2025'te Türkiye: Kriz Yönetiminden Küresel Etkiye
Türkiye’nin –özellikle son on yıldır- uluslararası siyasetteki konumlanmasını ve izlediği dış politika çizgisini anlamak için iki önemli kavrama dikkat kesilmek gerekir. Stratejik özerklik ve stratejik esneklik. Stratejik özerklik bir hedef, stratejik esneklik ise bu hedefe ulaşmak için kullanılan bir yöntem olarak anlaşılmalı. Son on yıllık süreçte ve daha özelde 2025 yılı içindeki hareketlilikler, pozisyon kaymaları, etki alanlarının genişlemesi ve daralması, kısa vadeli işbirlikleri ve anlık krizleri bu iki kavram açısından değerlendirmek mümkün.
Stratejik esneklikten stratejik özerkliğe
Türkiye’nin stratejik konumlanması ve dış politika çizgisi açısından elde ettiği en önemli kazanım olan stratejik özerklik uluslararası sistemin tanımlandığı ve hala nereye evrileceği konusunda belirsizliğini koruyan şartlarda oluştu. 1990 yılından bu yana uluslararası siyasetin karakteri üzerinde bu kadar yoğun ve farklı tanımlamaları merkeze alan tartışmalar yaşanmamıştı. 2008 ABD ekonomik krizi ile ABD’nin küresel siyasete bakışında başlayan değişim, Çin’in yükselişi, COVİD-19 etkisi, Rusya’nın agresif ve yayılmacı politikası gibi etmenler sistemik düzeydeki tartışmaları beraberinde getirdi. Büyük güç rekabeti, çok kutupluluk, çok merkezlilik ve çok parçalılık, çoklu ittifaklar gibi kavramlar yeni dönemin karakterini tanımlamak için kullanılan başlıca kavramlar oldu. Uluslararası siyaset eksenindeki gelişmelerin istikrarlı bir düzleme oturmaması, kavramsal düzeydeki bu tartışmaların da çeşitlenmesinin sebebiydi. Tek bir kavram üzerinde konsensüs sağlanamaması, dünyanın ne Soğuk Savaş dönemi ne de 1990 sonrası yirmi yıllık tek kutuplu bir dünyada yaşamadığımızın en önemli göstergesi oldu.
Türkiye bu belirsizlik çağının dinamiklerine geç de olsa intibak etmeyi başardı. Büyük ve uzun süreli ittifaklar yerine parçalı işbirlikleri kurdu, orta ve uzun vadeli çıkarları tehlikeye atmadan kontrollü gerginlikleri göze aldı. Kısa süreli dalgalanmalara karşı dayanıklılığını artırdı ve kapasite artırımına yöneldi. Küresel krizlerde (Ukrayna, Gazze vs.) müzakereci bir aktör oldu fakat silahlı çatışma ve savaşa dönüşmüş büyük krizlerde taraflı angajman olmamayı da stratejik bir tercih olarak benimsedi. Kısacası uluslararası siyasetin boşluklarını değerlendiren ve aynı zamanda kapasite artırımını ihmal etmeyen çabalar, stratejik özerkliği beraberinde getirdi. Sistemik parametrelerin oturmadığı, birçok bölgesel aktörün rotasını belirlemeye çalıştığı bir ortamda ise dalgalanmanın yaşanması kaçınılmaz oldu. Bu durum sadece Türkiye için değil bölgesel ittifak içinde yer alan birçok aktörün davranışlarında bu dalgalanmaların ortaya çıktığını ifade etmek mümkün. Böylesi bir ortamda sabit ideolojik parametreler, ya da içsel reflekslerle hareket etmek yerine stratejik esnekliği bir davranış yöntemi olarak benimsemek de kaçınılmazdır. Türkiye’nin kriz, çatışma ve hatta işbirlikleri sürecinde yaşanan dalgalanmalar da stratejik esnekliğin bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır.
2025 nasıl geçti?
Türkiye’nin 2025 yılındaki dış politika hamlelerini de bu uluslararası konumlanma çerçevesinde okumak gerekir. 2025 yılı itibarıyla Türkiye, çoklu krizler ve çoklu ittifaklar dünyasında, stratejik özerklik arayışını sürdüren ve küresel etkinliğini genişleten bir aktör olmaya devam etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğindeki dış politika, NATO üyeliğiyle, ABD, Rusya ve Çin gibi aktörler arasında denge kurma çabasıyla şekilleniyor. Kurumsal uyum ve kapasite artırımının grand (büyük) stratejinin bileşenleri olduğunu da unutmamak gerekir.
Yakın çevresindeki krizlerin hemen hepsinde Türkiye’nin müzakereci bir aktör olarak yer alması bu denge arayışı ve kapasitesini ustaca kullanmasının bir sonucudur. Öte yandan Afrika, Asya gibi uzak coğrafyalardaki etkinliğini de genişletmeye dönük etkinlikleri de bölgesel güç tanımlamasını aşma çabasına işaret etmektedir. Afrika’da artık ABD, Çin ve Fransa ile rekabet edecek ekonomik angajmanları ile güvenlik meselelerindeki etkinliği bu duruma işaret ediyor.
Büyük güçlerle ilişkiler
Türkiye’nin büyük güçlerle ilişkisi dengeleme stratejisine dayanıyor. Özellikle ABD ve Rusya arasında seçici angajmanlar ve konu bazlı bir denge gözettiğini ifade etmek mümkün. Jeostratejik konumu, askeri kapasitesi, diplomatik esnekliği ve çoklu ağlara erişim kabiliyeti sayesinde NATO içinde Karadeniz ve Avrupa için edilgen/yönlendirilen bir aktör değil, kritik bir aktör olarak ön plana çıktı. Türkiye’nin de bu şartları tek bir tarafla bağımlılık ilişkisi kurmak yerine dengeleyici bir strateji için kullanması en temel gösterge olarak karşımıza çıkıyor. 2025 yılında yaşanan değişim ise Trump yönetiminin özellikle bölgesel meselelerde Türkiye’ye alan açma eğiliminden kaynaklanmaktadır. Biden yönetiminin ilişkileri kilitleyen yaklaşımının aksine Trump’ın bölgesel meseleler (Suriye, Gazze vs.) ve ikili ilişkilerdeki birçok başlık (F35, F16, ticaret hacmi vs.) üzerinde somut müzakerelerin gerçekleşmesi önemli bir gösterge.
Bu durumun Rusya ile gerginliklere neden olacağı beklentisi gerçekçi olsa da büyük kırılmaların yaşanması ise çok olası değil. Zira Türkiye’nin ABD ile angajmanları ne Rusya’yı bütünüyle karşısına alacak kadar yoğun ne de Rusya ile kurulan işbirlikleri bir çırpıda gözden çıkarılacak kadar önemsiz. Kaldı ki mevcut uluslararası şartlarda Türkiye dengeleyici rolünden vazgeçerek tek bir güç ya da ittifak yapısı ile hareket etmesi için de uygun değil. Rusya-Ukrayna savaşının 2025’te de uzaması ile NATO’ya yeni katılımların gerçekleşmesi, Türkiye’nin denge siyasetini zorlarken, Batı’nın Türkiye’ye duyduğu ihtiyacı daha da açığa çıkardı. Batılı liderlerin Türkiye ziyaretlerindeki belirgin artış, savunma sanayindeki işbirlikleri de bu anlamda önemli bir gösterge. Çin ile ekonomik bağların güçlenmesi ve BRICS’le artan angajman ve tam üyelik girişimi de bu çerçevede değerlendirilmeli.
Dengeleme arayışı, bölgesel gerilimler, ekonomik baskılar ve özellikle Ukrayna krizi nedeniyle zaman zaman yoğunlaşan büyük güç rekabeti nedeniyle zorluklarla karşılaşıyor. Buna karşın Türkiye’nin büyük güçler arasındaki dengeleme stratejisinin batılı analistler tarafından “stratejik muğlaklık”; yakın ve uzak coğrafyalardaki etkinliğinin ise “emperyal heves” olarak tanımlanması ise söylemsel bir yakıştırmadan ibaret. Çoklu krizlerin yön verdiği, çok parçalı bir dünyada esneklik ve dengeleme kabiliyeti stratejik muğlaklık değil ya da eksen kayması değil stratejik bir gerekliliktir.
Çok katmanlı diplomasi
Her biri tek başına yoğun mesai gerektiren bu krizlerin yönetimi ve eş zamanlı olarak etkinliğini genişletme çabası etkin bir diplomasiyi gerektiriyor. Türkiye’nin, 148 büyükelçilik, 99 başkonsolosluk ve toplam 264 misyonla dünyada en geniş diplomatik ağlara sahip ilk 3 ülke arasında yer alması da küresel etkinlik çabasına işaret sayısal veriler. Öte yandan 2025’te Türkiye’de 47 devlet ve hükümet başkanı ağırlanması; Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 47 ülkeye 64 yurt dışı ziyaret gerçekleştirmiş olması ve Antalya Diplomasi Forumu’na 155 ülkeden 4 bin 800’ü aşkın katılımcı, 21 lider ve 61 bakan katılması da diplomatik etkinlik ve manevra kabiliyetine işaret ediyor.
2025 yılının son ayları, Türkiye dış politikası açısından “yoğun aktivizm – yüksek risk” dengesinin en belirgin hissedildiği bir dönem oldu. Ankara, bir yandan çok boyutlu krizlerin merkezinde aktif rol üstlenirken, diğer yandan küresel sistemdeki kırılmaların doğurduğu meydan okumaların maliyetini hafifletme çabasına girdi. Dolayısıyla, 2025 Türk dış politikası, macera arayışı ve ağır söylemlerin altında ezilmekten uzak; pragmatizm, esneklik ve kontrollü iddia arasında kurulan hassas bir dengeye işaret ediyor. Bu yaklaşım sayesinde Türkiye kriz masalarında yer almayı başardı. İsrail’in tüm çabalarına rağmen Gazze barış sürecinde etkin olması, Rusya-Ukrayna kriz diplomasinin ağırlık merkezini oluşturması da bu durumun somut göstergesi.
2026’da bizi ne bekliyor?
2025 yılı Türk dış politikasının performansı, mevcut uluslararası sistemin sert gerçekliği ve kaygan dengeler açısından değerlendirildiğinde karamsar bir tablo olarak değerlendirilemez. Türkiye’nin sistemik değişimi okuyan, iddiasını imkanları ile besleyen bir yaklaşıma sahip olduğunu ifade etmek mümkün. Öte yandan Türkiye’nin yakın coğrafyasındaki Ukrayna, Gazze ve Suriye ile daha fazla mesai harcamaya devam edeceği kesin. Ukrayna’da ateşkes/geçici barış sürecinin hızlanması, Gazze’deki ateşkes ve Suriye sahasının şimdilik stabil olması bu gerçeği değiştirmiyor. Dahası İsrail-İran çatışmasının yeniden alevlenme ihtimali de Türkiye’yi bekleyen bir başka mesele olacak. Doğu Akdeniz’de ise kontrollü gerginlik döneminin yeniden alevlendiği bir döneme girdiğimizin işaretleri mevcut.
Hem maliyet potansiyeli hem de aktör olarak bölgesel krizlerin odağında yer alan Türkiye’nin pasif bir ya da stratejik hesaplardan uzak bir davranış kodu ile değil; stratejik özerkliğini koruma güdüsü ve esnek bir yaklaşımla, dengeler üzerinde yürüyen aktivizmin ağır bastığı bir yöntemi benimsemeye devam edeceğini ifade etmek mümkün.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
İran, ABD'nin olası saldırı durumunda Orta Doğu'daki ABD üslerini vuracaklarını duyurdu. Türkiye de uyarılan ülkeler arasında yer alıyor. Peki, ABD’nin dünyada ve Türkiye’de kaç üssü var, nerelerde bulunuyor? İşte tüm ayrıntılar…
İran’daki protestolar derinleşirken İngiliz basını Ayetullah Hamaney’in olası bir rejim çöküşüne karşı kaçış planı hazırladığı iddia edildi. Aynı zamanda ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a müdahale için dört farklı seçenek üzerinde durduğu gündeme geldi…
Türkiye’nin Doha Büyükelçisi Dr. M. Mustafa Göksu, Katar Başbakan Danışmanı ve Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Dr. Majid Al Ansari ile bir araya gelerek ikili işbirliği ve güncel gelişmeleri görüştü.
ABD Başkanı Donald Trump, İran’a yönelik olası askeri müdahale seçeneklerini masaya yatırdı. Pentagon’un sunduğu planlarda nükleer tesisler ve balistik füze merkezleri öne çıkıyor.