Hamas ateşkes-esir takası anlaşmasını kabul etmiş fakat İsrail tarafı bunu “kabul edilemez” bularak, Gazzelilerin son sığınağı Refah’a kara harekâtını genişletmeye koyulmuşken bir İsrailli rehinenin daha öldüğü öğrenildi.  

Hamas’ın askerî kanadı İzzettin El-Kassam Tugayları, 51 yaşındaki rehine Nadav Popplewell'in videosunu yayımlayarak, bir ay önceki İsrail hava saldırısında aldığı yaralardan dolayı öldüğünü duyurdu.  

Rehineler ve Kayıp Aileler Forumu bir bildiriyle “Esirgeyecek bir dakikamız yok! Bugün hepsini geri getirecek bir anlaşmayı uygulamak için çabalamalısınız” uyarısında bulundu ve rehine yakınlarını sokaklara çıkmaya çağırdı. Doğrusu bu yöndeki ilk çağrı değildi, son olacağa da pek benzemiyor. 

Hatırlanacak olursa 7 Ekim’de Hamas öncülüğünde Filistinli direniş örgütleri sürpriz bir saldırıyla 252 rehineyi Gazze Şeridi’ne kaçırmıştı. 14 Şubat 2024 tarihinde, 112 rehine İsrail’e iade edilmişti. Bunlardan 105’i mahkûm takası anlaşmasıyla, 4’ü ise Hamas tarafından tek taraflı olarak serbest bırakılmıştı. 3’ü ise İsrail askerlerince kurtarılmıştı.  

Hamas’ın talepleri ile hapishanelerden salınacak Filistinli tutsakların sayısına dair İsrail tarafının tutumu arasındaki uçurum o günden bu yana kapanmadı. Tel Aviv hükümeti her bir İsrailli rehineye karşılık 3 Filistinlinin bırakılmasından ötesine yanaşmadığı için müzakereler tıkanmış vaziyette. Başbakan Benyamin Netanyahu, Hamas’ın taleplerini “çılgınca” bulduğunu söyleyerek bildiği yoldan yürümeyi, saldırmayı seçmiş durumda. 

“7 Ekim katliamının boyutu Pearl Harbor saldırısından çok daha büyüktü” 

Sadece Netanyahu değil, genel olarak İsrail sağı anlaşma sağlanması için baskı uygulayan ABD’yi de ağır biçimde eleştirmekten geri kalmıyor. Koalisyon hükümetinin ideolojik ağır toplarından Hillel Fresh İsrail’in duruşunu meşrulaştırmak ve rasyonelleştirmek adına ilginç mukayese ve argümanlara başvuruyor. “1943’te işgalin zirvesindeyken Japon kuvvetleri yaklaşık 27 bin Amerikan askerini gözaltına aldı ve yaklaşık 14 bin sivili rehin aldı. O dönemde ABD’nin 125 milyonluk nüfusuyla karşılaştırıldığında bu sayı, bugün Hamas’ın elinde bulunan rehinelerin sayısından çok daha fazla. 41 bin Amerikalı mahkûm ve rehine, bugün İsrail terimleriyle Hamas’ın elinde bulunan yaklaşık 2 bin 925 rehineyi oluşturuyor” diyerek rehinecilerle müzakere yerine onlarla savaşmanın, savaşı kazanmanın daha öncelikli olduğu tezini tahkim etmeyi deniyor.  

Şöyle diyor Fresh: “ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sırasında izlediği savaş esiri politikası, Hamas’a karşı yürüttüğümüz büyük varoluşsal savaşımızda genel kamuoyuna ve İsrailli liderlere örnek teşkil etmelidir. Sonuçta göreceli olarak 7 Ekim katliamının boyutu Pearl Harbor saldırısından çok daha büyüktü. Mihver güçleri ABD’yi bir gün bile işgal etmeyi başaramazken, Hamas İsrail topraklarına 25 kilometre kadar girmeyi başardı.” 

Böylesi bir yaklaşım içindeki elitler ile rehineleri kurtarmayı uman yakınlarının yaklaşımı arasındaki uçurum ise rehinelerin tamamı bombalar altında can verinceye dek kapanmayacak görünüyor. Nitekim aileler Netanyahu’dan duydukları hoşnutsuzlukları gitgide daha fazla dışa vuruyorlar. 

Bu ailelerden eşi ve kuzeni kaçırılmış olan Boaz Atzili, “Bu hükümetle hiçbir rehinenin geri gelmeyeceğine inanıyoruz çünkü onlar, rehineler için yapılan müzakerelerin çarklarına çomak koymakla meşguller” diyor. “Netanyahu yalnızca kendi özel çıkarları için çalışıyor” ibaresi rehine yakınlarının ve destekçilerinin en sık vurguladıkları noktalardan biri. Netanyahu’nun savaşının rehineleri değil, kendini kurtarmak için olduğunu; maksadının yolsuzluk suçlamalarıyla karşı karşıya bulunduğu mahkemelerden paçayı sıyırmak olduğu fikri, İsrail sokaklarında gittikçe daha çok taraf buluyor. Öte yandan, kamuoyu yoklamaları mevcut koalisyonun oylarının rakiplerinin hayli gerisinde kaldığını ortaya koymuşken, Netanyahu’nun savaşı niçin durdurmadığı herkes için daha bir anlaşılır gözüküyor. 

Mossad Başkanı David Barnea ve Şin Bet Başkanı Ronen Bar, Hamas’la müzakereleri sürdürmek üzere Kahire’ye temsilci yollama kararı almışken Netanyahu’nun sözcüleri “Hamas’ın saçma taleplerinden vazgeçeceğine dair bir cevap olmadığı sürece beklemek zorundayız” diyerek geri durduklarında, savaş niyetlerini yeterince açık etmişlerdi. Rehine yakınları bunu “kibir ve küstahlığa dayalı sorumsuz bir davranış” olarak niteleyip ümitsizlik, öfke ve hayal kırıklıklarını saklamayarak protesto gösterilerine katılımları artırma çağrısı yaptılar. 

Netanyahu’nun savaşı ele alma biçimi başından beri sorunluydu. İşler bu raddeye gelmeden evvel İsrail kamuoyunda esir takasıyla ilgili geniş çapta bir destek de aşikârken Bibi’nin bu yolu tutmayacağını sezen İsrailliler, 14 Ekim’de rehine dayanışması mitingi gerçekleştirdiler. Protestolar ise 4 Kasım’da Bibi’nin evinin yakınına taşındı. 

Protestoların şiddeti arttıkça Netanyahu taraftarlarının protestocular üstündeki tacizlerinin şiddeti de arttı. Fakat rehine yakınları ve destekçileri yılmadılar ve 16 Aralık’ta bu defa Tel Aviv’deki İsrail Savunma Bakanlığı'nın önünde çadır kurup müzakereler başlayıncaya dek oradan ayrılmayacaklarını duyurdular.  

25 Aralık’taki konuşmasıyla başbakan umutları bir kez daha kırınca protestolardan birine katılan eski genelkurmay başkanlarından Dan Halutz “zaferin ancak Netanyahu'nun istifa etmesiyle elde edilebileceğini” söyledi.  

“Onları Eve Getirin” mitingleri her cumartesi on binlerin katılımıyla bir rutin hâlini aldı. Tel Aviv’deki Habima Meydanı gayriresmî biçimde de olsa çoktan Rehineler Meydanı olarak adlandırıldı. Gelgelelim bir meydanda bekleşmenin sonuç alıcı olmadığını görüp başka caddelerde “Hemen Şimdi!” sloganları atarak trafiği kapatmaya kalktıkları için gözaltına alındılar. 

Artan umutsuzluk bir sonraki eylemin habercisiydi 

14 Ocak’ta 7 Ekim operasyonunun 100. gününde, 24 saatlik bir gösteri düzenlediler. 120 bin kişilik eylem İsrail’de son yıllardaki en kalabalık sokak eylemiydi. Katılımcılar kadar umutsuzluk oranı da had safhadaydı. Eylemciler “Haftalardır hiçbir ilerleme yok. Daha fazla rehinenin ölüm haberinden başka haber gelmiyor” diyorlardı. Artan umutsuzluk bir sonraki eylemin habercisiydi. 

22 Ocak’ta İsrail Parlamentosu'nda gerçekleşen Mali Komite toplantısını bastılar. Siyah tişörtler giymiş yaklaşık 20 kişilik grup, dinleyiciler için ayrılan locada “Onlar orada ölürken siz burada oturmayacaksınız!” diye bağırdılar. 

Ailesinden 3 kişi rehin tutulan protestoculardan biri, 3 fotoğrafı göstererek şöyle bağırıyordu: “Sadece biri canlı olarak geri gelse razıyım, üçünden yalnızca bir tanesi!” 

“Ya anlaşma ya idam!” 

8 Şubat’ta ise ifadeler iyice ağırlaştı. Netanyahu bir anlaşma fırsatını daha tepince göstericiler “Ya anlaşma ya idam!” yazan bir pankart açtılar. Polis tarafından coplanan göstericiler “Tek zafer savaşı durdurmak, 20 veya 30 bin masum Gazzelinin ve 100'den fazla rehinenin hayatını kurtarmaktır” diye haykırıyorlardı. 

Mart sonunda İsrail meclisi Knesset önünde 4 günlük bir oturma eylemi gerçekleştirdiler. 3 Nisan’da ise İsrail Meclisi'nin genel kurul salonundaki izleyici locası başka bir eyleme sahne oldu. Avuçları sarıya boyalı 4 eylemci ellerindeki rehine fotoğraflarını havaya kaldırarak ve locanın camlarına avuçlarını vurmaya çalışarak slogan attı. Yaşanan arbede esnasında muhalif milletvekilleri eylemcilere destek verdi. 
6 Nisan’da Tel Aviv’deki mitingde savaş yanlısı birinin arabasıyla kasıtlı biçimde kalabalığın içine dalarak gaza basmasıyla 5 kişi yaralandı. 7 Nisan’da sürecin 6. ayını doldurduğu gün, 50 bin kişi Kudüs’te toplandı. O gün Washington D.C’de, New York’ta, Berlin ve Londra’da da dayanışma mitingleri tertiplendi. 

Şimdi ise Netanyahu Refah Kapısı’nı ele geçirerek Gazze’deki kuşatmayı mutlaklaştırmak peşinde. Bu hamlesiyle esir takasında elini güçlendirmek mi, yoksa ne pahasına olursa olsun sadece savaşı kazanmak mı istediği sorusunu Gazzelilerden daha çok rehine yakınları soruyor.