27 Şubat 2026
Ülkelerin kısıtlı kaynaklarını başka bir ülke halkı içinde kullanması demek olan kalkınma yardımı yapmasının arkasında ahlaki kaygılarla birlikte, ekonomik ve stratejik mantığın da olduğunu görmek mümkün.
Bir haftadır Ramazan ayını idrak ediyoruz. Müslüman toplumlarda zekatın en yoğun biçimde ifa edildiği Ramazan ayına girilmesi, kalkınma yardımlarına zekat penceresinden bakmaya da vesile oldu. Zekat çoğu zaman yalnızca alıcıya fayda sağlayan tek yönlü bir transfer olarak görülse de aslında verene bakan toplumsal ve iktisadi boyut da taşır. Zekat veren şahıs, yoksulların temel ihtiyaçlarının karşılanmasına yardımcı olurken aynı zamanda içinde bulunduğu toplumun sosyal istikrarına, güvenliğine ve ekonomik dolaşımına yatırım yapmış olur.
Zekat, hadis-i şerifte ifade edildiği gibi zengin ile yoksul arasında bir köprü kurarak karşılıklı yabancılaşmayı azaltır; zenginin merhamet ve sorumluluk göstermesi, yoksul kesimde birikebilecek dışlanmışlık ve öfke duygularını yumuşatır. Bu köprünün zayıf olduğu toplumlarda ise gelir uçurumunun beslediği huzursuzluk, mülkiyet güvenliğinden toplumsal barışa kadar geniş bir alanda risk üretir. Nitekim araştırmalar, seçenekleri daralan ve ekonomik olarak köşeye sıkışan bireylerin suça yönelme olasılığının arttığını göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında zekat, yalnızca yoksulun eline geçen bir destek değil; zenginin de uzun vadede kendi malını, huzurunu ve içinde yaşadığı toplumsal düzeni korumasına hizmet eden basiretli bir davranıştır. Veren kişi aslında servetinin bir kısmını paylaşarak, o servetin güvenle var olabileceği bir sosyal zemine yatırım yapmış olur.
İşin bir de iktisadi çarpan etkisi boyutu vardır. Gelir seviyesi düşük kesimler, ellerine geçen kaynağı harcama eğilimi en yüksek gruplardır. Bu nedenle yoksullara yapılan transferler çoğu zaman doğrudan tüketime, yani piyasanın canlanmasına da yarar. Mahalle bakkalından yerel üreticiye kadar ekonomik dolaşım hızlanır, talep artar ve bu canlılık eninde sonunda sermaye sahiplerine de geri yansır. Bu yönüyle zekat, yalnızca bir paylaşım mekanizması değil; aynı zamanda ekonomik çarkları hareketlendiren, toplumsal güveni besleyen ve refahı tabana yayarak büyüten bir denge aracıdır.

Bu çerçeve yalnızca bireysel düzeyde değil, uluslararası sistem düzeyinde de okunabilir. Nasıl ki zekat toplumsal dokuyu güçlendiren bir dengeleme mekanizması işlevi görüyorsa, kalkınmış ülkelerin henüz kalkınma aşamasındaki ülkelere yönelik yardımları da küresel ölçekte benzer bir istikrar mekanizması rolü üstlenmektedir. Küreselleşmenin derinleştiği bir çağda yoksulluk, istikrarsızlık ve kırılganlık artık coğrafi sınırlar içinde kalmamaktadır. Bu nedenle gelişmiş ülkelerin kalkınma yardımları yalnızca ahlaki bir sorumluluğun ifası olarak değil, aynı zamanda uzun vadeli rasyonel bir çıkar yatırımı olarak da değerlendirilmelidir.
Yardım alan ülkelerde çatışma risklerinin düşmesi ve bölgesel istikrarın güçlenmesi, düzensiz göç baskısının azalması, ekonomik kapasitenin artması ve böylece yardım eden ülkenin mallarına da talep oluşması gibi çok boyutlu kazanımlar üretmektedir. Bu yönüyle kalkınma yardımları, veren ülkelerin kaynak kaybı değil; küresel ekonomik dolaşıma, güvenliğe ve öngörülebilir bir uluslararası düzene yapılan stratejik bir yatırım niteliği taşır. Başka bir ifadeyle, uluslararası düzeyde “veren el”, yalnızca bir erdem sergilemekle kalmamakta; aynı zamanda daha istikrarlı, müreffeh ve yönetilebilir bir dünya düzeninin inşasına doğrudan katkı yapmaktadır.
ABD neden Marshall yardımları ile Avrupa’yı ayağa kaldırmaya çalıştı?
Tarihin sayfalarında bir geriye yolculuk bu noktada çok işe yarar. Ünlü iktisatçı John Maynard Keynes, I. Dünya Savaşı sonrası Versailles Antlaşması ile Almanya’ya yüklenen ağır tazminatların ülkeyi ekonomik çöküşe ve siyasal radikalleşmeye sürükleyeceğini öngörerek İngiltere adına katıldığı müzakerelerden çekilmiştir. Keynes, bunun zararının bütün Avrupa ekonomisine olacağını da Barışın Ekonomik Sonuçları kitabında anlatmıştır. Keynes’in bu öngörüsü büyük ölçüde doğrulanmış; Almanya’ya yüklenen ağır savaş tazminatları sonucunda oluşan ekonomik bunalım ve siyasal istikrarsızlık, sonunda Avrupa’yı II. Dünya Savaşı’na götüren süreci beslemiştir.
Bu tarihsel ders, günümüz kalkınma yardımı tartışmalarına önemli bir çıkarım sunar: Derin ekonomik çöküş ve umutsuzluk, yalnızca ilgili ülkenin değil, uluslararası sistemin tamamının istikrarını tehdit edebilir.

II. Dünya Savaşı’nda yaşanan büyük yıkımdan ders alan ABD, savaş sonrası Marshall yardımları (1948–1952) ile aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok Avrupa ekonomisinin tekrar ayağa kalkmasına çalışmıştır. Bu yardımın altında Avrupa ekonomisini canlandırmak, komünizmin cazibesini kırmak, ABD malları için pazar oluşturmak ve “veren el” olarak kendi konumlandırarak liderliğini tahkim etmek gibi birçok stratejik amaç güdülüyordu.
Öncelikle savaşla yerle bir olan şehirleri ve dolayısıyla harap olan Avrupa ekonomisini ayağa kaldırarak üretim, ticaret ve istihdamın yeniden canlanmasını hedefledi; çünkü ekonomik çöküşün devam etmesi hem bölgesel istikrarsızlığı derinleştirecek hem de ideolojik rakibi olan komünizmin albenisini artırabilecekti. Çünkü yoksulluk ve ekonomik umutsuzluğun komünizmin yayılmasına uygun bir ortam oluşturacağı düşünülüyordu. Bunun yanında ABD sanayisinin ürettiği mallar için Avrupa’nın yeniden alım gücü kazanmasını sağlayarak kendi ihracatını ve küresel ticaretteki ağırlığını artırmayı da bu yardımlar ile başardı. Marshall Planı, ABD’nin küresel liderliğini kurumsallaştıran bir yumuşak güç hamlesiydi. Plan sayesinde ABD Avrupa’da siyasi nüfuz kazandı. ABD önderliğinde yeni kurulan dünya düzeninde ABD böylece Batı bloğunun lideri konumuna da geçti.
Kalkınma yardımları ülkeleri her zaman kalkındırır mı?
Kalkınma yardımları ülkeleri her zaman kalkındırmaz; etkisi, yardımın örtük amacının olup olmadığına, kim tarafından ve hangi kurumsal ortamda verildiğine bağlıdır. Bu konuda ciddi bir görüş ayrılığı vardır.
Eleştirel çizginin en popüler metinlerinden biri olan “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” (John Perkins), kalkınma yardımı ve kredi mekanizmalarının yardım bağımlılığı oluşturduğunu ve böylece gelişmiş ülkeler tarafından jeopolitik nüfuz kurma aracı olarak kullanılabildiğini iddia eder. Ayrıca, bu yardımlar çoğunlukla yereldeki bazı üst düzey bürokrat ve politikacılara rüşvet verilmesiyle gerçekleşmektedir. Perkins’e göre büyük altyapı kredileri, alıcı ülkeleri borç bağımlılığına sürükleyebilir ve yerel kalkınma yerine aslında dış aktörlerin çıkarlarına hizmet etmektedir. Bu yaklaşım, yardımın politik-ekonomi boyutuna dikkat çekmesi bakımından etkili olmuştur.
Benzer biçimde Dambisa Moyo’nun Dead Aid adlı eseri, özellikle Afrika’ya yönelik uzun süreli hibe yardımlarının beklenen kalkınmayı üretmediğini savunur. Moyo’ya göre sürekli dış yardım yerel hesap verebilirliği zayıflatmakta, hükümetleri vergi toplama ve kurumsallaşma ihtiyacını hissettirmemekte, yolsuzluk ve rant arayışını teşvik etmektedir. Bu nedenle Moyo, yardımın tamamen kesilmesini değil ama mevcut modelin köklü biçimde değiştirilmesini savunur.
Beyaz Adam’ın Yükü adlı kitapta uzun yıllar Dünya Bankası’nda ekonomist olarak çalışan William Easterly, kalkınma yardımının neden beklenen sonuçları üretmediğini açıklarken özellikle yukarıdan aşağı planlanan büyük projelere eleştiri getirir. Easterly, kalkınmanın dışarıdan mühendislikle değil; yerel girişimcilik, kurumsal kalite ve kademeli reformlarla gerçekleşeceğini savunur. Easterly’nin en bilinen katkılarından biri Planlayıcılar (Planners) ve Arayıcılar (Searchers) ayrımıdır. Planlayıcılar, büyük hedefler koyan, merkezi planlar yapan, genellikle dışarıdan gelen aktörlerdir. Bunlara örnek olarak, donör hükümetler, büyük kalkınma ajansları, uluslararası bürokrasi sayılabilir. Arayıcılar ise yerel düzeyde problemi tanımlayan, deneme-yanılma ile çözüm bulan, geri bildirime duyarlı aktörlerdir. Bunlar ise genelde yerel girişimciler, topluluklar, küçük ölçekli programlardır. Easterly’ye göre kalkınma yardımı çoğunlukla planlayıcı mantığıyla yürütüldüğü için başarısızlığa yatkındır.
Buna karşılık Jeffrey Sachs ise Yoksulluğun Sonu (The End of Poverty) kitabında daha iyimser bir çizgide yardım konusuna yaklaşmaktadır ve kalkınma yardımlarının zengin ülkelerin yoksul ülkelere karşı bir ahlaki sorumluluğu olarak görmektedir. Yardımın etkinliği konusunda, doğru tasarlanmış ve yeterli ölçekte finanse edilmiş yardımların yoksulluk tuzaklarını kırabileceğini savunur. Sachs’a göre özellikle altyapı, sağlık ve tarım verimliliğine yönelik hedefli müdahaleler, düşük gelirli ekonomileri sürdürülebilir büyüme patikasına sokabilir.
Gelişmiş ülkelerin kalkınma yardımları, yardıma ihtiyacı olan insanlardan çok yine çoğu gelişmiş ülkelerden olan kişilerden alınan danışmanlık hizmetlerine harcanmaktadır. Bazen bağış yapan ülkenin ürünlerini kullanmak şart koşulmaktadır. Bu tarz durumlarda yardım yapılan ülkenin menfaatinin birincil olmadığı açıktır. Bu da yardımların verimliliği ile ilgili önemli soru işaretleri barındırmaktadır.
Yardımların verimliliğinde, paranın varlığı kadar hangi fikirlere kanalize edildiği, hangi kurumlar üzerinden uygulandığı ve yerel kapasiteyi güçlendirip güçlendirmediği belirleyicidir. Aksi halde iyi niyetli yardımlar dahi bağımlılık, kaynak israfı ve kurumsal zayıflama gibi istenmeyen sonuçlar doğurmaktadır.
Kalkınma yardımlarının geleceği ve TİKA
2024 yılında 2023 yılına göre dünya geneli resmi kalkınma yardımlarında %8’lik bir daralma olmuştur. Bununla birlikte, artan bir trend olarak kalkınma yardımlarında sivil toplum kuruluşlarının da önemli roller oynadığını görmek mümkün.
Trump yönetimi 2. döneminde ilk iş olarak yolsuzluk yaptığı gerekçesi ile ABD’nin 1961’den beri faaliyet gösteren kalkınma yardımı kurumunu kapatmıştır. Bu dönemeç, Marshall Planı ile sembolleşen Amerikan kalkınma yardımı geleneğinin yeni bir eşiğe geldiği şeklinde de okunabilir. Aynı şekilde, ABD’nin yumuşak güç enstrümanlarında yaşanan aşınmanın bir göstergesi olarak yorumlanabilir.
ABD’den boşalan kalkınma yardımları liderliği eninde sonunda diğer aktörler tarafından doldurulur. Çin bu alanda güçlü ekonomisi ile iyi bir aday ülke olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu yeni tabloda Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı’nın (TİKA) sahadaki yaklaşımı dikkat çekici bir örnektir. TİKA çalışanlarının sıkça vurguladığı “yardım için yardım” anlayışı — yani görünürlükten ziyade ihtiyaca odaklanan, yerel hassasiyetleri gözeten ve insani teması önceleyen yaklaşım — birçok coğrafyada karşılık bulmaktadır. TİKA yardımlarının bir özelliği sahadan gelen taleplerle şekillenmesidir, bu da yoğun eleştiri alan fildişi kulelerde tasarlanan ama gerçekte karşılığı olmama durumundan TİKA projelerini kurtarmaktadır. Bu talep odaklılık aynı zamanda ülkelerin projeleri daha çabuk sahiplenmesine imkan tanımaktadır. Ayrıca, TİKA birçok projesinde diğer kamu kurumlarının insan kaynağını da kullanmaktadır. Böylece yardım faaliyetleri daha düşük maliyetli olarak uygulanabilmektedir. TİKA’nın bir diğer avantajı Güney-Güney İş birliği yaklaşımını benimsemesinde yatmaktadır. Bu yaklaşımda geleneksel dikey donör-alıcı ilişkisi yerine, eşit ortaklık temelli iş birliği ve yatay ilişki modeli esas alınmaktadır. Bu yaklaşımda geleneksel dikey donör-alıcı ilişkisi yerine, eşit ortaklık temelli iş birliği ve yatay ilişki modeli esas alınmaktadır. Bu yatay ilişki de William Easterly’nin eleştirdiği Beyaz Adam’ın Batı dışı toplumları “medenileştirmek” amacıyla üstenci bir tavırla tasarladıkları kalkınma programlarının aksine, karşılıklı öğrenmeye dayalı daha kapsayıcı bir iş birliği anlayışına işaret etmektedir.
Nitekim farklı ülkelerden yetkililerin “Biz Türkiye’den çok daha fazla kaynak ayırıyoruz ama Türkiye kadar etki oluşturamıyoruz” yönündeki gözlemleri, kalkınma yardımlarında yalnızca miktarın değil niyetin, yönteminin ve sahadaki ilişkinin kalitesinin de belirleyici olduğunu göstermektedir. Bu yönüyle Türkiye’nin kalkınma yardımı tecrübesi, sorumluluk bilinciyle ve sahici temasla yürütülen projelerin, sınırlı kaynaklarla dahi çarpan etkisi üretebildiğini ortaya koyan bir vaka olarak değerlendirilebilir.