Nuray Mert

Nuray Mert
1960 Trabzon doğumlu. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Tarih Bölümleri’nde lisans eğitimi alan Mert, aynı üniversitenin Tarih Bölümü’nde yüksek lisansını (Prens Sabahaddin ve Terakki Mecmuası), Siyaset Bilimi Bölümü’nde de doktorasını (Erken Cumhuriyet Döneminde Laik Düşünce) tamamladı.

Çok Aktörlü Bir Dünya Mümkün

Çok_Aktörlü_Dünya_Mümkün__Nuray_Mert.jpg
22 Mart 2024

Demokratik rejimlerde kuvvetler ayrımı ilkesi çok önemlidir, siyasi gücün tek elde toplanması durumunda otoriter rejimler pekişir. Uluslararası platformda, iç politika alanındakine benzer bir ‘kuvvetler ayrımı’ düzeni kurulamaz, ancak küresel gücün tek elde toplanması yerine, çok aktörlü bir yapıya sahip olması daha uygun görülmektedir. 

İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan iki kutuplu dünya ve iki güç arasında Soğuk Savaş hiç de hayırla yad edilecek hatıralarla dolu değil. Ancak, bu dönemde hiç olmazsa, bir ölçüde güçler dengesi mevcuttu. Doksanlı yılların başında Sovyetler Birliği’nin yıkılışı, Batı dünyasında uluslararası didişmelerin son bulup, dünya barışının önünü açacak bir gelişme olarak yorumlanmıştı. Hatta, ‘tarihin sonu’ ilan edilmişti. 

Ancak, bu süreç, tek kutuplu yani ABD’nin hegemonyasının hakim olduğu bir dünyanın önünü açtı. Öncelikle, Sovyetler Birliği’nin yıkılışı ile zayıflayan Rusya’yı çevreleme siyasetinin sınırları alabildiğine genişledi. Soğuk Savaş koşulları altında kurulmuş olan Varşova Paktı’nın ortadan kalkmasına rağmen NATO ittifakı devam ettiği gibi, giderek daha da güçlendi. En önemlisi, Rusya’ya karşı güçlendi, Doğu Avrupa ülkeleri bir yana, bağımsızlığını ilan eden Baltık Cumhuriyetleri NATO’ya dahil edildi. 2008’de, Bükreş toplantısında, Ukrayna ve Gürcistan’ın gelecekte NATO’ya dahil edileceği sözü verildi. Sonrasında neler olduğunu biliyoruz. 

Hegemonya ve müdahale politikaları 

Diğer taraftan, ‘insani müdahale’ ve ‘Koruma Sorumluluğu’ (Responsibility to Protect/ R2P) adı altında, ABD ve NATO askeri müdahaleleri meşrulaştırıldı. 11 Eylül sonrası, ‘İslami terörle mücadele’ gerekçesi ile dünyanın dört bir yanında ABD askeri varlığına (CENTCOM, AFRICOM gibi) alan açıldı. ABD hegemonyasını savunanlar, bu hegemonyayı hüsnü tabirle (euphemism) ‘Amerikan barışı’ (Pax-Americana) olarak tanımlıyorlar. Onlara göre, dünya ölçeğinde irili ufaklı güçlerin çatışması yerine, büyük bir gücün hakimiyeti istikrar ve barışın hakim olduğu bir düzenin kurulmasını sağlar. Bu görüş çok tartışma götürür, ancak en azından geldiğimiz noktada tam tersinin yaşandığı açık. Dahası, çok aktörlü bir dünyanın illa çatışmacı olması gerekmiyor, barışçıl iş birliği yönünde uzlaşmanın yolunu bulmak için çaba harcamak da mümkün.  

Diğer taraftan, demokrasi ve barış adına girişilen çatışmaların bu ilkelerin hakim olduğu bir dünya yerine, bir yandan sıcak savaşları, diğer yandan ABD hegemonyasına itirazı olan ülkelerin içe kapanmasına ve otoriter siyasetler benimsemesine neden olduğu ortada. Batı dışı dünya bir yana, ‘gelişmiş Batı demokrasileri’ denilen ülkelerde, otoriter, ırkçı, aşırı sağ siyasetlerin yükseldiğine tanık oluyoruz. ‘Popüler otoriter’ denilen siyasetlerin itibar görmesinin ardında yatan nedenleri sorgulamak gerekiyor. Zira, ABD merkezli Batı hegemonyasının öngördüğü dünya düzeninin sadece güçlü ülkelerin çıkarları yönünde işliyor olması, bu ülkeler içinde yaşayan herkesin çıkarlarını temsil etmiyor. Sermayenin küreselleşmesi süreci, bu ülkelerde de güçlü bir azınlık dışında kalanları mağdur ediyor. Bu duruma itiraz, pek çok durumda göçmen düşmanlığını, ırkçılığı besliyor. 

Batı müdahalelerinin global etkileri ve demokrasi krizi 

Batı dünyası, Batı dışı dünyada, güvenlik adına ülke dışı müdahaleler ve askeri harcamaların maliyetinin sonucunda bu ülkelerde yaşam koşullarının kötüleşmesine dikkat çekiyor. Bu ülkelerde, izlenen siyasetlere karşı isyan ve itirazlar ‘demokratik’ talepler olarak görülüyor. Ancak, aynı durumun başta ABD olmak üzere Batı ülkelerinde de benzer hoşnutsuzluklar yarattığı görmezden geliniyor. Küresel çapta yaşanan ‘demokrasi krizi’ ile bu gerçekler arasındaki bağlantı gözlerden ırak tutuluyor. 

En önemlisi, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ‘dünya düzeni’ çerçevesinde, Batı ittifakının güç ve hegemonya siyasetlerini, dünyaya ‘demokrasi ve barış’ getirmek kisvesi altında meşrulaştırılmış olması, bu kavram veya değerlerin içini boşalttı. Önce komünizmle mücadele, sonra otoriter rejimler ile mücadele, sonra radikal İslam ile mücadele, şimdilerde yine otoriter rejimlere karşı ‘liberal demokrasilerin savaşı’ adı altında, küresel ölçekte çatışmalar, savaşlar azalmadı, çoğaldı. Bunu yeryüzünde yaşayan herkes görüyor ve sonuçta ‘demokrasi’ idealine güven zedeleniyor. Bu durum Batı dışı dünyada Batı düşmanlığını, Batı dünyasında demokrasiyi temsil etme iddiasında olan seçkin zümreye karşı öfkeyi körüklüyor. ABD’de Trump’ın seçmen desteğini koruması, Batı Avrupa ülkelerinde ABD dış politikasının koşulsuz destekçilerine karşı popülist çıkışların yükselmesi boşuna değil. 

Mesela, Almanya’nın, Rusya-Ukrayna savaşının kaybedenleri arasında olduğunu unutmayalım. Rusya’ya karşı ekonomik yaptırımlar çerçevesinde, Almanya’nın Rusya ile enerji bağını kopartmak durumunda kalması sonucu, ekonomik durgunluk yaşanıyor. Bu ve benzeri durumlar, Batı ülkelerinde de siyasetin aşırı uçlara savrulması sonucunu doğuruyor. 

Batı dışı dünyada, ABD’nin Rusya ve Çin’e karşı beklediği desteği bulamamış olması, Pax-Americana hayalinin karşılığı olmadığını gösterdi. Rusya’da otoriter rejime karşı dünyayı ayağa kaldırmaya çalışan Biden dış politikası, Hindistan’ın desteğini kazanmak için bu ülkenin otoriter rejimini görmezden geliyor. Orta Doğu’da ABD’nin en sadık müttefiklerinden Suudi Arabistan, Biden’ın katil dediği Veliaht Bin Salman’ın ayağına gitmesine rağmen petrol fiyatlarını düşürmüyor, Çin aracılığı ile İran ile görüşüyor. 

Kısacası, tüm süreçler, çok aktörlü bir dünya düzene doğru evrilirken, tek kutuplu dünya özleminin zemini ortadan kalkıyor. Her şeye rağmen bu ısrarı sürdürmek, yeni sıcak çatışmaları körükleme riski taşıyor. Umalım, bu çerçevede, İsrail-Hamas savaşını İran’a doğru yaymak şeklindeki senaryo gerçekleşmez.

Dünyadan Bihaber Olma Lüksümüz Yok

Dünyadan Bihaber Olma Lüksümüz Yok
08 Nisan 2024

Doğal olarak her ülkede iç siyaset konuları dünya ölçeğinde olanların önüne geçiyor, hepimiz öncelikle kendi ülkemizde olanlarla meşgulüz. Ancak, bizim ülkemizde, üstelikte, Doğu ile Batı arasında önemli bir yer işgal ettiğimiz halde, dış dünyaya karşı muazzam bir ilgisizlik var. Üstelik, bu durum, sadece iç siyasi tartışmaların yoğunlaştığı, kutuplaştığı dönemlere ilişkin bir sorun da değil, öteden beri böyle. 

Yakın zamana kadar, bu durum, Türkiye’de aydınların Batı dünyasına odaklı olmaları ile izah edilmeye çalışılırdı. O da değil. Tam tersine, Türkiye’nin AB üyeliğinin en çok gündemde olduğu doksanlı yıllarda, akademi de entelektüel dünya da siyaset dünyası da Batı Avrupa’da yaşanan siyasi gelişmeler ve tartışmalardan da uzak kalmaya devam ediliyordu. Öncelikle ilgisizlik, dışa kapanıklık dediğimiz tutumun, dünya çapında siyaseti izleme tembelliği ve bunun sonucu olan bilgisizlik ve ilgisizlik olmadığını düşünüyorum. 

Belki Batı dışı pek çok diğer ülke için de aynı durum söz konusudur. Dünyayı izlemek genel olarak, dünyaya şekil verecek denli güçlü olanların işi olarak görülür. Diğer taraftan, Batı merkezli bir dünyada yaşadığımız için, tüm dünya, hangi coğrafyada olursa olsun, öncelikle Batı’da olanlardan haberdardır. Ama tam olarak o da değil, Batı dünyasında olan bitenden kaba hatları ile haberdar olmanın sınırı da nihayet, başta ABD olmak üzere bu ülkelerde kimin başkan, başbakan olduğu ve afaki olaylarla ile sınırlıdır. 

Bu sınırların dışında, Batı dünyası, dışındakiler için ‘muhayyel’ bir dünyadır. Her ülkenin yaşadığı sorunları, çoktan tarihin gerisinde bırakmış, çözmüş bir üst standart alemidir. Bir ülkede yaşanan tüm olumsuzluklar, bu muhayyel alemin dışında kalmak, ona bir türlü yetişememekten kaynaklanıyordur. Batı’ya dair bilmemiz gereken bu üst standardın mimarları, yani uygar düşünce dünyası, onun öne çıkardığı kavramlar, ilkeler, kurumlardır, güncel gelişmeler değil. 

Dünyaya bu açıdan bakmayan, dahası Batı dünyasına karşı mesafeli olanlar için de tersinden benzer bir durum söz konusudur. Onlara göre de tüm sorunların kaynağı, Batı dünyası, Batılıların dayatması, baskısı, müdahalesinin sonucudur, Batı’ya ilişkin bilinmesi gereken bundan ibarettir. 

Yeni yüzyılda siyasi çatışma hatları

İdeolojilerin etkin olduğu dönemde, dış dünyaya bakış, farklı ideolojilerin mensup veya sempatizanları için, kendi ideolojilerinin kalıplaşmış görüşleri çerçevesinde şekilleniyordu. Sol siyaset yelpazesi, farklı derecelerde de olsa, kültürel olarak Batıcı, siyasal olarak Batı (emperyalizmi) karşıtı idi. Buna karşılık, sağ siyaset yelpazesi, kültürel olarak Doğucu (veya daha doğrusu yerlici), siyasal olarak ise komünizm karşıtlığı üzerinden Batıcı idi. 

Soğuk Savaş’ın sonundan itibaren, bu kalıplar da değişti, hatta ortadan kalktı ve yerini büyük bir boşluğa bıraktı. Dahası bu durum sadece Türkiye’ye de özgü değildi. Dünya yirmi birinci yüzyıl, yani iki binli yıllara 11 Eylül olayları ile girdik. Ortalık toz dumandı. Şimdi, yeni yüzyılın ilk çeyreği bitmek üzere ve ortalık yine toz duman. Rusya-Ukrayna savaşı beklenmedik bir gelişme değildi, ama bu olay çerçevesinde doksanlı yıllarda hakim olan, küreselleşme ve neoliberalizm dalgası tümüyle tersine döndü. Batı’nın yeni düşmanları olarak ilan edilen Rusya ve Çin’e karşı ekonomik yaptırımlar, ekonomi siyasetlerinin yeniden gözden geçirilmesine neden oldu. Liberal ekonomik modelin merkez ülkesi ABD, özellikle Çin’e karşı korumacı tedbirler almaya başladı. ABD/Batı ile ‘düşmanları’ arasındaki siyasi çatışma hatları belirginleşti. Yeni iletişim teknolojilerinin tüm dünyada özgürlüklerin önünü açacağı, hatta ‘twitter devrimleri’nin otoriter rejimleri yıkacağı iddia edilirken, ABD’de bu tür iletişim platformlarına kuşkuyla bakılmaya başladı. Yakınlarda Çin merkezli Tik Tok uygulaması yasaklanmaya veya ‘millileştirilmeye’ çalışılıyor. 

Diğer taraftan, tüm bu gelişmeler milliyetçi ve içe kapanık siyaset modellerinin zaferi anlamına da gelmiyor. Batı demokrasileri dahil tüm dünyada yükselişe geçiyor görünmesine rağmen, bu kez popülist formda güçlenen milliyetçilik ve yerlicilik siyasetleri çıkış yolu göstermekten ziyade tepkisellikten beslenen dayanıksız seçenekler. Tüm bu gelişmeler çerçevesinde ‘muhayyel Batı’ ütopyası çökerken, güneş Doğu’dan da doğmuyor. Dünyada olan bitenden haberdar olmak her zaman önemliydi, ama mevcut koşullarda daha da önem kazandı. Tabi, söz konusu olan, sadece haberdar olmak değil, olanları anlamlandırmaya çalışmak. Aktif siyaset yapanların da siyasi görüş ve tutum sahibi olma iddiasında olanların da özellikle böylesi kırılma dönemlerinde dünyadan bihaber olma lüksü yok. Düşünce dünyamız açısından da siyaset dünyası açısından da bu son derece önemli, ama halen bu yönde bir gelişmenin işaretlerini göremiyorum. Umarım, bu yönde gelişmeler oluyor da sadece ben izleyemiyorumdur. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.