Savaşların en trajik vakıalarından biri şüphesiz ki esarettir. Dünya tarihine baktığımızda esirlerin statüsü, insani düzeyde gelişerek uluslararası düzeyde hukuki olarak tarif edilip devletlerce kabul gören bir seviyeye gelmiştir. İlk çağlarda esirlerin herhangi bir statüsü bulunmayıp ele geçirilenler genellikle işkence ve ölümle cezalandırılmışlardır. İlerleyen dönemlerde ise bunlar bir işgücü kaynağı olarak görülmüş ve köle olarak satılmışlardır.

Esirlerle ilgili Paris (1856), ve Brüksel (1874) Deklarasyonları ile önemli adımlar atılmış, 1899 ve 1907’de Lahey Konferanslarında esirlere uygulanacak muamelelerle ilgili sözleşme kabul edilmiştir. Osmanlı Devleti de bu sözleşmeye uymuştur. Buna rağmen esirlere türlü işkence ve eziyetlerde bulunarak insan onuruna yakışmayacak şekilde hukuka aykırı hareket eden çok fazla devlet olmuştur. Bu aşırılıkları maalesef günümüzde dahi müşahede etmekteyiz. 
Osmanlı Devleti’nde 19. yüzyıla kadar esir hakları İslam hukukuna bağlı kalınarak fetva ve kanunnamelerle belirlenmiştir. 

Esir, köle yerine de kullanılan bir kelime olduğundan bunun ayrımını yapmak için harp esiri tabiri daha yaygın olarak kullanılmıştır. Köle statüsündeki esirliğin kati surette yasaklanmasının ardından esir kelimesi, doğrudan savaş tutsaklarını ifade eder hale gelmiştir. Devlet, harp esirlerine başlangıçta İslam hukukuna, sonrasında ise belirlenen mevzuata göre muamelede bulunuyor olsa da her dönem devletin esirlere (üsera) karşı tutumunu merhamet, şefkat ve insan onuruna verilen önem şekillendirmiştir.

Esirler her savaştan sonra acı bir gerçeklik olarak devletlerin gündemine gelmiştir. Onların idaresi ve bakımı ise ayrı bir organizasyonu zorunlu kılmıştır. Bir anlamda savunmasız halde olan kişilere yönelik muamele, bir devletin medeniyet ve insanlık ölçütünde turnusol mahiyetindedir. 

Haydarpaşa Hastanesi’nde tedavi gören Yunan esirler
1897



Örneğin, 1897 yılında yapılan Osmanlı – Yunan savaşında esir alınan Yunan askerlerle ilgili yapılan yazışma ve fotoğraflardan Osmanlı Devleti’nin esirlere nasıl davrandığına dair detaylar öğrenilebilmektedir. 2 Mayıs 1897 tarihli yazıda İstanbul’a gelecek Yunanlı esirlere iyi bir şekilde davranılması ve Selimiye Kışlasında misafir edilmeleri emredilmektedir.  

19 Mayıs 1897’de Yıldız Sarayı’ndan Osmanlı Başkumandanlığına gönderilen yazıda ise Dersaadet’teki (İstanbul) Yunan esirlerin kendilerine gösterilen insani muameleden ve paralarının muhafaza edilmesinden dolayı çok memnun oldukları belirtilerek bu muameleye gazetelerde yayımlatacakları bir teşekkürname ile karşılık vermeyi istedikleri ifade edilmiştir. Aynı yazıda esirlerin bulundukları mahal civarında beşer altışar kişilik küçük gruplar halinde dolaştırılması ve talep ettikleri papazın ise civardaki bir Rum kilisesinden gönderilmesi hususunun Padişah tarafından onaylandığı bilgisi verilmiştir. Bu savaşta Osmanlı’ya esir düşen Yunan askerlerinden yaralı olanlar da hastanelerde büyük bir özenle tedavi edilmiştir.

I. Dünya Savaşı’na çok fazla devletin girmiş olması farklı milletlerden savaş esirlerinin alınmasına yol açmıştır. Bu savaştaki esirlerin varlığı ve durumlarıyla ilgili arşivimizde çok fazla kayıt dikkat çekmektedir. Fransa Osmanlı ordusuna esir düşen askerlerinin sağlığından endişe duymuş ve bu durumu Osmanlı Hariciyesine (Dışişleri Bakanlığı) iletmiştir. Bu esirlerle ilgili Başkumandanlıktan 26 Şubat 1917 tarihinde Dışişlerine gönderilen cevabi yazıda sadeleştirdiğim şu ifadelere yer verilmiştir: 


“Bildirilen Fransız esirleri Anadolu’nun ormanı, temiz havası ve iyi sularıyla bilinen Toros mıntıkasındadır. Burada Fransız esirlerinden başka Rus, İngiliz ve Rumen esirleriyle Osmanlı askeri de bulunmaktadır. Orada herhangi bir hastalığın bulunmadığı ve esirlerin sağlıklarının iyi durumda olduğu gelen sıhhiye raporlarından görülmektedir. İaşe ve ikamet hususunda ise Osmanlı askeri ile esirler arasında hiçbir ayrım yapılmamaktadır. Bu yüzden Fransız esirlerin uygun olmayan sıhhi koşullara maruz bırakıldıkları ve sağlıklarının kötü olduğuna yönelik iddia ve söylentiler asılsızdır.” 


Osmanlı Ordusu Başkumandanlığının Dahiliye Nezaretine gönderdiği 9 Ağustos 1917 tarihli yazıda Bursa’daki Hintli esirlerle ilgili verilen malumatta “adeta taht-ı nezarette bir misafir gibi muameleye tabi tutulmakta oldukları maruzdur” ifadesi yer almaktadır. Buna benzer şekilde esirlerin sadece bir mahalde tutulması değil, onlara bir anlamda misafir gibi davranılmasına yönelik ihtarların bulunduğu pek çok arşiv kaydı mevcuttur. 

Osmanlı Devleti’nin elinde bulunan İtilaf devletlerine mensup savaş esirlerine uluslararası mevzuata ve kendi kültürel değerlerine göre vicdani ve ahlaki hassasiyetle davranmasına rağmen bu konu İtilaf Devletlerince dezenformasyon yapıldığı bir alana da dönüşmüştür. Osmanlı idaresi bu durumun önüne geçebilmek için adımlar atmıştır. Örneğin Osmanlı ülkesindeki İngiliz esirlerine iyi bakılmadığı yönündeki Social Demokraten isimli gazetede asılsız ve kasıtlı olarak yapılan habere ve bu minvaldeki girişimlere karşı 5 Kasım 1917’de Osmanlı Dışişleri tarafından Anadolu’daki farklı garnizonlardan esirlerin muhtelif vaziyetlerine ait çekilen fotoğraflara yenileri eklenerek bunların müttefik ve bilhassa tarafsız ülkelerdeki gazetelerde yayımlatılacağı bildirilmiştir. 

Bunun yanı sıra İtilaf Devletleri saflarında Osmanlı’ya karşı savaşırken esir düşen Müslüman esirlerden Osmanlı tebaasına geçenler de olmuştur.  Bu konuda, 24 Ekim 1917’de Ankara’da bulunan Üsera-yı İslamiye’den (Müslüman esirler) yedi neferin padişah kararıyla Osmanlı tebaasına kabul edildiğinden bunlarla ilgili prosedürlerin tamamlanması istenmiştir.

Diğer taraftan İtilaf Devletlerine esir düşen Osmanlı askerleri için tam da aynı standartların uygulanmadığı görülmektedir. 9 Ekim 1919’da 15. Kolordu Kumandanı Kazım Karabekir Paşa tarafından Harbiye Nezaretine gönderilen raporda Irak’tan esaretten dönen Osmanlı subaylarının ifadelerine yer verilmiştir. Raporda Osmanlı esirleri hakkında; 

-    Daima kızgın kumlar ortasında veya rutubetli yerlerde kurulan çadırlarda ikamet ettirildikleri ve bakımsızlıktan dolayı hastalandıkları,
-    Rütbelerine aldırılış edilmeden fiziki müdahaleye ve angaryaya maruz bırakıldıkları, 
-    Bataklıkların kurutulması için uygun olmayan ortamlarda çalıştırıldıkları,
-    Üç subaya erzak olarak bir havuç, bir iki kokmuş soğan, küflenmiş çorbalık konserve ile bir kaşık reçel verildiği,
-    Çekilen cefa ve sıkıntılara İngiliz askerler tarafından asla aldırış edilmediği bilgileri yer almaktadır.

Raporda esirlerin maruz kaldığı durumlar söz konusu dönemde cari olan uluslararası mevzuata tamamen aykırıdır. Bununla birlikte İtilaf Devletlerinin keyfi uygulama ve ihlallerinin olduğu çok fazla kayıt mevcuttur. Görüldüğü üzere Osmanlı Devleti’nin esirlere uyguladığı muamele ile kendi esirlerinin maruz kaldığı durum maalesef birbirinden çok uzaktır. Belgeler bize gösteriyor ki devletlerin esirlere yönelik tutumlarını uluslararası angajmanlardan ziyade medeniyet ve insaniyet telakkisi belirlemektedir.