Süveyda Krizinden Türkiye’nin Güvenliğine Uzanan Yol
Süveyda krizi Türkiye’yi yakından ilgilendiren ve birbirleri ile bağlantılı iki gerçeği bir kez daha aşikar etti. Birincisi Suriye’de sular kolay durulmayacak, ikincisi Suriye’de istikrarın ve siyasi bütünlüğün sağlanması ile Türkiye’nin güvenliği arasında doğrudan bir ilişki söz konusu. Türkiye’de karar alıcılar ve kamuoyu, Suriye krizi boyunca -devrimden önce de devrimden sonra da- bu durumun farkında olacak kadar önemli tecrübeye ve bilgiye sahip. Ancak Süveyda krizi ve Ahmet Şara yönetiminin yaşadığı zorluklar, Türkiye’nin bu iki gerçeği ihmal etme lüksüne sahip olmadığını gösterdi.
Devrimden sonra oluşan iyimserlik havası ve Ahmet Şara yönetiminin birçok siyasetçi ve analisti şaşırtacak derecede esneklik gösteren siyasi yaklaşım ve pratikleri hem içeriden hem dışarıdan hak etmediği meydan okumalar ve saldırılarla sınanıyor. Şara yönetimi -Türkiye’nin de desteği ile- bir taraftan ülkesinin uluslararası ilişkilerini yeniden kurarken, öte yandan iç savaşın yaralarını da sarmaya ve yeni bir düzen inşa etmeye koyuldu. Ancak her iki süreci de baltalayacak gelişmeler arka arkaya geldi. Önce Nusayrilerin, sonra da İsrail’in Şam’ın kalbini bombalamasına eşlik eden Dürzi ayaklanması bu anlamda önemli gelişmeler.
Bu tarz gelişmeler elbette beklenmiyor değildi. Ancak ABD’nin Suriye’ye yönelik yaptırımları kaldırması, BAE ve Suudi Arabistan dahil olmak üzere Körfez ülkeleri ile başta Fransa olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin hızlıca yatırım uygulamasına rağmen bu gelişmelerin yaşanması şaşırtıcı oldu.
Türkiye tetikte olmak zorunda
Bu gelişmeler, aynı zamanda Türkiye’nin de iyimserliğin uyuşturucu atmosferine kapılmadan dizginleri ele almasını gerektiriyor. Suriye’nin toprak ve siyasal bütünlüğü konusunda Türkiye ile Suriye’de etkin olan diğer güçler arasında belirgin bir fark var. Parçalanmış ve kırılgan bir Suriye İsrail için tercih, ABD için bir müzakere konusu, birçok ülke için katlanılabilir bir seçenek iken, Türkiye için kırmızı çizgidir.
Kaldı ki bu senaryonun kuvveden fiile geçmesi için de birçok çaba ve söylem tedavüle girmiş durumda. İsrail’in Şam’ı bombalamasına yönelik uluslararası çevreler ile birçok bölge ülkesinden gelen tepkilere aldanmamak gerekir. Unutmayalım ki diplomatik tutum ile siyasi uygulamalar arasında bariz farklılıkların yaşandığı bir dönemdeyiz. Suriye’nin bütünlük ve istikrarından dem vuran birçok ülke tersine gelişmeler yaşandığında kendisini yeniden konumlandırabilir, bu sorun karşısında Türkiye’yi yalnız bırakabilir, hatta bu durumdan faydalanmaya çalışabilir.
Suriye’ye ekonomik ve siyasi yatırım yapma eğiliminde olan birçok ülke için bu durum geçerlidir. Dolayısıyla Türkiye, bir yandan Suriye’nin topraksal ve siyasi bütünlüğü etrafında oluşan söylemsel konsensüsü sürekli gündemde tutarken, bu söylemi siyasi ve stratejik olarak tahkim etmelidir. Bunun için güç kullanma seçeneğini devreye sokacak hazırlıkları da gündemine almak zorundadır.
Türkiye ne ikinci bir iç savaş dalgasını ne de parçalanmış bir Suriye’nin oluşturacağı riskleri taşıyamaz. Her iki senaryo için de tek risk PYD/YPG değildir.
İsrail saldırganlığı ile eş zamanlı olarak Dürzilerin ayaklanması ile ortaya çıkan senaryolar hafife alınamaz. Suriye’nin güneyinden İsrail ile PYD/YPG’nin kontrol bölgeleri arasında oluşacak bir koridorun siyasi olarak tahkim edilmesi, büyük maliyetlere neden olacaktır. Bu senaryo ile Suriye bölünmese bile, bu sürecin maliyetleri ile baş etmek için Türkiye enerjisini yeniden Suriye’de tüketmek zorunda kalacaktır.
Türkiye’nin tetikte olmasını gerektiren bir diğer husus ise, Suriye konusunda ortak söylemlere sahip olduğu Trump yönetiminin mevcut sürece yaklaşımıdır. ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve aynı zamanda Suriye özel temsilcisi Tom Barrack’ın Türkiye’nin tezleri ile örtüşen söylemlerine aldanmamak gerekir. Son yirmi yılda ABD’nin Orta Doğu’da söylemi ile taban tabana zıt eylemlere giriştiğini ya da hızlı bir şekilde strateji değiştirdiğini gösteren bir çok örnek var. Ve maalesef ABD’nin bu tarz değişiklikleri büyük oranda Türkiye’nin aleyhine stratejik düzeyde maliyetler doğurmuştur.
Bu anlamda Türkiye’nin en çok dikkat etmesi gereken şey, Suriye’deki mevcut sürecin bir oldu-bitti ile Anayasal düzeyde tahkim edilmesidir. İsrail’in Şam yönetimini zorladığı şey, mevcut sürecin sonunda federatif bir yapının oluşturulmasıdır. Buna yanaşmayan Şara’nın şahsını ve yönetimini terörizmle yaftalayarak elimine etmeyi bile dillendirmektedir. Trump yönetimine kendi siyasetini kabul ettirmek için kirli araçları kullanmaktan geri kalmadığına ve Trump’ın istemeyerek de olsa İsrail’in şantajlarına boyun eğdiğine 2016-2020 arasındaki iktidar döneminde şahit olduk.
Buna karşın, Şam yönetiminin ayakta kalmasını ve Türkiye ile oluşan söylemsel bütünlüğü siyasi ve stratejik seviyede tahkim etmek Türkiye için bir tercih değil, zorunluluktur.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Türkiye'de 2025 yılı sonu itibarıyla Ulusal Siber Olaylara Müdahale Merkezi (USOM) koordinasyonunda sektörel ve kurumsal Siber Olaylara Müdahale Ekipleri (SOME) tarafından 101 binden fazla zararlı bağlantı tespit edildi ve muhtemel siber saldırılara…
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, hidrokarbon sahalarının Türkiye'ye verilmesine yönelik eleştirilere yanıt vererek, "Türkiye'den başka kimimiz var ki, bizi başka kim istiyor, destekliyor?" ifadelerini kullandı. Mahmud, Somali…
A Milli Futbol Takımı, 2026 FIFA Dünya Kupası D Grubu’ndaki ilk maçında Avustralya’ya 2-0 mağlup oldu.
Axios'un ABD'li yetkililere dayandırdığı habere göre, ABD ile İran'ın Pakistan ve Katar'ın arabuluculuğunda çevrim içi toplantı yapması ve ateşkesi 60 gün uzatacak, Hürmüz Boğazı'nı yeniden açacak ve nükleer müzakereleri…