Merakla beklenen NATO Ankara Zirvesi sona erdi. İttifak’ın geleceği açısından özel bir önem atfedilen ve kritik kabul edilen zirve, resmî programa dâhil edilen Savunma Sanayii Forumu ile başladı. Ardından her zamanki bilindik görüntüler geldi: Lider karşılamaları, liderler onuruna verilen lezzetli bir yemek menüsü, aile fotoğrafı, açıklamalar… 

Bu yıl 36’ncısı düzenlenen zirve, devam eden savaşların ve ABD Başkanı Trump’ın ülkesinin NATO içindeki finansal yükünü azaltıp üye ülkelerin rolünü ve sorumluluğunu artırma arayışının gölgesinde, İttifak’ın geleceği ve diğer siyasi başlıkların ötesinde farklı açılardan da hatırlanacak bir zirve oldu. 

Her NATO zirvesinde savunma ile ilintili ciddi haber başlıklarının yanında liderlerin gafları, lider eşlerinin kıyafet tercihleri gibi daha magazinel konular da mutlaka gündeme gelir, konuşulur. Ancak Ankara’daki zirve belki de zirvenin organizasyonu ile alakalı da ayrı bir gündemin oluştuğu nadir zirvelerden biriydi. 

Ankara Zirvesi, diğer NATO zirvelerinden ayrışan önemli farklarla adından söz ettirdi. Zirveye katılan, yaklaşık üçte birinin yabancı olduğu 2 bin 500’den fazla basın mensubu hemen hemen aynı kanaate sahipti. Zirvenin ev sahipliği hakikaten kusursuz denebilecek düzeydeydi. 

Daha önce 2004 yılında İstanbul’da NATO zirvesine ev sahipliği yapan Türkiye için bu, ikinci NATO zirvesiydi. Bu kez ev sahibi, başkent Ankara oldu. Bu durum, zirve için gelen yabancı gazetecilerin kendi ülkelerindeki kamuoyuna Türkiye’nin başkentinin Ankara olduğunu hatırlatması açısından da dikkat çekiciydi. Zira hâlâ hatırı sayılır sayıda yabancı -iyi eğitimli ve kariyer sahibi olanlar dâhil- Türkiye’nin başkentinin İstanbul olduğunu zannediyor. 

Bundan 22 yıl önce İstanbul’daki Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda düzenlenen zirve, bu kez Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda (Külliye) düzenlendi. Basın için ise yine Külliye içerisinde yer alan Millet Kütüphanesi tahsis edildi. Zirveyi çok kalabalık bir basın ordusunun takip etmesi nedeniyle, devasa kütüphanenin çeşitli katlarının farklı amaç ve ihtiyaçlara hizmet edecek şekilde tasarlanmış olması lojistik anlamda kolaylaştırıcı faktörlerden biri oldu. Trump’ın zirve sonunda yaptığı basın toplantısı haricinde kayda değer bir izdiham yaşanmadı. 

Diğer başkentlerle yarışan bir lojistik ve güvenlik sınavı 

Gazetecilerin alana gidip gelmesi de oldukça iyi organize edilmişti. Basın mensuplarının önceden belirlenen otellerde konaklaması ve o oteller önünden 15-20 dakikada bir zirvenin yapılacağı alanlara shuttle servislerle ring seferler yapılması, zirve nedeniyle ulaşımın aksadığı kentte gazetecilere büyük kolaylık sağladı. 

Burada bir parantez açmakta fayda var. Ankara’daki güvenlik önlemleri kapsamında yolların zirve boyunca kapatılması bazı kesimler tarafından eleştirilmişti. Ankaralıların bir kısmı zirve sürecinde evden çalıştı, çoğu günlük planlarını zirveye göre yeniden şekillendirdi. Ancak bunun böylesi önemli bir zirve için çok da anormal bir uygulama olmadığını belirtmekte fayda var. 32 ülkeden liderin ağırlandığı, ABD Başkanı Donald Trump’ın başkan olarak ilk kez geldiği, Zelenskiy ve Ahmed Şara gibi kendi ülkelerinde bombaların gölgesinde yaşayan liderlerin Türkiye’nin başkentinde bulunduğu böylesi önemli bir etkinlikte kentteki gündelik hayatın hiç aksamaması pek mümkün değil.  

Nitekim Washington DC gibi Beyaz Saray, Kongre ve Pentagon nedeniyle sürekli güvenlik operasyonlarına alışkın bir şehirde bile NATO Zirvesi sırasında belediye, “normal bir hafta olmayacağını” duyurdu; şehir merkezinde yollar kapatıldı, güvenlik çemberleri oluşturuldu ve bazı bölgelere girişlerde kimlik/araç kontrolleri uygulandı. Yerel basında ve kent sakinlerinin paylaşımlarında da özellikle Washington Convention Center çevresinde trafik, metro erişimi ve günlük rutinlerin aksaması öne çıktı. 

Vilnius, NATO zirvesi öncesinde şehir merkezinde ciddi düzenlemeler yaptı. Eski şehirde trafik kısıtlamaları başladı, park alanları sınırlandırıldı ve bazı bölgelerde araç kullanımı zorlaştırıldı. Ancak belediye, halkın hareket kabiliyetini korumak için zirve süresince toplu taşımayı ücretsiz yaptı. Dolayısıyla Vilnius’ta da zirve süresince günlük hayat önemli ölçüde değişti; ancak yönetim bunu daha çok lojistik kolaylaştırma ve iletişim kampanyasıyla yönetmeye çalıştı. 

2025 NATO Zirvesi’nde Lahey’de alınan önlemler çok daha kapsamlıydı. Zirve alanı çevresinde bariyerler kuruldu, yollar kapatıldı, hava sahası kısıtlandı ve büyük çaplı polis/asker operasyonu yürütüldü. Bazı işletmeler müşteri kaybından şikâyet etti; bazı çalışanlara evden çalışma önerildi. 

Bu açıdan bakıldığında, NATO gibi 30’dan fazla ülkenin liderini bir araya getiren zirvelerde şehir hayatının birkaç günlüğüne olağan akışından çıkması neredeyse kaçınılmaz. 

Gündelik ulaşım aksarken, binlerce gazetecinin zirve alanlarına sorunsuz biçimde taşınması ise oldukça iyi planlanmıştı. Şoföründen NATO için özel görevlendirilen polisine, İletişim Başkanlığı yetkililerine herkesin son derece yardımsever, nazik ve sorun çözücü hâli de ayrıca tebrik ve teşekküre layıktı. 

Togg limuzinleri ve Türk misafirperverliğinin zirvesi 

Zirve boyunca yollarda dikkat çeken diğer bir renkli detay da yerli otomobil Togg’un zirveye özel tasarlanan tam elektrikli ‘kapısız’ limuzinleriydi. Zirveye katılan heyetler ve basın mensupları sık sık limuzinlerin fotoğraflarını ve videosunu çekti, kimileri araca binerek zirve alanlarının birinden diğerine ulaşma deneyimini yaşadı. Togg’un bilinirliği açısından bakıldığında böylesi uluslararası bir organizasyonda çok sayıda yabancı katılımcının aracı doğrudan deneyimlemesi, belki de tek tek ülke liderlerine hediye edilmesinden çok daha görünür bir etki yarattı. 

Zirveyi takip eden gazetecilerin en çok konuştuğu konular arasında yemekler apayrı bir yer tuttu. Kütüphanenin altıncı katında bulunan basın merkezinde gün boyu kesintisiz ve kusursuz bir hizmet sunuldu. Oturma ve çalışma alanlarından restoranlara kadar tüm bölümler, sabahın erken saatlerinden gece geç saatlere kadar büyük bir özenle işletildi. Yemek servisinin tek bir salonla sınırlı kalmayıp kattaki pek çok farklı salona yayılması izdihamı ve olası aksamaları da engelledi. Günde üç öğün sunulan açık büfe sayesinde restoran alanları neredeyse bir an bile boş kalmadı. Döner, Adana kebap, baklava, Maraş dondurması gibi geleneksel lezzetlerin yanında makarna, hamburger gibi daha evrensel seçenekler de mevcuttu. 

Yabancı gazeteciler sık sık fotoğraf ve videolar çekerek yemeklere ilişkin sosyal medya paylaşımları yaptı. Başka ülkelerde yapılan bu tip etkinliklerde bazen kahve bulmak dahi zor olabilirken, Ankara’da sınırsız denebilecek bir hizmetin sunulması Türk misafirperverliği açısından harika bir tanıtım oldu. Çoğu gazeteci “Başka hiçbir zirvede böyle bir ev sahipliği görmedik” ifadesini kullandı. Lavabolara diş macunu ve diş fırçasından oluşan kitlerin konulması, her detayın ve ihtiyacın önceden düşünülmüş olduğunun göstergesiydi. 

Hizmetin kalitesinin yanında personelin güler yüzü ve nezaketi de çok dikkat çekiciydi. Basın merkezinde pek çok noktada yer alan danışma masaları (information desk) her konuda yardımcı olmaya gayret eden görevlilerle doluydu. Külliye’nin sevimli maskotları Lokum ve yavrusu Akkız da gazetecilerin yoğun ilgisine mazhar oldu ve Ankara’nın kedi şehri imajını pekiştirdi. 

Madalyonun öteki yüzü: Akreditasyon ve basın özgürlüğü tartışmaları 

Tüm bu olumlu notların yanında, 2026 NATO Ankara Zirvesi’ne dair şahsen hatırımda kalacak en olumsuz yan, bazı meslektaşlarımızın akreditasyonunun reddedilmesi oldu. Reddedilenlerin profiline bakıldığında yalnızca “muhalif gazeteciler” gibi bir genelleme yapmak doğru değil. Bazı isimlerin Filistin yanlısı, sert İsrail karşıtı tavrının, yaptıkları sosyal medya paylaşımlarının, Sumud’a katılmalarının da sorun teşkil etmiş olabileceği anlaşılıyor. NATO, zirve öncesinde Türk gazeteciler konusunda Türkiye’den gelen yönlendirmelere dayandığını söyleyerek topu ev sahibi ülkeye atmıştı. Konuştuğumuz bazı yetkililerse değerlendirme sürecinin ilk safhasını NATO tarafının yürüttüğünü söyledi. Bu sürecin tam olarak nasıl işlediğini kesin olarak bilemesek de ev sahibi ülke kadar düzenleyen tarafın da yerel basına verilen ret kararlarında -farklı saiklerle de olsa- belirleyici olduğunu; olası bir protesto veya İsrail’le ilgili sivri bir soru/söylem gibi risklerden kaçınmak adına kendi kriterleriyle de hareket ettiğini çıkarmak rahatlıkla mümkün. 

Bu noktada Genel Sekreter Mark Rutte’nin basın açıklamasında “Demokrasi seçimlerden ibaret değil; özgür basın, ifade özgürlüğü, protesto hakkı, tüm bunlar da demokrasinin parçası” sözlerinin ne yazık ki pratikte gerçekten uygulanmadığını görüyoruz. Zirve sırasında birden çok basın toplantısı yapan Rutte’nin soruları önceden belirlenmiş şekilde aldığına dair basın mensupları arasında yapılan konuşmalar da ifade özgürlüğünün belli konular söz konusu olduğunda ortadan kalkabileceğini düşündürdü. Öyle midir, değil midir bilinmez; ancak zirve boyunca bölgesel gerilimlerden, güvenlik tehditlerinden bahsedilirken neredeyse tek bir kez dahi İsrail’den, Filistin’den söz edilmemiş olması manidar. 

Bir gazetecinin sivil bir eyleme katılması, “Nehirden denize özgür Filistin” tweeti atması, tamamen barışçıl bir eylem olan Sumud filosuna katılması, ideolojik olarak Batı/NATO karşıtı söylemlerde bulunması ya da hükûmeti iç siyasetteki uygulamalarından ötürü eleştirmesi zirve akreditasyonuna mani olmamalı. Dileyen her basın mensubu, böylesine kritik bir zirveyi takip edebilmeliydi. Böylece bir Türk vatandaşı olarak gurur duyulması gereken pek çok olumlu ayrıntıyı da yerinde gözlemleme ve belki de o gururu paylaşma şansına sahip olabilirdi.