01 Nisan 2026
Son günlerde İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırıları Lübnan siyasetinde müzakere ve çözüm arayışları söylemini yeniden güçlendirdi. Müzakere süreçlerinin beklenildiği gibi verimli ilerlememesi çözüm arayışlarının mevcut ya da eski tarihli belgelere yönelmesine sebep oldu. Özellikle BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 1701 sayılı kararı yeniden gündemi meşgul etmeye başladı. Başbakan Nevvaf Selam kararın uygulanmasını sürekli gündemde tutarken, Cumhurbaşkanı Joseph Avn ise devletin silah tekeli söylemini 1701 sayılı karara uygun şekilde yineliyor. Öte yandan Lübnan’da yaşanan herhangi hassas süreç uluslararası toplumun 1701 sayılı karara uygunluk çağrısı yönünde karar almasını da tetikliyor. Oluşan bu gündeme rağmen zikredilen kararın pratikte etkisinin olduğunu söylemek mümkün gözükmüyor.
Kararın gerekliliklerinin Lübnan tarafından uygulanamamasının sebebi 2006 tarihli metnin çok öncesine giden kurumsal problemlerle ilişkilidir. Lübnan’ın 1926 tarihli anayasasından itibaren inşa ettiği siyasal sistem bu durumun en kapsamlı gerekçesi olarak kabul edilmelidir. Uluslararası taahhütleri hayata geçirebilecek devlet öznesinin hiçbir zaman tam anlamıyla kurulamamış olması bugünlerde söz konusu olduğu gibi 1701 sayılı karar, ya da yerine kabul edilebilecek yeni bir uluslararası karar veya mutabakatın da kolaylıkla aşamayacağı bir sorundur.
Anayasal miras ve yapısal problemler
Lübnan’da problemlerin tekrar etmesi ve yaşanan çözümsüzlük sarmalı 1701 sayılı karardan çok öncelere, ülkenin kuruluş mantığına ve yıllar içinde oluşan anayasal mirasına dayanıyor. Bir başka deyişle bugün yaşanan süreç, yapısal problemlerle doğrudan ilişkilidir.
1926’da Fransız Manda döneminde hazırlanan ve günümüze kadar oldukça kısıtlı ölçüde tadil edilebilmiş olan Lübnan Anayasası, siyasi iktidarı mezhepsel temelde dağıtmaya elverişli bir model üzerine kuruldu. 1943 tarihli Milli Uzlaşı bu dağılımı somutlaştırdı ve cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ile meclis başkanlığı gibi temel kamu pozisyonlarının mezhep grupları arasındaki dağılımını teminat altına aldı.

Bu dağılım 1932 tarihinde Fransız Mandası altında gerçekleştirilen nüfus sayımına dayanıyordu. O tarihten bu yana nüfus sayılımı yapılamadı, fakat demografik yapı büyük oranda değişti. Buna rağmen anayasa ve Milli Uzlaşı tarafından çizilen sistem uygulamada kalmaya devam etti. 1970’li ve 80’li yıllarda cereyan eden iç savaş sistem değişikliği için bir fırsat sunmuştu. Buna rağmen iç savaşı sona erdiren vesika olan 1989 tarihli Taif Anlaşması sistemi değiştirmek yerine yeniden düzenledi. Taif metni savaşı bitirdi ama mezhep dengelerini yeniden bir çözüm mekanizması olarak kabul etti.
Bu düzen Lübnan ile o kadar örtüştü ki bahsedilen sistem literatüre “Lübnan” ya da “Lübnanlaşma” olarak geçti. Düzenin getirdiği sonuç sürpriz olmadı: iktidar meşruiyetini kaybetti. Her topluluk temsilcisi Lübnan’ın çıkarları yerine mezhep çıkarlarını önceledi. Sistem cumhurbaşkanlığı seçim krizi veya kabinenin teşekkülü gibi temel konularda bile defalarca kilitlendi, her seferinde ABD, Katar ve Suudi Arabistan gibi dış aktörler arabuluculuk üstlendi.
1701 Sayılı Karar
2006 yılında Lübnan – İsrail çatışmasını müteakiben kabul edilen karar ana hatlarıyla, Litani’nin güneyinde silahsızlanma, Lübnan ordusunun bölgede tekeli eline alması ve İsrail’in geri çekilmesini öngörüyordu. Metin aslında oldukça netti. Buna rağmen iki taraf da metni içselleştiremedi. İsrail açısından bunun kendine özgü sebepleri olmakla birlikte, Lübnan penceresinden sorun metnin kapsamında veya şartlarından ziyade metin kapsamındaki hükümleri uygulayacak devlet öznesinin yapısal bozukluğundaydı. Mevcut düzen fiili gerçekliklerle çeliştiği için makam ve kurumların işlevlerinin çarpıtıldığı bir düzen sergilenmektedir. Örneğin Meclis Başkanı Nebih Berri’nin dış aktörlerle müzakereleri fiilen şekillendirmesi ve yönetebilmesi anayasal bir yetki değil, görev ihlalidir.
Lübnanlı aktörler tarihsel olarak 1926 Anayasası sonrasında Taif’e kadar kurumsallaşan anayasal düzeni ve bu yapının bazı prensiplerini içeren 1701 sayılı kararı iki şekilde yorumlamakta ve kullanmaktadır. Söz konusu metin devlet otoritesini tesis etmek isteyenler için bir hukuki dayanaktı. Reformlar tadil suretiyle yapılmalıydı. Buna mukabil metin, silahsızlandırma yükümlülüğünü göz ardı etmek ya da sınırlı tutmak isteyenler için de bir meşruiyet aracıydı. Çünkü sistem farklı mezheplerin siyasal sistemde varlıklarını devam ettirebilmesini kabul ediyordu.
Reformcu kanat ve onu kilitleyen yapı aynı çatı altında
Geçtiğimiz senenin ilk aylarında göreve başlayan Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Selam şimdiye kadar vaat ettiklerini gerçekleştiremedi. İsrail’in Lübnan’ı işgalinin kapsamının günden güne geliştiği bu günlerde iki isim aylardır sözlü olarak beyan etmekle yetindiği ifadelerini yineliyor.

İsrail’in işgali sonrasında Hizbullah’ın askeri faaliyetleri yasadışı ilan edildi. 5 Mart’ta Lübnan’da İran Devrim Muhafızları’nın faaliyetleri yasaklandı. İran Büyükelçisi istenmeyen kişi ilan edildi. Aylardır fiili adım atılmayan bu problemlerin İsrail’in işgali genişlettiği bugünlerde nasıl çözülebileceği merak konusudur. Buna mukabil diğer kanat ise bu ve benzeri söylemleri kendi mezhep grupları için hayati bir tehdit olarak değerlendirerek Şii toplumunun Lübnan’ın aslî unsurlarından birisi olduğunu söylüyor.
Bütün bu beyanların aynı anayasal yapı içinde meşru şekilde ileri sürülebilmesi tesadüf değil, sistemin bir sonucudur. Cumhurbaşkanı ve Başbakan tarafından ileri sürülen devletin silah tekeli vaadi meşru olmasına karşılık Taif’in parçaladığı yürütme erkinde tutunacak zemin bulamıyor. Çünkü bu çağrılar, mevcut düzende Şii grup için hayati bir çekince manasına geliyor. Reform çağrılarında bulunan özne ile onu kilitleyen yapı aynı anayasal çatı altında çözümsüzlük şiarıyla meşru şekilde yaşıyor.
Lübnan için çözüm yeni sistem mi, yeni karar mı?
Diplomatik çevreler ve uluslararası toplantılarda bugünlerde 1559 ve 1701 sayılı kararları kapsayan daha kapsamlı bir BM kararı seçeneği tartışılıyor. Bu karar kapsamında daha kapsamlı bir denetim mekanizması ve genişletilmiş UNIFIL yetkisi gibi çözümler ön plana çıkarılıyor. Günden güne Lübnan kamuoyunda güvenirliğini kaybeden Selam ve Avn’ın reform iradeleri yeni bir uluslararası karara ve uluslararası sıkı bir denetim mekanizması odaklıdır. Bu arayışlara rağmen bugün Lübnan açısından hayati sorun; Lübnan’ın mevcut veya ileride kabul edilebilecek uluslararası taahhütler açısından icra etme kapasitesine sahip olup olmadığıdır.
1926 tarihli Anayasa, Milli Pakt ve Taif Mutabakatı Lübnan açısından karar alma ve icra etme kapasitesini sekteye uğratan bir anayasal birikim bırakıyor. Yukarıda bahsedildiği gibi 1701 sayılı kararın uygulanamama problemi de Lübnan’ın onu uygulayacak bir yapıyı hiçbir zaman inşa edememiş olmasıdır.
Bahsedilen sebeplerle yeni bir BMGK kararının Lübnan’a deva olmasını beklemek gerçeklikten uzaktır. Lübnan açısından çözüm hiç tartışmasız bir anayasal dönüşümdür. Bu süreç çeşitli sebeplerle 1926 yılından beri ertelenmektedir. Bu dönüşümün normatif dayanağı aslında Taif sürecinde anayasa metnine eklenmiştir. Bu çerçevede hedeflenen anayasal dönüşümün mevcut anayasanın 95. Maddesinin tatbiki ile başlaması gerekir. Bu madde Taif ekseninde siyasi mezhepçiliğin kaldırılmasını temel bir ulusal hedef olarak kabul etmektedir.
devamını oku daha az oku
Levant Bölgesi anayasal gelişmeleri konuları yer almaktadır. Halen İstanbul Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyesidir.