1960’lı yıllarda “Kahrolsun Oligarşi!” sloganını yürürlüğe sokanlar, Küba ve Latin Amerika modellerinden etkilendikleri için uysa da uymasa da kopyala-yapıştır, memlekette Amerika’yla benzer sosyo ekonomik yapı modellerinin olduğunu varsayıyorlardı. Halbuki ne oligarklar ne de latifundiyalara benzer işletmeler söz konusuydu bu coğrafyada. 

Yaşamdan değil de doktrinden beslendiğinizde siyaseten de yanlış ve çıkmaz sokaklara girmeniz kaçınılmaz oluyor. Batista rejimi, Castro ve arkadaşlarını bir afla serbest bırakırken, 12 Mart rejiminin nasıl bir sıfırlama ve balyoz operasyonuna yöneldiğini unutanlar, THKPC’nin 10 kurucusundan biri olan Bingöl Erdumlu’nun Altıncı Suit kitabına göz atabilirler. Politikleşmiş askerî savaş stratejisi yaklaşımının sübjektivizmi ve yanlışlığını içerden eleştiren ve toplumsal bağların zayıflığına işaret eden bu nehir söyleşinin uzun süre yayınevleri tarafından sansüre uğratılarak basılmasının reddedilmesi tesadüf değil. Bu berbat hâller, asıl devrimciliğin araziye uymak değil, kendi mahallesindeki şeytanı taşlamaktan geçtiğini bir kere daha kanıtlamış oldu. 

68’in 50’nci yıl değerlendirmesinin yapıldığı “Hayalin Gücü İktidara” etkinliğinde birlikte olduğumuz Regiy Debray, Devrimde Devrim kitabının Küba özelinde bir değerlendirme olduğunu, tüm dünyada devrim modeli gibi değerlendirilmesinin kendisini çok şaşırttığını anlatmıştı.  

Uzun süre Türkiye’de toprak devrimi meselesini öncelikli konu hâline getiren Milli Demokratik Devrimciler (MDD), kırsalda toplumsal bir hareketliliğin olmamasını bilinç eksikliklerine falan bağlamışlardı. Yayınevleri, çevirilerde Lenin’in demokratik devrim ifadelerinin başına “milli” sözcüğünü koyarak dünyanın hiçbir yerinde olmayan yapay bir terminoloji tartışması yaratarak siyasi kutuplaşmaları büyüttüler ve yabani ot gübrelemeyi marifet bildiler. Halbuki 1915’te Hıristiyan yurttaşların tehciriyle oluşan atıl ve bakir toprakların varlığının sonuçlarını bu eksende değerlendirebilselerdi, belki meselenin köylülüğün vasıflarıyla ilgisi olmadığını anlarlardı. Yön ve Devrim gazetesi çizgisinin ulusalcı, kavmiyetçi, Baasçı politik yönelimi, bugün de etkinliğini maalesef ikinci el Stalinist partiler üzerinden sürdürebiliyor. 

1968’de CIA’nin Türkiye şefi Duane Clarridge, isim vermeden, yaptıkları esas mesainin fikrî koordinatları değiştirmeye yönelik olduğunu A Spy for all Seasons kitabında detaylarıyla anlatıyordu. Özgür düşündüğünüzü zannedip, hep başkalarının sizden istediği şekilde düşünmeye başladığınız anda artık iş işten geçmiş oluyor. 

Ama bu uzun parantezi açarken, benim bahsetmek istediğim oligarşi bu değil zaten! Eski sosyalist olup sonradan faşizme kayan Roberto Michels’in oligarşinin tunç kanunu. Galiba asıl bu oligarşiden kurtulmamız gerekiyor. Nasılsa sosyal alanlardaki kanunlar, tabiat kanunları değil beşeri kurgular.  

Siyasi yapıların eleştirisi ve seçmenin tavrı 

Seçimlere az bir zaman kala, 12 Eylül rejimi ürünü siyasi partilerimiz merkezî, hiyerarşik, lider hegemonyasına dayanan yapılarıyla adeta Roberto Michels’e sadakatlarını sürdürüyorlar. Şükrü Hanioğlu’nun saptamasıyla, “içselleştirilmiş oryantalizm” her alanda hükmünü sürdürebiliyor. 

Seçimlere üç vakit kala, parti merkezleri önseçim alerjilerini sürdürerek siyasi alanı tarumar ettiler. Bu patriarkal kültürün ürettiği yapısal sorunları hemen aşabilmek mümkün değil, ama hiç değilse vakanın adını koymakta fayda var. 

Japonlar’ın, “Güneşe tapılan bir ülkede ısı kanunları tartışılmaz” demesi doğal, ama bizim coğrafyada tapınma alanları, siyasi partilerden siyasi doktrinlere o kadar geniş bir yelpazede ki, arka planlarını analiz edebilmek bile kolay olmayabiliyor. Cemaat ya da seküler klan içi temrinler ve tekrarlarla, egemenlik alanları kendini yeniden üretebiliyor. 

Ya seçmen ne yapacak? Gelen ağam giden paşam diye kabın rengini mi alacak? Sanmıyorum. “Yeter artık” tepkisinin ve siyasete yabancılaşmanın yaygınlaştığını gözlemliyorum. Yurttaşlarımız şehrin sakinleri olarak siyasetin sahibi değil de taşıyıcı annesi muamelesini hak etmediklerini düşünüyorlar. Asıl değişimin, değişmezleri değişim gibi sunan tutuculuğun alaşağı edilmesiyle gerçekleşme olasılığı yüksek.  

Jeolojik depremden daha güçlü bir siyasal depremin geldiğini görmek zor değil, at gözlüğü takmıyorsak eğer. Dolap beygirleri gibi, bu at gözlükleri ile ilerlediğini sanarak aynı yönde biteviye dönüp durmak sözkonusu. 

Öğrenciye “Üçgenin iç açılarının toplamı nedir?” diye sorsanız yanıtı bilemeyince “üçgenine göre değişir” diyebilir mi? Yani Partiye, duruma göre değişmeyen temel etik değerlerin pusula olabilmesi de önemli. 

Ancak sürü içgüdüsüne dayalı davranışları aşarak vasatın hükümranlığından kurtulabiliriz. İkon kırıcılık olumlu bir adım, ama yerine yeni bir şey koyabilmek şartıyla, yoksa vandalizmden olumlu bir şey çıkmaz. 

Geçtiğimiz yüzyılın parti formatı da belki artık geride kaldı. Aristokrasiye karşı burjuvazinin parti icadına belki yeterli alternatif sunulamadı, ama bu yapılar büyük ölçüde misyonunu tamamlamış görünüyorlar. 

Konu merkezli partiler daha ilgi çekici olabiliyor, Avrupa’da kurulan Korsan Parti, Hayvan Partisi gibi yeni açılımlar oldu, ama ne kadar kitleselleşiyor belli değil.  Siyaset bilimindeki M. Duverger’nin kadro/kitle partisi ayrımları da aşıldı artık. Kitle partileri kadrolara sahipken, kadro partilerinin kitlesi yaygınlaştı, iç içe geçtiler. 

Sovyet sonrası toplumlarda oluşan sivil, yatay platformlar da yerini parti formatlarına devretti ve siyasi çürüme başladı. Küreselleşmeye karşı oluşan Dünya, Avrupa sosyal formları gibi yapılar kendilerini üreterek süreklilik sağlayamadılar. Küresel hiyerarşik yapıların hızlı karar alabilme avantajları karşısında, toplanıp bir süre sonra dağılan yatay yapılar, etkin bir karşı güçten ziyade, vicdanî, anlık tepkiler olarak kaldılar. 

Bürokratik sosyalizm deneylerinin iflasından sonra Yeşiller gibi alternatif siyasi hareketler, “parti olmayan parti” gibi esnek siyasi yapılarla, rotasyon, kota gibi uygulamalarla yeni açılımlar getirdiler, ama bir süre sonra ekolojik partiler dışındaki yapılar da benzer açılımları benimseyince, kendi başlarına ilginç olmaktan çıktılar. 

Sosyal hareketleri siyasete açan hareket partileri deneyimleri de henüz yeterince yaygınlık kazanamadı. Türkiye’de ÖDP benzeri deneyimlerin siyasi klik ve şef kültürü üzerinden direnişle karşılanması üzerine, yerini bir dizi partiküle bırakıverdi.  

Siyasi ideallerin değişimi ve karşı hegemonya  

Dünyadaki politik devrimlerin toplumsal dönüşümlere evrilmemesi, çoğunda, satrançtaki atın hareketleri gibi gelgitlere, geri dönüşlere ve restorasyonlara yol açtı. Zihniyet devrimlerinin Çin’deki rakip klikleri tasfiyeye yönelik kültür devrimlerinin kabusla sonuçlanması, 68 kuşağının en büyük hayal kırıklığına dönüştü. 68 kuşağının en tipik özelliği de geleceğe olan inancıydı, o gelecek geldiğinde de geçmiş nostaljisine dönüşmesi hüzünlü oldu. Eski güzel günlerin anıları, o günlerin reddiyesi üzerine farklı bir gelecek tahayyülü hedefini unutturabildi. 

Sağ partilerin kendini sağ, kapitalist, burjuva gibi tanımlamalara ihtiyaç duymaması, kendi değerlerini anonimleştirmeyle ilgiliyken, sol partilerin ne kadar “devrimci, işçici, proleter” olduğunu kanıtlamaya yönelik ifadelerle kendini ayrıştırmaya yeltenmesi, neden bir karşı hegemonya kurulamadığının da işareti. 

60’lı yıllarda sistem karşıtı, kapitalizm aleyhtarı, Bağlantısızlar Hareketi, Üçüncü Yol eğilimleri yaygınken, bugün neredeyse sistem dışına düşmemeye çabalamak, durumun nasıl farklılaştığını da özetliyor. 

Günümüzde sistemin özelliği zaten dışının olmaması hâline dönüştü. Sistemi, dışına çıkarak değil içinden dönüştürme gayreti ön plana çıktı. 

İsveç Sol Partisi uluslararası ilişkiler sorumlusu, bir sohbetimizde, teknedeki şeytanı dışardan beddua ederek kovmak yerine, tekneye çıkarak, şeytanı tekneden devirmenin mümkün olduğunu, yerel bir atasözüyle, “teknedeki şeytanı devirmek için tekneye çıkmak gerekir” diyerek durumu güzel özetlemişti. 

Koşulların insanı şekillendirmesine teslim olmak yerine koşulları insanca şekillendirmek mümkün olmalı. Teslimiyetçiliğin adı gerçekçilik olmamalı. 

Siyasetin sonu, hayatın sonu anlamına geliyor. İnsan hâllerinin yaratıcılığına güvenmek zorundayız. Geleneksel siyasetin son kullanım tarihi geçti. Hokkayla yazı yazan kuşaklar, hâlâ dijital devrimin çocuklarının hayatına yön vermemeli. Dünyada siyasette en iyi yönetimi aramaktan vazgeçtik, en az zararı veren yönetime kavuşmak bile önemli hâle geldi. Kriz zamanları, yeni arayışlara kulak verenlerin ve yüreklerin en açık olduğu zamanlar oluyor. Egemen siyaset anlayışı tepeden siyasete dayanıyor. Siyasetin alanı daraldıkça toplumla ilişkisi kopuyor. Sorunların çözümünde toplumu dışta tutan bir siyaset anlayışının kabul edilebilir bir yanı yok artık. Siyaset yaşamdan koptuğunda yaşamlarımızı siyasallaştırmak gerekiyor. Tepeden siyaset halkın tepelenmesiyle sonuçlanıyorsa, o zaman toplumun gıyabında toplumu idare etme düşkünlüğü bütün sorunları kronikleştirebiliyor. 

Unutmayalım, en kötü kölelik gönüllü köleliktir. Ezenlerin gözüyle bakarak ezilenlerin sorunlarını çözemeyiz. Siyaset, toplumdaki potansiyel enerjiyi kinetik enerjiye dönüştürebiliyorsa anlamlıdır. Toplumların talepleri siyaseti şekillendirdikçe yetkinliğe ulaşılır. Egemen sisteme onun ideolojisiyle karşı çıkılamaz. O yüzden artık şimdi anlam dünyalarımızı güncelleme ve zenginleştirme zamanıdır.(*)

(*) Ufuk Uras, İdeolojilerin Sonu mu? Söylem ve Eylem Üzerine Eleştirel Bir Yaklaşım, (Marksist Araştırmaları Destek Ödülü), Chiviyazıları, 7. Baskı, s.16–23.