ABD ile İran savaşın eşiğinde. Son haftalarda sahaya yansıyan askeri hareketlilik, gerçek bir savaş ihtimalinin masada olduğunu gösteriyor. Amerika'nın bölgeye sevk ettiği hava ve deniz unsurları sembolik olmaktan çıkmış, kısa sürede devreye sokulabilecek gerçek bir saldırı paketi görünümü kazanmış durumda. Buna karşılık Tahran da hem askeri hazırlıklarını ve tatbikatlarını daha görünür hale getirirken, verdiği mesajları dikkatli bir biçimde ayarlıyor. Ortada kontrolsüz bir tırmanıştan ziyade, iki tarafın da gerilimi yönetmeye çalıştığı ancak diplomasiden henüz sonuç alamadığı bir tablo var. 

Bu tür krizlerde belirleyici olan niyet değil, niyetin ne kadar inandırıcı olduğudur. Klasik anlamda zorlayıcı diplomasi olarak nitelenebilecek şekilde, ABD askeri varlığını müzakere masasında bir baskı unsuru olarak kullanmak istiyor. İran da aynı şekilde mevcut kapasitesini opsiyonları için inandırıcı kılmayı hedefliyor. Peki sahadaki tablo iki aktör için hangi opsiyonları sunuyor?  

Amerika’nın opsiyonları ve sahadaki tablo 

ABD'yi savaşın eşiğine getiren faktörleri anlamadan askeri yığınağın yapısı hakkında fikir yürütmek mümkün değil. Prusyalı general Clausewitz'e göre şiddet siyasetin farklı yollarla devam ettirilmesidir. Yani bir stratejik hedef tanımlamadan sahadaki askeri opsiyonları anlamlandırmak oldukça zor. Her ne kadar Amerikalı devlet yetkilileri olası bir savaşın sebepleri hakkında kamuoyunu bilgilendirmemeyi tercih etse de iki temel ihtimal üzerine durabiliriz. Birincisi, İran’ın nükleer programının beklenenden hızlı ve gizli ilerlediğine dair istihbarat. Zira geçtiğimiz yıl ABD’nin İran’daki bazı hedefleri vurmasına rağmen, İran’ın yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş yaklaşık 400 kilogram uranyumunun akıbetini yalnızca İranlı yetkililer biliyor. 

 Fordow Nükleer Tesisi

Bu zenginleştirilmiş uranyum Amerika'nın Fordow tesisini bombalamadan hemen öncesinde tesislerden çıkarılmış ve saklanmış olabilir. Uluslararası denetim mekanizmalarının devre dışı kalmış olması, Washington'u kendi istihbarat değerlendirmelerine daha fazla bağımlı hale getiriyor. Amerika bu durumda İran'ın nükleer programının kalıcı bir şekilde sonlanması için askeri baskı yapıyor olabilir. İkinci ihtimal ise İran rejiminin beklenenden daha kırılgan olduğuna dair bir istihbarat alınmış olmasıdır. Amerika ile ‘özel’ ilişkiye sahip İsrail’in de böyle bir değerlendirmeyi Washington'a ‘iletmiş’ olması muhtemeldir. Bu istihbarat ile birlikte Amerika'nın İran'daki rejimi daha fazla zayıflatmaya çalıştığı hatta ve hatta rejimin karakterini değiştirmeye yönelik bir askeri baskı yapıyor olabilir. Üçüncü ihtimal ise bu iki istihbaratın aynı anda değerlendiriliyor olması olabilir. Bu durumda Ocak ayındaki eylemlerle birlikte rejimin içeride zayıfladığını gören Amerikalılar İran'dan nükleer programa dair sağlam bir anlaşma almak veya rejimin kapasitesini askeri olarak zayıflatmak isteyebilir. Dolayısıyla sahadaki opsiyonları bu iki bu iki ana ihtimal üzerinden değerlendirmek gerekiyor.  

Birinci senaryoda (ve dolayısıyla üçüncü senaryoda) amaç İran’ı nükleer dosyada geri adım atmaya zorlamak. Amerika için (ve özellikle İsrail için) ideal senaryoda, bu geri adım, balistik füze kapasitesinin sınırlandırılması ve bölgesel vekil ağlarının zayıflatılması ile tamamlanmak istenecektir. Washington bir anlaşma yoluyla İran’ın nükleer programının askeri boyuta evrilmesini kalıcı biçimde engellemek isteyebilir. Tabii bunu yaparken Trump’ın Obama dönemindeki JCPOA anlaşmasından daha “iyi” bir anlaşmayı kendi kamuoyuna pazarlaması gerekiyor. Bu senaryoda stratejik zaferin mantığı sınırlı ama etkili bir baskı üretmektir. Askeri olarak hedef seti başlangıçta nükleer tesisler, hava savunma sistemleri ve belirli askeri altyapı unsurları ile sınırlı tutulabilir. İlk aşamada doğrudan askeri komuta kontrol merkezleri, enerji altyapısı ve rejimin siyasi çekirdeğine yönelmeyi tercih etmeyecektir. Zira enerji altyapısı vurulursa kriz nükleer pazarlık olmaktan çıkar, küresel enerji şokuna dönüşür. Siyasi liderler hedeflenirse pazarlık teknik dosya olmaktan çıkar, rejimin varlık meselesine dönüşür. Bu da İran’ı kontrollü misillemeden koparıp yatay tırmanmaya (horizontal escalation) itecektir. 

Amerika'nın bir askeri saldırıda hedeflerinin ne olacağı konusunda 2025'te gerçekleşen 12 günlük savaş bazı veriler sunuyor. Bilindiği üzere bu savaşa Amerika yalnızca tek bir hava saldırısıyla dahil olmuştu. Bu müdahale operasyonel olarak nispeten kolaydı çünkü İsrail daha önce hava üstünlüğünü sağlamış ve İran’ın hava savunma sistemleri içeriden yürütülen operasyonlarla etkisiz hale getirilmişti. Şimdi ise İran'ın bu kabiliyetlerini kuvvetlendirdiğini ve hava savunma mekanizmalarının hali hazırda mevcut olduğunu biliyoruz. Bu nedenle olası bir ABD saldırısının ilk dalgası büyük ihtimalle hava savunma sistemlerini baskılamaya yönelik olacaktır. Ardından askeri hedefler, nükleer tesisler ve misilleme kapasitesini temsil eden balistik füze depoları ile fırlatma platformları hedef alınacaktır.  

Sahadaki askeri yığınak bu ihtimalleri destekleyen bir yapı sunuyor. İki uçak gemisi grubu, Tomahawk füzeleri taşıyan destroyerler ve ciddi bir hava gücü akışı dikkat çekiyor. Yakıt ikmal uçakları ve erken ihbar sistemleri de bu tabloyu tamamlıyor. Her bir uçak gemisinin günlük 70 ila 80 sorti üretebildiği düşünüldüğünde, iki gemi teorik olarak günde 150’den fazla sorti kapasitesi sunabilir. Buna ABD'nin Avrupa’daki ve İsrail'deki üslerden kaldırabileceği F-35 ve F-22’ler eklendiğinde, ABD’nin İran’a karşı haftalar sürebilecek yoğun bir hava kampanyası yürütme kapasitesi olduğu görülüyor. Denizden fırlatılan Tomahawk füzeleri de ilk dalga saldırılar için ciddi bir hassas vuruş imkanı sağlayabilir. 

ABD’nin Körfez’deki bazı unsurlarını İran balistik füze menzilinin dışına çekmesi de saldırının boyutu hakkında fikir veriyor. Olası bir saldırıda İran'dan hızlı bir misilleme gelme ihtimali oldukça yüksek. Dolayısıyla ABD, unsurlarını menzilin dışında tutarak İran’ın zarar verme kapasitesini sınırlamak istiyor. Öte yandan, bölge ülkelerinin olası bir savaşta kendi topraklarındaki askeri üsleri ABD'ye kullandırtmayacağını bildirmiş olduğunu göz önüne alırsak, Avrupa ve Ortadoğu'ya yapılan yakıt ikmal uçaklarının varlığı anlam kazanmış oluyor. Bütün bunlar ABD’nin Avrupa’dan kalkış yaparak İran’a saldırıp geri dönebilecek bir operasyonel esneklik arayışında olduğunu gösteriyor.  

Mevcut askeri yığınaktaki en dikkat çekici eksik unsur, kara birliklerinin yok denecek kadar sınırlı olmasıdır. Büyük ölçekli amfibi hazırlıklar, kara köprüleri veya işgal lojistiğine dair işaretler görünmüyor. Bu da uzun süreli işgal veya doğrudan rejim değişikliği hedefli bir kara harekatının şu aşamada planlanmadığını gösteriyor. 

Tarihsel perspektiften bakacak olursak bu analizi doğrulayabiliriz. Mevcut hava ve deniz yoğunluğu, rutin Orta Doğu devriyelerinin belirgin şekilde üzerinde bir seviyeyi temsil ediyor. Özellikle 7 Ekim sonrasındaki Amerikan varlığıyla kıyaslandığında, askeri varlıklarda bugün daha hazır bir harekat paketi görüntüsü veren bir artış olduğu görülüyor. Sahada iki uçak gemisi ve yaklaşık 14 yüzey savaş gemisine denk gelen bir deniz yığınağından söz ediyoruz. Yani İran'a verilmek istenen sinyal ile uyumlu bir tablo var. 

Öte yandan dolaşıma sokulan analizlerde dikkat edilmesi gereken bir husus var. Bazı yorumlar bu askeri yığınağı 2003 Irak işgali öncesindeki yığınağa benzetiyor. Ancak bu benzetme tam olarak doğru değil. Çünkü 2003 öncesinde ABD’nin bölgede beş uçak gemisi ve 25 yüzey gemisine varan, üstelik büyük bir kara kuvveti ve lojistik altyapı ile tamamlanan bir yığınak kurduğunu biliyoruz. Bugünkü askeri paket ise kara unsurlarından ziyade hava ve deniz gücünün hızlı devreye sokulmasına dayanıyor ve mevcut yığınak o döneme göre daha sınırlı. 

Mevcut yığınak daha ziyade, 1998’de ABD'nin Irak'ı bombalaması (Çöl Tilkisi Harekatı) seviyelerine benzer duruyor. O dönemde de ABD’nin hedefi, sınırlı süreli fakat yüksek tempolu bir hava saldırısıyla belirli düğümleri vurmak, kitle imha kapasitesiyle ilişkilendirilen altyapıyı baskılamak ve Saddam'a yönelik mesaj vermekti. Bu saldırı yaklaşık 4 gün sürmüştü. Bugünkü resim de benzer şekilde, cezalandırıcı ya da yıpratıcı bir hava deniz harekâtına (punitive or degrading strike) uygun bir profil veriyor. 

Bu iki karşılaştırmayı birlikte düşündüğümüzde, 2003 tarzı büyük muharebe harekatı ve rejim değişikliği ölçeğinde bir operasyon beklemek gerçekçi görünmüyor. Çünkü 2003’te farkı yaratan esas unsur, devasa kara kuvveti yığınağı ve onu taşıyan lojistik düzendi. Bugün bu parçalar sahada yok ya da çok sınırlı. Bu da ABD’nin askeri opsiyonlarını bilinçli biçimde dar tuttuğunu ve uzun kara savaşı riskini minimize etmeye çalıştığını gösteriyor. Trump’ın uzun süreli kara savaşlarına mesafeli yaklaşımı da düşünüldüğünde, mevcut kapasite bu siyasi tercihle uyumlu bir askeri çerçeve sunuyor. 

İkinci senaryo, yani rejimi daha da zayıflatmaya ve fiilen rejim değişikliğine giden bir kapıyı aralamaya dönük bir çizgi, askeri opsiyonları hem daha karmaşık hem de daha riskli hale getiriyor. Eğer ABD’li karar alıcılar rejimin beklenenden kırılgan olduğuna dair bir istihbaratla hareket ediyorsa, iki hedef aynı anda masaya gelebilir. Birincisi, bu kırılganlığı masada bir “maksimum anlaşma”ya çevirmek. İkincisi ise anlaşmadan bağımsız biçimde rejimin karar alma ve güç üretme kapasitesini sistematik biçimde aşındırmak. Yani askeri operasyonun zafer mantığı yalnızca nükleer programı sınırlamayı değil, rejimin kriz anlarında koordine olabilme, emir-komuta üretebilme ve sahadaki güçlerini toparlayabilme kabiliyetini kırmayı hedefler. Böylece İran’ın karşılık üretme kapasitesi minimize edilir, rejimin içeride güvenlik üzerinden kurduğu denge zayıflar ve siyasi çözülme ihtimali artar. Fakat böylesi bir stratejik hedefte müzakere masası anlamını yitirecektir. Çünkü pazarlık teknik dosyalar üzerinden değil, rejimin varlığı ve güvenlik mimarisi üzerinden yapılmaya başlanmış demektir. 

İkinci senaryodaki askeri hedefleri şöyle izah edebiliriz. Yine temel olarak nükleer tesisler, hava savunma sistemleri ve balistik füze düğümleri hedef alınır, çünkü bunlar operasyonun askeri başarısı için gerekli olan temel düğümlerdir. Fakat bu hedef seti rejimin sinir sistemini felç etmeye doğru yönelecektir. Rejimin iç güvenlik omurgası olan Devrim Muhafızları (IRGC) ve Besic altyapısı hedef haline gelecektir. Buna ek olarak komuta kontrol merkezleri, haberleşme ağları, kritik karar noktaları, enerji altyapısı ve rejimin kilit figürleri gibi hedefler gündeme gelebilir. Buradaki stratejik amaç, rejimin hem sahadaki karşılık verme refleksini zayıflatmak hem de içeride yönetilebilirlik krizini büyütmektir. 

Öte yandan mevcut yığınak bu senaryoda limitli opsiyonlar sunuyor. Sahadaki askeri varlıklar rejimi sarsabilecek bir saldırı kampanyasını mümkün kılıyor fakat rejim değişikliğini garanti edecek bir sonuç üretmesi gerçekçi durmuyor. Zira rejim değişiklikleri askeri olarak uzun süreli baskı ve tekrar eden dalgalarla rejimin güvenlik aygıtını çökertmeyi gerektirir. Buna ek olarak da içerideki siyasal çözülmeyi yönetecek veya hızlandıracak bir kara boyutu, yerel muhalefet ya da siyasi mühendislik kapasitesi de gereklidir. Bugünkü tabloda bu ikinci parça yok. Bu nedenle daha gerçekçi bir analiz yapacak olursak ABD rejimi devirmekten ziyade rejimi zayıflatmayı, davranış değişikliğine zorlamayı ve İran’ın bölgesel güvenlik çizgisini daha dar bir alana sıkıştırmayı hedefleyen bir hatta kalacaktır. 

Bu çerçevede ikinci senaryo, askeri varlığı ‘diplomasiye baskı’ çizgisinden diplomasiyi askeri kampanyanın yan ürünü haline getiren bir çizgiye geçişi ima etmekte. Birinci senaryoda askeri güç müzakereye alan açmak için kullanılırken, ikinci senaryoda askeri güç müzakerenin şartlarını yeniden yazmak için kullanılmak isteniyor. Bu da krizin tırmanma riskini büyütür, çünkü İran böyle bir hedeflemeyi varoluşsal bir saldırı olarak okuyabilir ve misillemeyi daha geniş ve daha sert bir hatta taşıma baskısı hissedecektir. 

İran’ın opsiyonları 

İran bu savaşı istemiyor ve bunu farklı şekillerde muhatabına sinyalliyor. Şu anki müzakere masası kendisine dayatılsa da, kendisi açısından maksimum sonucu alabilmek için askeri opsiyonlarını açık tutuyor. İran açısından zaferin teorisini (theory of victory) rejimin devamlılığını korumak, ABD’ye mümkün olan en yüksek maliyeti üretmek ve Washington'u askeri yığınağını geri çekmeye zorlayacak bir dayanıklılık sergilemek şeklinde özetleyebiliriz. 

İran bu stratejiyi iki farklı kanaldan yürütüyor. Birincisi, bölgedeki Amerikan varlıklarını doğrudan hedef alabileceğini açıkça sinyalliyor. İkincisi ise Hürmüz Boğazı etrafındaki tatbikatlarla, küresel ticaret ve enerji akışı üzerinde risk yaratma kapasitesini hatırlatıyor. Şunu da eklemek gerekiyor ki İran’ın asıl avantajı hava üstünlüğü değil, maliyet üretme kapasitesinden kaynaklanıyor. Balistik füze ve insansız sistemler sayesinde bölgedeki ABD üslerine, ABD'nin müttefiki İsrail'in altyapısına ve kritik hatlara yönelik tehdit üretme kabiliyeti mevcut. Hürmüz Boğazı çevresindeki tatbikatlar ve geçici kapatma sinyalleri de bu maliyet üretme kapasitesinin bir uzantısıdır. İran boğazı tamamen kapatmadan bile, sigorta maliyetlerini yükseltebilir, navlun riskini artırabilir ve piyasalarda fiyat şokuna yol açacak bir belirsizlik yaratabilir. Bu yüzden İran’ın muhtemel zafer mantığı, ABD saldırıyı başlatsa bile oyunu genişleterek Washington'un siyasi sabrını zorlamaktır. İran burada askeri üstünlükle değil, dayanıklılık ve maliyet bindirme üzerinden avantaj devşirmeye çalışıyor. Yani ABD’nin vurucu üstünlüğüne karşı, misilleme ve dayanıklılık üstünlüğü kurmak istiyor. 

Balistik füze kapasitesi bu planın omurgasını oluşturuyor. İran’ın son dönemde bu kapasiteyi yeniden inşa ettiğine dair güçlü işaretler var ve tahminler 1500 ila 2000 arası balistik füze kabiliyetine işaret ediyor. 12 günlük savaşta raporlar İran’ın 550'ye yakın balistik füzeyi İsrail’e gönderdiğini aktardı. Bu füzeler olası bir savaşta ABD üsleri için ciddi tehdit oluşturabilir ve ABD bu saldırılara karşı THAAD ile SM-3 gibi hayli maliyetli ve limitli savunma sistemleriyle karşılık vermek zorunda. 

Bu savunma sistemlerinin sınırsız olmaması, İran füzelerinin ABD’ye farklı bir maliyet kanalı açtığını gösteriyor. 12 günlük savaşta ABD SM-3 balistik füze önleme envanterinin yaklaşık yüzde 20'lik bir kısmını yakmak zorunda kaldı. Üstelik olası bir Tayvan savaşı senaryosunda SM-3 gibi kapasitelerin kritik olması, Washington açısından envanter baskısını daha da anlamlı kılıyor. Bu nedenle İran, füzeleri doğru şekilde konumlandırıp TEL fırlatma rampalarını mobil ve süratli kullanabilirse, ABD’nin savunma katmanlarına tempo ve maliyet bindirebilir. Aynı mantık İsrail’deki hedefler için de geçerlidir. Zira İran, sınırlı da olsa İsrail'de şehir merkezlerinde dahil ciddi zarar verebildiğini daha önce göstermişti.  

Öte yandan, İran’ın ucuz drone kapasitesi de özellikle Hürmüz bağlamında önemli bir avantaj sağlıyor. Ukrayna savaşında görüldüğü üzere, düşük maliyetli insansız sistemler hava savunmalarını doyurma ve deniz trafiğini baskılama açısından ciddi etki üretebilir. Yani diğer bir ifade ile İran çatışmayı boğazdaki gemi akışına taşımak isterse, bunu yapabilecek opsiyonları var. Üstelik kendi komuta kontrol merkezlerine yönelik saldırıların arttığı bir tabloda, İran'ın parçalı askeri unsurlarının bu drone kapasitesiyle daha agresif eylemlere yönelmesi muhtemeldir. Bu da ABD’nin yönetmekte zorlanacağı, riskli bir tırmanma hattı oluşturuyor. 

İran’ın stratejik aklı, simetrik güç yarışından çok asimetrik maliyet hesabına dayanıyor. Tahran, ABD’nin hava ve deniz üstünlüğünü kendi başına dengeleyemeyeceğini biliyor. Bu nedenle oyunu vurucu güç üzerinden değil, dayanıklılık ve misilleme maliyeti üzerinden kuruyor. İran ABD'den gelebilecek saldırıları sönümleyecek kapasiteye sahip. Kasım Süleymani suikastından bu yana yaşananlar da bu mantığın bir örneği. Hem Kasım Süleymani suikastında hem de ABD'nin 2025'te İran'ı bombalaması akabinde, İran doğrudan ve sınırsız bir tırmanmayı seçmek yerine, sınırlı ve ölçülü karşılıklarla hem iç kamuoyuna mesaj verdi hem de savaşın kontrolden çıkmasını engelledi. Bu, İran’ın refleksinin hemen kazanmak değil, darbeyi yiyip ayakta kalmak ve karşı tarafı yıpratmak olduğunu gösteriyor. 

Bu asimetrik hesabın merkezinde siyasi maliyet farkı var. İran rejimi için dış saldırıya rağmen ayakta kalmak başlı başına bir başarı hikayesine çevrilebilir. Buna karşılık ABD’nin bölgedeki bir üssünün veya yüksek değerli bir askeri unsurunun İran tarafından vurulması, Washington'da iç kamuoyu baskısını hızla artırabilir. Bu yüzden İran, kendi kayıplarını tolere edebilen bir rejim dayanıklılığı üzerinden, ABD’nin kayıp hassasiyetini hedefleyen bir oyun planı kuruyor. Bu yaklaşım, simetrik bir denge olmamasına rağmen İran’ı etkilenme ve dayanma açısından görece avantajlı kılıyor. 

Bugünkü resim, iki tarafın da savaşı başlatmadan önce karşı tarafa mesaj vermeye çalıştığını gösteriyor. Washington sınırlı ama inandırıcı bir saldırı seçeneğini hazır tutarak müzakereyi baskı altında yürütmek istiyor. İran ise savaşı başlatmadan, ancak başlatılırsa maliyeti büyüteceğini göstererek denge kurmaya çalışıyor. Bu karşılıklı sinyalleşmede iki kritik kırılma noktası var. Birincisi, ABD’nin hedefinin sınırlı askeri düğümler mi yoksa doğrudan rejim çekirdeği mi olacağı. İkincisi, İran’ın kontrollü ve kalibre edilmiş uyarı çizgisini koruyup korumayacağı, yoksa daha geniş bir yatay tırmanmaya yönelip yönelmeyeceği. Öte yandan çıkış kapı bugün itibarıyla savaş kaçınılmaz değil. Diplomasi seçeneği İran’ın nükleer silah programını fiilen imkansız kılacak bir çerçeve üretebilir. Özellikle denetim ve doğrulama hattının geri gelmesi ile birlikte zenginleştirilmiş uranyumu depolanma ihtimalinin azaltılması sağlanarak Amerika (ve İsrail) için belirsizlik ortadan kalmış olur. Trump da böyle bir sonucu iç politikada rahatlıkla “başarı” diye sunabilir.