İsrail’in Katar Saldırısı ve Türkiye'nin Konumu
Bir süre önce bu sayfada “İsrail Türkiye’ye Ne Kadar Tehdit?” başlığı ile bir yazı yayınlamıştım. Yazıda, özetle, İsrail’in tehdit olup olmadığı sorusunun anlamsız olduğunu ve artık ne kadar tehdit olduğu; bu tehditle nasıl baş edebileceğimiz sorularının daha anlamlı olduğunu ifade etmiştim.
Bu yargı, dün İsrail’in Katar’a yönelik saldırısı ile bir kez daha doğrulandı. “Katar’a yönelik saldırının Türkiye ile ne ilgisi var?” diye sormak için acele etmeyin.

Önce olayın kendisini anlamaya çalışalım, sonra da Türkiye’yi nasıl yakından ilgilendirdiğini tartışalım. Saldırının gerekçesi, mahiyeti ve gerçekleştirilme biçimine bakıldığında önlem alması gereken tek aktörün Katar olmadığı anlaşılıyor. Ne tarafından bakılırsa bakılsın İsrail’in bu saldırısı geçiştirilecek türden bir saldırı değil.
İsrail barbarlığı öyle boyutlara ulaştı ki, gerçekleştirdiği saldırının boyutları ve hedefleri artık magazinsel düzeyde tartışılıyor. Yine de İsrail’in dün Katar topraklarında Hamas yetkililerine yönelik gerçekleştirdiği saldırı, uluslararası kamuoyu ve bölge ülkeleri için sürpriz oldu.
Henüz olayın şoku atlatılmadan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Katz, Kudüs’teki saldırıları planladığı gerekçesi ile Hamas yetkililerinin cezalandırılması için bu saldırıyı planladıklarını açıkladılar, daha doğrusu itiraf ettiler.
Her şeye rağmen saldırının sürpriz olmasının bir nedeni Katar’da gerçekleşmiş olması. Çünkü Katar, uluslararası bir konsensüsle 2012 yılından beri Hamas’a ev sahipliği yapıyor. 2000’li yılların başından itibaren İsrail-Filistin arasındaki müzakerelerde arabulucu rol oynuyor. 7 Ekim sonrasında da ateşkes için en yoğun çabayı harcayan ülke. Üstelik Katar’ın bu rolü ABD başta olmak üzere uluslararası kamuoyu tarafından benimsenmiş durumda. Saldırının gerçekleştiği sırada Hamas üyeleri ABD’nin ateşkes planını görüşmek üzere toplantı yapmayı planlıyordu.
Dahası Katar, ABD’nin bir tür güvenlik garantisi altında. Trump yönetimi ile oldukça kapsamlı bir savunma anlaşması da nihai aşamaya gelmiş durumda. Bu durumların yanı sıra ABD’nin Orta Doğu’daki en büyük askeri üslerinden birine ev sahipliği yapıyor. Bu yüzden iki ay önce İran’ın da hedefi olmuştu. Bu ve buna benzer gerekçelerden dolayı Katar’ın saldırıya uğraması –İsrail barbarlığına rağmen- sürpriz oldu.
Gelelim meselenin Türkiye ile ilgili kısmına
İsrail saldırısı üç yönüyle Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor. Birincisi İsrail Başbakanı ve Savunma Bakanı‘nın saldırı için Hamas yetkililerinin cezalandırılmasını gerekçe olarak göstermesidir.
Bu gerekçe yalnızca Katar’ı değil Hamas yetkililerinin bulunduğu bütün ülkeleri yakından ilgilendirmektedir. Çünkü İsrail’in açıklaması, Hamas yetkililerinin bulunduğu bütün ülkelerde benzer bir eylemi gerçekleşebileceğini ima etmektedir. Hamas yetkililerinin Türkiye’de en üst düzeyde muhatap alındığı dikkate alındığında, kamuoyunda dile getirilen İsrail’in Türkiye’ye saldırmayacağı/saldıramayacağı varsayımları afaki kalmaktadır. Türkiye artık İsrail’in doğrudan ya da dolaylı saldırılarını uzak bir ihtimal olarak değil, potansiyel tehdit olarak değerlendirmelidir.
Saldırının Türkiye’yi ilgilendiren ikinci boyutu ise Türkiye ile Katar arasındaki ilişkilerin mahiyetidir. 2000’li yılların başından itibaren Türkiye ile Katar arasında gelişen işbirliği ve dostluk ilişkisi 2014 ve 2017’de Katar’a uygulanan ambargo ve abluka nedeniyle yeni bir aşamaya zaten geçmişti.
Türkiye ile Katar dost olduğu kadar, stratejik bir ilişkiye de sahiptir. Suriye, Filistin, Libya gibi birçok bölgesel meselede iki ülke tam bir uyum içindedir. Üstelik bu meselelerin birçoğu Katar’dan çok Türkiye’yi yakından ilgilendirmektedir. Dolayısıyla Türkiye, Katar’a yapılan saldırıyı alelade bir ülkeye yapılmış saymayacaktır. Aksi takdirde dostluk ve stratejik işbirlikleri sorgulanır bir konuma düşecektir. 2017’de ablukaya maruz kaldığında Türkiye adeta yarma harekatı yaparcasına Katar’a yardım elini nasıl uzattıysa bugün de benzer bir motivasyonla hareket edecektir. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Katar Emiri ile yaptığı görüşme sonrasında yapılan açıklama buna işaret etmektedir.
Üçüncü boyut ise Türkiye-Katar ittifakının yeni bir aşamaya gelmiş olmasıdır.
Katar saldırısından da bağımsız olarak İsrail saldırganlığının Orta Doğu ülkeleri arasındaki yakınlaşmayı güçlendirmesi zaten kaçınılmaz olmuştu. Bir tarafta bölgeyi ateşe atan İsrail ile karşısında bölgenin istikrarını ekonomik kazanç ve ulusal güvenlik meselesi olarak gören bölge ülkelerinin ideolojik nedenlerle olmasa da reel politik gerekçelerle birleşme zemini gittikçe olgunlaşıyordu. İsrail’in Katar’a yönelik saldırısı zaten müttefik olan iki ülke Türkiye ile Katar’ı birbirine daha da yakınlaştıracaktır.
İsrail saldırısı Katar açısından önemli sonuçlara yol açacaktır. Katar’ın İsrail ve ABD ile ilişkilerinin aynı düzlemde devam etmesi mümkün değil. Kısa vadede olmasa da orta vadede Katar’ın güvenlik politikasında yeni arayışlara girmesi kaçınılmaz olacaktır.
İsrail’in bu saldırıyı Amerikan yardımı olmaksızın gerçekleştirmesinin mümkün olmadığı oldukça aşikar. Katar’ın bir anlamda güvenlik garantörü sayılan ABD, Katar’a yönelik bir saldırının faili olmasa da ortağı konumuna düştü. Nitekim Trump saldırıya ilişkin yaptığı açıklamada saldırıyı kendisinin planlamadığını ifade etti, ancak saldırıdan haberdar olmadığını söylemedi. Amerika’nın herhangi bir dahli olmadığına yönelik açık ve net ifadeler de kullanmadı. Halbuki güvenlik garantörü olarak ABD’ye düşen, bu saldırıyı engellemekti. Buna karşın Trump, “böyle bir saldırının bir daha gerçekleşmeyeceğine dair garanti vermekle” yetindi. Bu tablo karşısında Katar yönetiminin ulusal güvenlik konusunda ABD ile sahip olduğu ilişkilerde hemen ve keskin bir kopuş yaşamasa da orta vadede alternatif arayışlara girmesi kaçınılmazdır. Bu durumda en önemli ve öncelikli alternatif Türkiye olacaktır.
Türkiye’nin savunma kabiliyetleri arttıkça bunun Katar’daki yansımaları da artacaktır.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Araştırmacı Ahmed El-Cendi, İsrail’de Haredi toplumunun artan ağırlığıyla derinleşen demografik dönüşüm, askerlik krizi ve anayasa eksikliği etrafındaki kronik iç sorunları Fokus+ için kaleme aldı.
Araştırmacı Mustafa Mansur, İsrail medyasının Jeffrey Epstein belgelerini ele alış biçimini ve bu sürecin küresel güç, meşruiyet ve siyasi baskı bağlamını Fokus+ için kaleme aldı.
Gazeteci Taha Emin, Tom Barrack’ın devreye girmesiyle ABD’nin Irak’taki hükümet krizine nasıl daha doğrudan müdahil olduğunu, Maliki–Sudani dengesi üzerinden şekillenen güç mücadelesini ve olası senaryoları Fokus+ için inceledi.
Araştırmacı Emine Gözde Toprak, ABD-İran müzakerelerinin anlaşmayla sonuçlanma ihtimalini, bölgesel gerilimler, askeri baskı ve diplomatik arayışlar ekseninde Fokus+ için kaleme aldı.