Modern Orta Doğu tarihi pek çok bölgesel hegemoni mücadelesine şahit olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’na kadar daha çok monarşiler arasında cereyan eden hegemoni mücadelesi Soğuk Savaş ile yerini Mısır Lideri Cemal Abdülnasır’ın öncülük ettiği Arap Milliyetçisi revizyonizm ile Suudi Arabistan öncülüğündeki Körfez monarşileri arasındaki çekişmeye bırakmıştır.  

Soğuk Savaş bitimine ‘hegemonsuz’ giren Orta Doğu siyasal sistemi, İran’da İslamcı (Şii) revizyonizmin yükselmesi ile bu defa farklı bir kutuplaşma sürecini ve hegemonya çekişmesini tecrübe etmiştir. Söz konusu hegemonik mücadele sürecinde Filistin’deki işgal ve Lübnan gibi yakın ülkelerde sömürü girişimlerini genişleten İsrail ise, Arap Ayaklanmalarının getirdiği iç savaş ve derin bölgesel kutuplaşma süreci sonrasında bazı bölge ülkeleri ile normalleşme ve diplomatik ilişkiler tesis etme girişimlerine hız kazandırmıştır.  

Bu süreçte İran’ın da Arap ayaklanmaları ile bölgesel nüfuzunu Suriye ve Yemen gibi ülkelere daha etkin şekilde yayması bu iki aktörü düşük yoğunluklu çatışmalara itmiştir. İran-İsrail cepheleşmesinin tırmandığı ve İran ile İsrail’in Körfez ülkeleri ve diğer bölgesel aktörler ile ilişkilerini tamir etme amaçlarının yoğunlaştığı bir dönemde 7 Ekim sonrasında yaşanılanlar, İsrail’i sadece Filistin’de işgal-sömürü sürecini soykırımı temel politika benimseyerek ilerletmeye değil aynı zamanda bölgesel hegemoni tesisine de yöneltmiştir. 

İsrail’in tek kutuplu hegemoni arayışları 

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu

7 Ekim sonrasında ‘Yeni Orta Doğu’ ve ‘Orta Doğu’yu değiştirme’ gibi söylemleri ön plana çıkaran ve iç siyasi istikbalini hükümette ittifak yaptığı soykırım/işgal yanlısı Yahudi oluşumlara entegre eden Bünyamin Netanyahu hükümeti, Gazze sürecini bölgesel hegemoni tesisi için araçsallaştırmıştır.  

Bu çerçevede öncelikle Gazze’de bölgenin önemli bloklarından biri olan ‘direniş bloğu’ parçası Hamas’ı yok etmeye yönelen İsrail yönetimi, böylece son dönemde yoğunlaşan İsrail-İran gerilimini de bir üst seviyeye taşımıştır.  

Sonraki aşamada tüm bölgesel-küresel girişimlere rağmen işgal ve genişleme eylemlerini durdurmayan İsrail hükümeti, İran’ın diğer kırmızı çizgisi olan Hizbullah’a karşı topyekûn saldırı başlatmıştır. Hizbullah-Hamas gibi İran öncülüğündeki bloğun devlet dışı aktörlerinin zayıflaması ve İsrail’i durdurma da sınırlı kalması İsrail’in ilk defa rejim değişimi amacı da taşıyan güç kullanımı örneklerini beraberinde getirmiştir.  

Hizbullah-Hamas cephesi ile çatışmalar esnasında Suriye’de 8 Aralık 2004 devriminin gerçekleşmesi ise bu ülkede istikrarsızlık kaynağı bölgesel aktörlerden olan İran’ın ve bölgesel hegemonyasının daha da zayıflamasına yol açmıştır. Gazze işgali ile önceleri yavaş ve daha dolaylı şekilde tırmanan İsrail-İran gerilimi 2024’ün bazı dönemlerinde karşılıklı çatışmalara ve saldırılara yerini bırakmıştır. 

Kendisini ‘batı medeniyetinin temsilcisi’ ‘barbarlığa karşı mücadele eden Batı medeniyetinin parçası’ ve ‘batı değerlerinin koruyucusu’ olarak tanımlayan İsrailli yöneticiler, böylece 7 Ekim sonrasında bölgesel yayılma, işgal ve soykırım girişimlerine dayalı hegemoni arayışlarını Batı ile ittifak halinde yürüttüklerini de ilan etmektedirler.  

Şu ana kadar İsrail’e yönelik normatif ve materyal bir caydırıcı cezalandırma ortaya çıkmadığını düşündüğümüzde Batı’nın var olan bazı farklı eleştiri ve yorumlara rağmen İsrail’e desteği sürdürdüğü aşikardır.  

Dolayısıyla Batı, Filistin’de işgal sürecini tamamlamış ve Filistin devletini egemenlik, toprak bütünlüğü ve bağımsızlık açılarından ‘anlamsızlaştırmış’, revizyonist yönelimini komşu ülkelere yönlendirmiş ve en nihayetinde hegemonyasına karşı çıkabilecek İran gibi aktörleri de güç kullanımı ile pasifleştirmeye yönelmiş İsrail gerçeğine pek de itiraz ediyor görünmemektedir.  

Söz konusu bu desteğin en belirgin olduğu süreç 12 günlük İran-İsrail savaşında anlaşılmış ve İsrail, uzun zaman sadece diplomatik olarak ve Batı elindeki araçları kullanarak sınırlamaya çalıştığı İran’ı direk olarak hedef almıştır. Bu süreç ile uzun dönem Arap ülkeleri ile sadece karşılıklı tavizler ya da ortak mutabakat yolu ile normalleşme arayışını da bir tarafa bırakan İsrail, 7 Ekim sonrasında kullandığı Filistin’e yaşam hakkı tanınmayan ‘Yeni Orta Doğu’ ve ‘Orta Doğu’yu dönüştürme’ arayışını sert güç unsurlarına dayandırmıştır.  

Her ne kadar İran ile girişilen kısa süreli savaşta bazı maliyetler üstlense de İran’ı sadece ‘kendini savunma’ ve ‘rejimi muhafaza’ etme döngüsüne sürükleyerek ve dahası İsrail’in çevre güvenliğini koruma söyleminden ‘rejim değiştirme’ söylemine geçerek İsrail, gelinen aşamada bölgesel hegemonya amacını daha fazla açık etmiştir. 

Suriye’ye uzanan hegemonik çatışmalar ve Süveyda’nın önemi  

Uzun dönem Esed ailesi tekelindeki Baasçı bir baskıcı rejim ile yönetilen ve İran ile güçlü ittifak ilişkilerine sahne olan Suriye yönetiminde, 8 Aralık 2024 devrimi ile stratejik bir dönüşüm yaşanmış ve ilk defa Suriye halkı ve yönetimi küresel alan ile bütünleşme ve merkezi devleti komşu ülkeleri ile işbirliği ve dayanışma içerisinde inşa etme fırsatı yakalamıştır.  

Kuzey bölgesinde SDG/PYD terör oluşumunun ayrılıkçı eylemleri Tartus ve Lazkiye’de Nusayri gruplar ile yaşanılan bazı sorunlar ve Süveyda şehrindeki bazı Dürzi gruplar ile yeni rejim arasındaki gerilimler ile bu gerilimlerin bölgesel-küresel alana taşma ihtimalleri yeni Suriye rejiminin önündeki en ciddi meydan okumalar olarak belirmiştir.  

Golan Tepeleri

Suriye’nin Kuzey bölgesinde Türkiye’nin varlığı ve Suriye yönetimine ciddi istikrar ve barış sağlayıcı katkısı ile Nusayri bölgelerin denize sınır olması bu alanlardaki provokasyonları sınırlandırırken; halihazırda uzun dönemden beri Golan Tepelerini işgal eden ve bu işgali Suriye’deki istikrasızlık sürecini istismar ederek tampon bölge ve ötesine taşıyan İsrail’in bölgesel hegemoni tesisinde genel olarak Levant ve özel olarak Suriye’ye ayrıca önem verdiği anlaşılmaktadır.  

‘Yeni Orta Doğu’ söylemine ve İsrail hegemonisine risk oluşturan İran’ın ‘rejim değişimi’ söylemi ve sert güç kullanımı ile zayıflatılması ve her ne kadar Yemen kısmı halen etkin kalsa da direniş bloğunun parçalanması stratejik bir adım olsa da İsrail hegemonyasının önünde halen ciddi engeller söz konusudur. 

Bu çerçevede son dönemde yerli savunma, bölgesel nüfuz ve küresel konum açılarından ciddi mesafe kateden Türkiye’nin Suriye’de iç savaş sürecinde tüm engellemelere rağmen tutunabilmesi ve yeni rejimin başarılı olmasında oynadığı rol, İsrail’in uzun dönemdir amaçladığı Levant başta olmak üzere bölgesel hegemonisini ve Filistin’deki uzun süreli işgal-sömürü eylemlerini geriletme güçlü ihtimallerini barındırmaktadır.  

Bu minvalde İsrail yönetimi, devrim sonrasında Suriye yönetiminin normalleşmesi, küresel alan ile bütünleşmesi ve merkezi/modern devlet inşaası adımlarına net şekilde karşı çıkarak işgali altında bulunan bölgenin yakınında Süveyda merkezli kışkırtmalara girişmiştir.  

‘Davud Koridoru’ olarak dillendirilen ve YPG/SDG terör oluşumu ile Süveydadaki Hikmet el-Hicri öncülüğündeki ve Süveyda Askeri Konseyi destekli oluşumlarca benimsenen Suriye söylemi, Suriye’nin parçalanması, etnik-mezhebi temelli ayrılması ve bahsi geçen bölgelerde otonom yapılar inşa edilmesini hedeflemektedir. 

Halihazırda İsrailli liderlerin politikalarına merkez oluşturan bu söylem, İsrail’in geçmişte Lübnan’da olduğu üzere Suriye’de de bazı etnik-mezhebi gruplara protektora rejimi dayatarak Suriye’de yayılım alanını pekiştirmeyi hedeflemektedir. Böylelikle, uzun yıllar İran rejiminin yıkıcı ve bölücü eylemlerine sahne olan Suriye bölgesi bu defa bölgenin diğer yıkıcı ve parçalayıcı İsrail’in istikrarsızlaştırıcı eylemleri ve yeniden farklı bir etnik/mezhebi grubun istismarı ile karşı karşıya kalmaktadır. 

Sonuç olarak İsrail’in bölgesel hegemonya tesisinde Suriye sahası stratejik bir alanı temsil etmekte ve Süveyda merkezli başlayan bazı Dürzi gruplar ile rejim arasındaki ilişkilerin süreci bölgesel-küresel gerilim hatlarını kaşıma ihtimali taşımaktır. Öyle ki Türkiye tarafından Suriye’nin toprak bütünlüğü, ulusal bağımsızlığı ve egemenliğine yönelik kırmızı çizgi vurguları, İsrail ile Türkiye’yi gerilimi yatışmadığı, İsrail’in Suriye’yi parçalama ve hegemonyası için farklı protektora girişimlerine son vermediği ve İsrail’i sınırlandırma mekanizmalarının tesis edilmediği sürece tehdit altında kalabilir.