyla uyandırıp malumata boğduktan sonra, ziyaret için Paris’ten İstanbul’a taşır. Tasvirine “Sadrazam konağının yanı başında, Yıldız sırtlarında ahşap bir saray.” sözleriyle devam etse de öncesinde “kapıları ardına kadar açık muhteşem hapishane” olarak niteler Cemaleddin’in kaldığı yeri. Paris’ten İstanbul’a yetmiş iki saat süren ve üç imparatorluk toprağından geçen bir yolculukla varan Benjamin; elyazması bir kitaba ulaşmak için Doğu’nun kargaşasına dalıvermiştir.  

Hayyam’ın Rubaiyat’ının seyahati 

Seyyid Cemaleddin, Rochefort’un bir mektubunu da yanında taşıyan Amerikalı misafirini kabul eder. Atlattığı onca badireye rağmen hala fazlasıyla enerjik ve konuşkandır. Benjamin geliş nedenini, Elyazması’na duyduğu ilgiyi belirtince Cemaleddin de Rubaiyat hakkında son yıllarda yayımlanan yazılardan söz eder, şiirler okur, -bize pek makul ve muvafık gelmese de- kendini bazı yönlerden Hayyam’la özdeşleştirir. Rubaiyat, bu görüşmeden 14 yıl önce, Hindistan’dayken eline geçmiştir. Kitabı, ziyaretine gelen genç bir Acem getirmiş, kendisini de şöyle takdim etmiştir: “Mirza Rıza, Kirmanlı, Tahran Çarşısı’nda eski bir tacir, hizmetkarınız!” 

Cemaleddin bu paha biçilmez eseri Amerika’ya, İngiltere’ye, Fransa’ya, Almanya’ya, Rusya’ya, en sonunda da İran’a giderken hep yanında götürmüştür. Fakat kitap Şeyh Abdülazim Türbesi’ndeki o meşhur arbede ve derdest sırasında kaybolmuştur. Sözü edilen Mirza, Cemaleddin tutuklanırken kitabı elinden alan askeri bulmak için uğraşmaktadır. Bunu öğrenen Benjamin, İran’a gitmeye karar verir. Ertesi gün konağa tekrar geldiğinde, Cemaleddin ona (biri Bakü’deki konsolosa, ikincisi Cemaleddin’in Mehdi olduğunu haykırıp duran Mirza Rıza’ya, üçüncüsü de İran’daki isyanı örgütleyecek kişilerden asil ve zengin Fazıl’a) üç mektup verir. İran’da Ömer adını kullanmama tavsiyesi de alan Benjamin, bir gün önce salonda karşılaştığı genç kadının Şah’ın torunu Prenses Şirin olduğunu da öğrenerek yola çıkar.  

Yolda ve İran’da birçok tehlike atlatan, Şah’ın ölümüne tanık olan, günlerce saklanıp kovalanan Benjamin, İstanbul’a dönüp Cemaleddin’i tekrar ziyaret eder. Şah’ın ölümünde adı geçtiği için artık büsbütün kuşatılan Cemaleddin de bu arada vasiyetini yazmıştır, metni ona okutur. Bu esnada şunları söyler: 

“… Yaklaşan ölümden korkmuyorum. Tek üzüntüm, ektiğim tohumların yeşerdiğini görmemektir. Zulüm, Doğu halklarını ezmekte devam ediyor. Yobazlık, özgürlüğün sesini boğuyor. Eğer tohumlarımı çorak saray toprağı yerine verimli halk toprağına ekseydim, belki daha iyi sonuç alırdım.” 

Benjamin, ABD’ye, Annapolis’ye döndükten birkaç ay sonra, son ziyaretinde kanser olduğunu söyleyen Cemaleddin’in öldüğünü öğrenir. Prenses Şirin de ona mektup yazarak duygu ve düşüncelerini aktarır. Bu arada kitabın da kendisinde olduğunu söyleyerek onu İran’a davet eder. Aşkla, isyanla, direnişle, eziyetle, kaygıyla, kargaşayla aynı anda sarmaş dolaş olan macera, adı ve mücadele ruhu ara sıra hatırlansa da artık Seyyid Cemaleddin olmadan devam edecektir.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.