İnsani Müdahale, Kitlesel Katliamlar ve Müslüman Büyük Güç Eksikliği

Şener Aktürk
Dünya siyasetinde “Müslüman büyük güç” eksikliği olduğunu belirten Prof. Dr. Şener Aktürk, Müslümanlara yönelik katliamlara karşı neden insani müdahalelerin yapılmadığını Fokus+ için kaleme aldı.
İnsani Müdahale, Kitlesel Katliamlar ve Müslüman Büyük Güç Eksikliği
01 Temmuz 2024

Sadece son on yılda bile karşı karşıya kaldığımız etnik temizlik ve soykırıma varan insanlık suçları bu konuların maalesef güncelliğini koruduğunu gösteriyor. Myanmar’da fanatik Budist rahiplerin de teşviki ve tahrikiyle Rohingya (Arakan) Müslümanlarına karşı yapılanlar ABD dahil pek çok gözlemci tarafından soykırım olarak tanındı. İsrail’in halen devam eden Gazze’yi işgali sırasında Filistinlilere karşı işlediği savaş suçlarının soykırım olduğu iddiası Uluslararası Adalet Divanı’nın gündeminde. Rusya’nın halen devam eden Ukrayna’yı işgali sırasında işlediği savaş suçlarının soykırım olduğu dillendirildi ve bazı uzmanlar tarafından kabul gördü. Çin’in Doğu Türkistan’da bir milyon civarında Müslüman Uygur’u kamplarda zorla alıkoyması bazı açılardan soykırım olarak değerlendiriliyor. Rusya ve İran’ın işgali altındaki Suriye’de Esed yönetimin kimyasal silahlar da kullanarak, sivil halktan büyük çoğunluğu Sünni Müslüman yüzbinlerce insanı katletmesini ve on milyondan fazla insanı topraklarından sürmesini soykırım olarak değerlendiren gözlemciler mevcut. 

Burada kısaca özetlediğim güncel soykırım iddialarının odağındaki failler arasında Budist (Myanmar), komünist (Çin), Ortodoks (Rusya), Şii (İran) ve Yahudi (İsrail) devletler ve devlet dışı aktörler olsa da Ukraynalılar hariç (fakat Kırım Tatarları dahil) bu örneklerin tamamında mağdurların Sünni Müslümanlar olduğu gerçeği, uluslararası sistemde hangi kimlik grubunun hamisiz ve soykırıma karşı en korunmasız halde olduğunun bir göstergesi. Dolayısıyla güncel dünya siyasetinde sistematik katliamların mağdurlarını savunmak insani bir tavır olmanın yanı sıra fiilen neredeyse tamamı Müslüman olan toplulukları ve kişileri savunmak anlamına geliyor.  

 

İnsani müdahalenin kökenleri: Hristiyanları Osmanlı yönetiminden kurtarmak 

Bazıları soykırım olarak da tanımlanan böylesi sistematik katliamlar söz konusu olduğunda, yaklaşık iki yüzyıllık geçmişi olan “insani müdahale” kavramı ve seçeneği gündeme gelebiliyor. Fakat insani müdahale kavramının ve uygulamasının kökenlerine baktığımızda, aslında insani müdahalenin ortaya çıktığı tarihlerden itibaren belirgin bir şekilde “bazı insanların” hayatlarını kurtarmaya odaklandığını görüyoruz. 

Konu hakkında meşhur uluslararası akademik kitaplardan Gary Bass’ın Freedom’s Battle: The Origins of Humanitarian Intervention (Vintage Books, 2008) giriş ve sonuç bölümleri haricinde esasen üç vakaya odaklanan üç ana bölümden oluşuyor. Bu üç bölümün hangi “insani müdahale” vakalarına odaklandığını görünce, Osmanlı tarihine aşina bir okurun hangi siyasi ve dini kaygılarla insani müdahalelerin başladığını tahmin etmesi pek zor olmasa gerek.

İnsani müdahalenin tarihsel kökenlerini anlatan kitapta en detaylı olarak incelenen üç örnek de Osmanlı yönetiminde yaşayan belli Hristiyan azınlıkları kurtarmak amacıyla yapılan müdahaleler; Osmanlı yönetimindeki Yunanlar, Suriyeliler ve Bulgarları kurtarmak için Avrupa devletlerinin insani müdahaleleri. “Suriyeliler” tabirini görünce bazılarımızın aklına, İran ve Rusya işgalinin de desteğiyle yüz binlerce sivili katleden Esed yönetiminin göçe zorladığı, ezici çoğunluğu Sünni Müslüman olan milyonlarca Suriyeli muhacir gelebilir. Fakat elbette bahsedilen Suriyeliler onlar değil. 

 

Bass’ın kitabında Osmanlı yönetiminden kurtarılması için Fransa’nın insani müdahalesine layık olan Suriyeliler, Fransa’da da egemen mezhep olan Katolik Hristiyanlığa Suriye’de en yakın unsur olan Maruni Hristiyanlar başta olmak üzere Hristiyan Araplardı (sayfa 156-213). Hatta bu girişimin bayraktarlığını yapan Fransız imparatoru 3. Napolyon da insani müdahaleye hazırlanan askerlerine “bir zamanlar o topraklara Hz. İsa’nın flamasını taşıyan kahraman atalarına layık çocuklar” olduklarını söyleyerek doğrudan Haçlı seferleriyle bu insani müdahale arasında bağlantı kurmuş (sayfa 156). 

Birinci Dünya Savaşı sonunda tüm Suriye Fransız yönetimine girdikten sonra, Orta Doğu’da Hristiyan bir Arap devleti olsun diye Lübnan’ın kurulması ve Lübnan cumhurbaşkanının anayasal olarak Maruni Hristiyan olmasının şart koşulmuş olması da yüzyılı aşkın geçmişi olan bu insani müdahalenin sonuçlarından sayılabilir. Özetlemek gerekirse, insani müdahalenin siyasi tarihsel kökeninde, belli bir din ve mezhebin hamisi konumundaki bir büyük gücün, kendisine yakın din ve mezhepten insanlar soykırıma varan katliamlara uğradığında askeri ve siyasi müdahalede bulunması olduğunu görebiliyoruz. 

Uluslararası sistemde Müslüman büyük güç yokluğunun sonuçları 

Uluslararası sistemdeki “insani müdahale” kavramının ve uygulamasının kökeninde böylesine dini-mezhepsel bir tarafgirlik olduğunu bilirsek, günümüzde halen devam eden kitlesel katliamlarda mağdurların neden Sünni Müslümanlar olduğu ve neden herhangi bir büyük gücün bu mağdurları kurtarmak için “insani müdahale” girişiminde bulunmadığı biraz daha iyi anlaşılabilir. En basit şekilde söylemek gerekirse günümüzde uluslararası sistemde “büyük güç” (great power) sayılabilecek tek bir Müslüman devlet bile yok. “Her büyük din ve mezhepten büyük güç var mı ki Müslüman büyük güç olsun?” diye sorulabilir. Fakat bu sorunun cevabı da “evet”. 

Günümüzde Müslümanlıkla karşılaştırılabilir büyüklükteki tüm din ve mezheplerin çoğunlukta olduğu ve uluslararası sistemde “büyük güç” sayılabilecek en az bir devlet var. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), Ortodoks Hristiyan (Rusya), Katolik Hristiyan (Fransa), Protestan Hristiyan (ABD ve Birleşik Krallık) ve geleneksel olarak Budist/Konfüçyen olsa da resmen komünist (Çin) bir üyeden oluşuyor. Dünyadaki ekonomik ve siyasi güç dağılımında önemli payı olan ve her açıdan büyük güç sayılabilecek Hindistan BMGK üyesi değil fakat o da BRICS’in kurucu üyesi. Hindu çoğunluklu ve günümüzde açıkça Hindu dini milliyetçisi bir çizgiye kaymış olan Hindistan dünyanın en büyük nüfusu, en büyük ekonomilerinden birisi ve nükleer silahlarla donanmış ordusuyla hem Batı ittifakının hem de Rusya’nın yanına çekmeye çalıştığı bir büyük güç. Yine BRICS kurucu üyesi Katolik Brezilya veya G7 üyesi Şintoist Japonya dahi bir bakıma büyük güç sayılabilir. 

Özetle, bugünkü uluslararası sistemde Ortodoks, Katolik, Protestan, Budist/Konfüçyen, Hindu ve hatta Şintoist büyük güçler var ve dolayısıyla eğer bu din ve mezheplerden topluluklar soykırıma varan kitlesel katliamlara uğruyor olsalardı mağdurlara sahip çıkmak üzere bir “insani müdahale” için seferber olabilirlerdi. Bunun çok önemli ve büyük bir istisnası ise bizzat bu büyük devletlerden birinin giriştiği kitlesel katliamlar ki bu örneklerde hiçbir büyük devlet bir diğeriyle doğrudan savaşmak istemediği için müdahale ihtimali çok düşük. ABD’nin Boşnaklar ve Kosova Arnavutlarına destek için Yugoslavya’ya müdahalesi ise tüm bu örneklere karşı tek aykırı örnek olarak verildiği için hem yeterince ikna edici değil hem de müdahale sonrası “kurtarılan” Boşnak bölgesi ve Kosova’nın tam anlamıyla bağımsız olmalarına bile izin verilmesi bu örneği daha da zayıf kılıyor.  

 

Büyük devletlerin Müslümanlara karşı suç dosyaları çok kabarık 

Son yüzyılda büyük güç olarak tanımlanabilecek bir Müslüman devlet olmamasını bir sorun olarak ele alıp dikkat çeken Batılı akademisyenler arasında geçtiğimiz günlerde yayınlanan Arap Baharı kitabımıza bir bölümle katkıda bulunan Richard Falk (Human Rights Horizons kitabının “The Geopolitics of Exclusion: The Case of Islam” başlıklı 8.bölümünde) sayılabilir. Fakat sorun Müslüman bir büyük gücün yokluğundan bile daha vahim. Şu anda BMGK daimi üyesi olan beş büyük devletin dördünün Müslüman azınlıklarına ve hatta sınır ötesindeki Müslümanlara yönelik çok büyük hak ihlalleri ve insanlık suçları söz konusu; Rusya’nın Çeçenya ve Suriye’de, Çin’in Doğu Türkistan Uygur Özerk Bölgesi’nde, Fransa’nın Cezayir travmasından başlayarak bugün hala ülke içindeki Müslüman azınlığına ve ABD’nin kısmen kendi Müslüman vatandaşlarına fakat özellikle Afganistan ve Irak başta olmak üzere sınır ötesindeki Müslümanlara karşı işlediği suçlar çok kabarık. 

Böyle bir uluslararası düzende, Arakan/Rohingya, Doğu Türkistan, Filistin veya Suriye’de olduğu gibi kitlesel katliamlarla karşılaşan bir Müslüman topluluk hangi büyük güçten medet umabilir? ABD, Çin, Fransa veya Rusya bu kitlesel katliamlardan birinin veya birkaçının doğrudan faili veya failin en kuvvetli askeri, ekonomik ve siyasi destekçisi. Hatta Hindistan gibi en hızlı yükselen alternatif büyük gücün de Keşmir başta olmak üzere Müslüman azınlığına karşı kabarık ve gitgide büyüyen bir suç dosyası var. Dolayısıyla bu büyük güçlerden birinden medet ummak karşılığında onun siyasetine taraftar olmak en azından dolaylı olarak bir başka Müslüman katliamının suç ortağı olmayı getirebiliyor ki “Filistin, Suriye ve Ukrayna” (Fokus+, 27 Mayıs 2024) konulu bir başka yazımda bu çıkmaza işaret etmiştim.

Hangi Müslüman ülke büyük güç olmaya ve insani müdahaleye en yakın? 

Eğer var olan büyük güçlerden kitlesel katliamlara uğrayan Müslümanları kurtarmaya yönelik bir insani müdahale beklenemeyecekse, akla gelen diğer bir soru, hiçbiri “büyük güç” sayılamayacak olsa da Müslüman devletler arasında böyle bir insani müdahaleyi gerçekleştirebilecek askeri, ekonomik ve siyasi kapasiteye en yakın olanların hangileri olduğu sorusu. Askeri, demografik ve ekonomik büyüklüklerine göre ilk akla gelebilecek beş ülke arasında; 275 milyon nüfusuyla Endonezya, tek nükleer silahlı orduya sahip örnek olan 235 milyon nüfuslu Pakistan, en büyük petrol gelirine sahip Suudi Arabistan, 85-100 milyon aralığındaki nüfusları, tarihi, kültürel ve stratejik konumları ve güçlü ordularıyla Mısır ve Türkiye yer alıyor. 

 

Yazının başında bahsettiğimiz Arakan, Doğu Türkistan, Gazze ve Suriye gibi kitlesel katliamların yaşandığı bölgelerden hangisine veya hangilerine bu Müslüman çoğunluklu ülkeler tarafından bir insani müdahale mümkün? Sınır komşusu olduğu için Filistin’e müdahalede bulunabilecek olan Mısır veya Suudi Arabistan’ın böyle bir müdahalede bulunmadığını son bir yılda bir kez daha gözlemledik. Çin yönetimindeki Doğu Türkistan’a hiçbir dış gücün doğrudan bir müdahalede bulunamayacağı da maalesef acı bir gerçek. Çin’in himayesindeki Myanmar hükümetinin Rohingya Müslümanlarını katletmesini yüzlerce kilometre uzaktaki Endonezya’nın, Hint alt kıtasının diğer ucundaki Pakistan’ın bir müdahalesiyle engellemesi mümkün olur muydu? Belki de sınır komşusu Bangladeş’in böyle bir insani müdahaleye girişmesi biraz daha gerçekçi bir ihtimal görülebilirdi ama bazı mültecileri ev sahipliği dışında Bangladeş’in de böyle bir girişimi olmadı. 

Türkiye’nin Suriye’deki çok uluslu işgale karşı müdahalesi tek başarılı örnek  

Bu adaylar ve ihtimaller arasında gerçekçi ve kısmen başarılı tek örnek Suriye’deki ABD, İran ve Rusya işgaline karşı Türkiye’nin müdahalesiyle koruma altına alınan bölgelerin milyonlarca Suriyeli için yaşam alanı olabilmesi. Fırat Kalkanı Harekatı (FKH), Zeytin Dalı Harekatı (FKH), Barış Pınarı Harekatı (BPH) ve Bahar Kalkanı Harekatı (BKH) Esed rejimi ve YPG-PYD’nin zulmünden kaçan milyonlarca muhacire rahat nefes alabilecekleri bir alan açtı. Bu açılardan Arakan’da, Doğu Türkistan’da, Gazze’de, Kırım’da eksik olanın tam da böyle bir kurtarıcı dış müdahale olduğunun somut göstergesi oldu.

Elbette bu alanın çok daha genişletilebilmesi, hatta Suriye’nin tamamının İran ve Rusya destekli Esed rejimi ve ABD ve Fransa destekli YPG-PYD’nin işgalinden kurtarılabilmesi, Filistin için de umut olabilecek, tüm Orta Doğu’da dengeleri değiştirebilecek muazzam bir gelişme olabilirdi. Fakat bu seçeneği destekleyenlerimizin tecrübe ettiği üzere, Suriye’ye daha kapsamlı bir insani müdahaleye karşı olağanüstü bir uluslararası ittifak oluştu ve Türkiye içinden de son derece organize ve sonuç olarak engelleyici itirazlar gelişti. Başarılı örnekleri Türkiye’nin gerçekleştirdiği harekatlarda mevcut olan insani müdahalelerle milyonlarca insanın daha özgürlüğüne kavuşabileceği Suriye’ye yönelik bir insani müdahaleye bile karşı çıkıldığı halde, böyle bir müdahalenin çok daha zor olduğu Arakan/Myanmar, Doğu Türkistan veya Filistin örneklerinde, üstelik Türkiye’nin girişimiyle, gerçekleştirilebileceğini beklemek, pek de gerçekçi olmayan çelişkili bir tavır ve beklenti örüntüsüne işaret ediyor.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Popüler Haberler
Savaş Suçlusu Netanyahu ABD Kongresi'nde Daha kötü ne olabilir

Marmara Üniversitesi Orta Doğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Serhan Afacan, Netanyahu’nun ABD ziyaretini ve Kongre'de yapacağı konuşmayı AA Analiz için kaleme aldı.

Çin’in Küresel Diplomatik Girişimleri Fırsatlar, Avantajlar, Zorluklar

Çin’in son dönemde artan arabuluculuk faaliyetleri ve küresel diplomatik girişimlerindeki avantaj ve zorlukları, uluslararası ekonomi-politik çerçevedeki risk ve fırsatları Mehmet Akif Koç, Fokus+ için inceledi.

Türkiye'nin Bağdat Büyükelçisi İnan Türkiye ve Irak Arasındaki Diyalog Kanalları Güçleniyor

Türkiye'nin Bağdat Büyükelçisi Anıl Bora İnan, Türkiye'nin Irak ile diyalog kanallarını güçlendirdiğini ve Irak'ın kalkınma ve istikrar çabalarını desteklediğini belirtti. İnan, Türkiye ve Irak'ın işbirliği alanlarında diyaloğu…

Azerbaycan, AB'nin Ermenistan'a 10 Milyon Avroluk Askeri Yardımına Karşı Çıktı

Azerbaycan, AB'nin Ermenistan'a yönelik 10 milyon avroluk askeri yardım paketini "hatalı ve tehlikeli" olarak nitelendirerek, bu tür adımların bölgede gerginliği arttıracağını belirtti. AB'nin askeri yığınak politikasına son…

Türkiye'nin Bal İhracatı 2024'ün İlk Yarısında 17,2 Milyon Doları Aştı

Türkiye'nin bal ihracatı, 2024 yılının ilk 6 ayında geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 3 artarak 17 milyon 243 bin 866 dolara ulaştı.