Filistin’i Tanımanın Anlamı
Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Filistin’i bir devlet olarak tanıyacaklarını ifade etmesinden sonra birçok Avrupa ülkesinden benzer açıklamalar geldi. İngiltere, Finlandiya ve İrlanda’nın yanı sıra Kanada ve Avustralya da Filistin’i, eylül ayında BM Genel Kurulu toplantısı sırasında devlet olarak tanıyacaklarını açıkça deklare ettiler.
Aslında bu açıklamalar mayıs ayında İngiltere Başbakanı Starmer, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ve Kanada Başbakanı Mark Carney’in yayınladıkları ortak bildiride yer alan ifadelerin takvime bağlanmış ve somutlaşmış hali.
Söz konusu bildiride şimdiye kadar “İsrail’in terörizmle mücadelesine” sağladıkları destek meşrulaştırılırken, Gazze’deki eylemlerin artık kabul edilemez bir noktaya geldiği vurgulanmıştı. Dahası açıklama Gazze’deki durumla sınırlı değildi; İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşimcilik politikası ve Filistin devletini imkansızlaştıran diğer uygulamaların son bulması gerektiği de öne çıkarılmıştı.
Bildiri, kısa ve orta vadede Filistin’in istikrara kavuşturulması hedefine vurgu yapmıştı. Buna göre kısa vadede Gazze’de ateşkesin sağlanması, yardımların ulaştırılması; orta ve uzun vadede ise Filistin devletinin işlerlik kazanmasına yönelik açıklamalar yer alıyor. İngiltere, Fransa ve Kanada’nın –diğer ülkelerle birlikte- Filistin devletini tanıyacaklarına dair açıklamaları bu sürecin bir parçası. BM Genel Kurul toplantısı da bunun için uygun bir platform olarak belirlenmiş durumda.
Öncelikli soru şu: Ne oldu da 7 Ekim’den sonra İsrail’i koşulsuz destekleyen İngiltere ve Fransa Filistin devletini tanımayı gündeme getirdi?
Mesele, bir taraftan küresel bağlamla yakından ilişkili. Avrupa Küresel Güney’e yakınlaşarak ABD’yi en azından ekonomik alanda dengelemek durumunda. Diğer taraftan, Avrupa, ABD ve İsrail’in Orta Doğu’da kaosa neden olan politikalarının ürettiği maliyetleri yeniden üstlenmek istemiyor. Dahası ABD-İsrail ekseninde durmak Avrupa’yı Orta Doğu’da etkin bir aktör olmaktan uzaklaştırıyor. Dolayısıyla İsrail’in dengelenmesi Avrupa için artık bir zorunluluk.
İç politika açısından bakıldığında Avrupa ülkelerinin yönetimleri üzerinde oluşan baskı dikkat çekici. Kitlesel eylemlere eşlik eden siyasi baskılara kulak tıkamak, Macron ve özellikle uzun yıllar sonra İngiltere’de iktidara gelen İşçi Partisi yönetimi için artık çok da mümkün değil. Nitekim İngiltere’de dokuz partiden 221 milletvekili tarafından İngiliz Hükümetine yönelik geçen hafta kaleme alınan metnin, Starmer üzerinde Filistin devletini tanıma konusunda baskı oluşturduğu da kesin. Öte yandan Avrupa kamuoyunun İsrail’e yönelik tepkisinin Avrupa ülkelerinde yaşayan Yahudilere yönelmesi de dikkat edilmesi gereken alarmize bir durum.
İsrail saldırganlığına sağlanan koşulsuz desteğin sürdürülemez olması, Avrupa’yı Orta Doğu politikasında yeni bir eşiğe getirmiş durumda. Avrupa ülkelerinin Filistin politikasında radikal bir değişime gitmeden bölgesel etkinliklerini koruyacak bir formüle ihtiyaç duydukları ortada. Nitekim İngiltere, Fransa, Kanada ve diğer birçok ülkenin resmi açıklamalarında mevcut durumun sürdürülmesi durumunda Filistin’de iki devletli çözümün mümkün olmayacağı vurgulanıyor. Dolayısıyla Gazze’de ateşkesin sağlanmasından başlanarak iki devletli çözüme giden yolun köşe taşlarından bahsediliyor.
Filistin’i tanımak gerçekten etkili mi?
Bu noktada ortaya çıkan bir başka önemli soru ise, Fransa ve İngiltere’nin Filistin devletini tanımasının ne kadar etkili olacağı. Öncelikle Filistin devletinin tanınmasını tamamen önemsiz bir adım olarak görmek de mevcut şartları radikal bir değişime uğratacağına yönelik beklentiye girmek de doğru ve rasyonel bir tavır değil.
İngiltere ve Fransa’nın açıklamalarında Filistin devletinin tanınması planı ön plana çıkıyor. Ancak açıklamanın satır aralarında bunun kadar önemli başka unsurlar var. Birincisi tanınacak Filistin devletinin sınırlarından bahsedilmemiş olması. BM’nin kayda geçtiği 1967 savaşı öncesi sınırların kastedildiğini düşünsek bile bu durumda İsrail’in 67 savaşı ve sonrasında yerleşimcilik yoluyla işgal ettiği bölgelerin ne olacağına dair hiçbir açıklamanın olmaması düşündürücü.
İkincisi Hamas’ın mümkünse tasfiyesi, değilse tamamen silahsızlandırılmasına işaret edilmesi. Ve son olarak tanınması planlanan Filistin devletinin silahlardan arındırılmış, Oslo’da belirlendiği şekliyle güvenliği İsrail’in insafına bırakılmış olması da bir başka handikap. ABD’nin Teksas ya da Almanya’nın Saksonya eyaleti kadar yetkilere sahip olmayan bir Filistin devletinin tanınmasının çok anlamı olmayacak.
Filistin devletinin tanınması kadar esaslı bir diğer mesele ise İsrail’in işgal ve yayılmacı stratejisinin durdurulmasıdır. Bu duruma dair ne tür adımlar atılmasını beklemek muhal bir beklenti olacaktır.
Kısacası Avrupa güçleri, işgal altında, parçalanmış, ordusu olmayan, silahtan arındırılmış bir Filistin tasarımı ile İsrail’i ikna etmeye çalışıyorlar. İşin ilginç tarafı İsrail’in bu nitelikleri haiz bir Filistin’e bile tahammül edememesi.
İngiltere ve Kanada’nın söz konusu açıklamaları yaptığı gün Trump’tan gelen tehditler gözden kaçmasın. Dahası Amerikan Dışişleri Bakanlığının FKÖ ve Filistin Yönetimi’nin Uluslararası Ceza Mahkemesine müdahil olması nedeniyle aldığı yaptırım kararından dolayı Mahmud Abbas’ın Eylül’de düzenlenecek olan BM Genel Kurul toplantısı için New York’a gitmesi bile artık belirsiz.
Bu durumda Batı Şeria’yı ilhak etmek, çaresiz kalmış Gazze’de katliam ve tehcir yoluyla etnik temizlik yapmak isteyen İsrail’e karşı Filistin devletinin tanınması ne kadar etkili olacağı sorusu haklı bir soru olarak kalıyor.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Abu Dabi'nin Das ham petrolünü taşıyan Aframax sınıfı Karachi tankeri, otomatik tanımlama sistemi (AIS) açık şekilde Hürmüz Boğazı'ndan geçen "İran'a ait olmayan" ilk gemi oldu.
İran’ın, ABD ve İsrail saldırılarına karşılık olarak Katar ve Bahreyn’e füze fırlattığı bildirildi. Katar Savunma Bakanlığı saldırının engellendiğini açıklarken, Bahreyn’de sirenlerin çaldığı ve halka güvenli yerlere gitmeleri çağrısı yapıldığı duyuruldu.
Dr. Mehmet Akif Koç, Suriye'nin tarihsel ve sosyolojik sürecini inceleyen serinin devamında; Suriye’deki Kürtlerin tarihsel gelişimi ve siyasal konumunu Fokus+ için inceledi.
ABD Başkanı Donald Trump’ın, İran’ın petrol ihracatının ana merkezi olan Hark Adas’ı kontrol altına alma seçeneğini değerlendirdiği öne sürülüyor. Böyle bir adımın, Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilimi daha da tırmandırabileceği belirtiliyor. İşte…