14 Kasım 2025
Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara’nın Washington ziyareti ve ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı görüşme, üç temel nedenden dolayı tarihi bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor.
İlk olarak bu ziyaret, Suriye’nin 1946’da Fransa’dan bağımsızlığını kazanmasından bu yana bir Suriye devlet başkanının ABD’nin başkenti ve Beyaz Saray’a yaptığı ilk ziyaretti.
İkinci ve en çarpıcı nokta ise, Şara herhangi bir Suriye devlet başkanı değil. ABD’nin tabiriyle, yakın zamana kadar uluslararası "terörist" listelerinde yer alan eski bir "cihatçı".
Şara, geçmişte Irak’ta ABD işgal güçlerine karşı savaşmış, ardından 2006-2011 yılları arasında yine ABD işgal güçleri tarafından tutuklanıp hapsedilmiş bir isim.
Üçüncü ve belki de en kritik unsur ise bu ziyaretin, Suriye’nin jeopolitik ekseninde yaşanan köklü kırılmayı simgelemesi.
Zira Suriye, 60 yılı aşkın bir süredir, önce 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin, ardından geçen yılın sonuna kadar Beşşar Esed rejiminin ayakta kalmasını sağlayan Rusya’nın koruma şemsiyesi altında “Doğu Bloku” yörüngesinde konumlanmış bir ülkeydi.
Şara’nın Washington ziyareti ise Şam’ın bu geleneksel eksenden çıkarak ABD yörüngesine yönelme çabasıyla önemli bir stratejik değişime işaret ediyordu.
Suriye’nin yeni lideri Şara bu stratejik hedefi gizlemedi. Aksine Washington’dan Suriye’nin artık “bir güvenlik tehdidi olarak değil, jeopolitik bir müttefik ve ABD’nin yoğun yatırım yapabileceği bir ülke olarak görülmesini” istediğini açıkça ilan etti.
Bu nedenle Şara’nın ziyareti, geçen yıl sonunda diktatör Beşşar Esed’in devrilmesinin ardından kurulan yeni Suriye yönetiminin hem destekçileri hem muhalifleri arasında sert bir tartışmayı tetikledi.
Tartışmayı büyüten unsur ise, Şara’nın Washington temaslarıyla bağlantılı, kolayca göz ardı edilemeyecek ayrıntılar oldu.
Bu ayrıntılar, ziyaretin çok boyutlu bir diplomatik hamle olarak yorumlanmasına yol açtı.
Bir kesim, Şam’daki yeni rejimin siyasi zekası ve esnekliğini desteklerken, diğer kesim Şara’nın yıllar içinde yalnızca eski rejimi devirmek değil, aynı zamanda Suriye’yi milliyetçi ve direniş merkezli çizgisinden uzaklaştırmak için özel olarak yetiştirilmiş bir “ajan” olduğunu öne sürdü.
Bu makale, aşağıdaki satırlarda, bu tartışmanın varlığını inkar etmeden ancak tarafı olmaktan da kaçınarak, meselenin arka planını ele alacak ve yeni Suriye’de dikkate alınması gereken bazı kritik önlemlere odaklanacaktır.
Bu çerçevede, önce göz ardı edilmemesi gereken birkaç temel arka plan bilgisiyle başlamak gerekiyor.
Her şeyden önce, Trump’ın Beyaz Saray’da Ahmed Şara’yı kabul etmesinden yalnızca üç gün öncesine kadar Şara’nın adı ABD’nin “Özel Olarak Belirlenmiş Küresel Teröristler” listesinde bulunuyordu.
Aynı gün ABD Hazine Bakanlığı, Şara ile Suriye İçişleri Bakanı Enes Hattab’ın isimlerini yaptırım listesinden çıkardı.
Bundan bir gün önce ise Washington, Şara ve Hattab’ın IŞİD ve El Kaide’ye uygulanan uluslararası yaptırımlar listesinden çıkarılması için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) bir karar tasarısı sundu.
Söz konusu tasarı 6 Kasım’da kabul edildi ve ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Mike Waltz, bu adımı “Esed’in devrilmesinin ardından Suriye’nin yeni bir döneme girdiğinin güçlü bir işareti” olarak nitelendirdi.
El Kaide’nin Suriye kolu Nusra Cephesi’ni, örgütün 2017’de El Kaide’den ayrılıp Washington’ın terör örgütü olarak tanıdığı Heyetu Tahriru’ş-Şam’a (HTŞ) dönüşmesine kadar yöneten Şara’ya yönelik ABD’nin bu eğilimi, aslında aylar önce başlamıştı.
Trump’ın geçen Mayıs ayında Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın arabuluculuğunda Riyad’da Şara ile gerçekleştirdiği görüşme, bu eğilimin başlangıç noktası olarak kayıtlara geçti.
O zamandan beri Trump, Şara’nın kişiliğinden etkilendi veya en azından öyleymiş gibi davrandı ve onu övmeye, “çekici bir genç adam” ve “güçlü ve kararlı bir lider” olarak tanımlamaya başladı.
Washington’ın, Şara’nın yakalanması ya da öldürülmesiyle sonuçlanacak istihbarat bilgileri için ilan ettiği 10 milyon dolarlık ödülü kaldırması, bu dönüşümün en sembolik adımlarından biri oldu.
Esed rejimi döneminde uygulanan birçok ABD yaptırımı askıya alındı ve ardından HTŞ, geçen Temmuz ayında “yabancı terör örgütleri” listesinden çıkarıldı.
Bu süreçte diplomatik temaslar da hız kesmedi. Trump ve Şara, Eylül ayında New York’ta Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu sırasında yeniden bir araya geldi.
Trump’ın ifadesiyle Şara’nın “zorlu geçmişi” -2003’te El Kaide bayrağı altında Irak’ta ABD güçlerine karşı savaştığı dönemden, Beyaz Saray’da Trump ile yan yana oturmasına, hatta geçmişte çatıştığı ve kendisini hapse atan iki ABD’li askeri komutanla Washington’da basketbol oynamasına kadar- kamuoyunda hararetli tartışmalara yol açtı.
Bu tartışmalara bir de Şara hükümetinin İsrail ile doğrudan müzakerelere başlaması eklenince, Şara’nın kimliği, geçmiş rolü ve gelecekte üstleneceği iddia edilen misyon üzerine spekülasyonlar daha da derinleşti.
Mesele bununla sınırlı kalmadı. Batılı kaynaklar, Şam’ın Suriye’nin stratejik pozisyonunu yeniden tanımlama girişiminin bir parçası olarak, ABD’nin Şam’daki Mezzeh Hava Üssü’nde askeri bir varlık oluşturmasına izin verdiğini öne sürdü.
ABD’li yetkililere göre bu üs, Suriye ile İsrail arasındaki ateşkesi izleme faaliyetlerini yürütmek üzere planlandı.
Suriye hükümeti bu iddiaları reddetmiş olsa da, söz konusu bilgiler çok sayıda Suriye, ABD ve Batılı kaynağa dayanıyor.
Aslında Şara, daha önce yaptığı açıklamalarda, Suriye topraklarında ABD’nin askeri varlığına prensipte karşı olmadığını açıkça ifade etmişti. Ancak bunun yeni Suriye devletinin egemenliğini, ulusal çıkarlarını ve kurumsal yapısını zedelemeyecek şekilde, tam uyum içinde gerçekleşmesi gerektiğini vurgulamıştı.
Bu tablo, yeni Suriye rejimine karşı çıkanların baba Hafız ve oğul Beşşar Esed’in yarım yüzyılı aşan yönetimiyle yaptıkları karşılaştırmanın bir yönünü de net biçimde ortaya koyuyor.
Söz konusu muhalifler, Hafız ve Beşşar Esed’in Suriye’nin bağımsızlığını ve egemenliğini ABD ve İsrail hedeflerine karşı koruduğunu iddia ediyor.
Onlara göre, tam da bu duruş, Suriye’ye karşı bir “küresel komployu” tetikledi. Bu komplo onlarca yıllık ekonomik ve siyasi yaptırımlara, nihayetinde ise Beşşar Esed rejiminin devrilmesine giden sürece yol açtı.
Buna karşılık yeni rejimin destekçileri, Suriye’nin bugün, Esed ailesinin onlarca yıllık yönetimi ve ülkeye dayatılan uzun süreli izolasyonun ağır stratejik bedelini ödediğini öne sürüyor.
Bu kesim, işgal altındaki Suriye Golan Tepeleri’nin Hafız Esed Savunma Bakanı iken İsrail’in kontrolüne geçtiğini ve 58 yıl boyunca bölgenin geri alınması için tek bir kurşun bile sıkılmadığını hatırlatıyor.
Ayrıca Beşşar Esed rejimini, son 15 yılda ülkenin neredeyse tüm altyapısının yıkılmasından, nüfusunun büyük bir bölümünün yerinden edilmesinden ve Suriye’nin egemenliğinin İran ile Rusya’nın nüfuz alanına teslim edilmesinden sorumlu tutuyor.
Yeni yönetimin destekçilerine göre, Esed 2011’de halkın talep ettiği demokratik reformlara olumlu yanıt vermiş olsaydı; barışçıl gösterileri acımasızca bastırmak yerine siyasi bir açılım sürecine yönelseydi, Suriye ne bu ölçekte yıkıma uğrayacak ne toprak bütünlüğü zedelenecek ne de İsrail, Suriye’nin mevcut mezhepsel ve coğrafi kırılganlıklarından faydalanarak ülkeyi bölme girişimlerine bu denli alan bulacaktı.
Her halükarda, mevcut yargıları bir kenara bırakırsak, Suriye’nin bugün “stratejik boyunduruk” olarak tanımlanabilecek tehlikeli bir şantajla karşı karşıya olduğu inkar edilemez.
Şam yönetiminin, ekonomiyi felç eden ve ülkenin yeniden inşasını fiilen durma noktasına getiren yaptırımların kaldırılması için ABD'nin onayına ihtiyaç duyması anlaşılır bir durum. Nitekim Dünya Bankası, ülkede yeniden inşanın maliyetinin 216 milyar dolardan fazla olacağını tahmin ediyor.
Aynı şekilde, İsrail’in Suriye topraklarına yönelik saldırılarını durdurmak veya en azından sınırlandırmak için de Washington’ın aktif bir rolüne ihtiyaç duyduğu ortada.
Ancak ABD bir hayır kurumu değil. Doğru olsun ya da olmasın, Trump’ın Şara’ya duyduğu iddia edilen “hayranlık” Şam’daki yeni rejimin gözlerini kamaştırmamalı.
Çünkü Washington, tıpkı Tel Aviv gibi, Suriye’yi Orta Doğu’yu kendi çıkarlarına göre yeniden şekillendirmenin potansiyel kapılarından biri olarak görüyor.
Öte yandan, yeni Suriye rejiminin, Suriye halkına karşı suç işleyen Rusya’ya karşı düşmanlığı sürdürmekten geri durması düşünülemez.
Benzer şekilde İran ve bölgedeki vekillerine karşı düşmanlığın ardındaki gerçekleri görmezden gelmesi de mümkün değil.
Özellikle ABD ve İsrail, İran’a karşı elde edeceği herhangi bir “zaferi”, Suriye ya da Arap dünyasının yararına değil, yalnızca kendi stratejik çıkarları için istiyor.
Sonuç olarak biz Suriye’nin başarıya ulaşmasını diliyoruz, ancak çöküşüne tanıklık etmek istemiyoruz.
Aynı şekilde, rejimin ve yandaşlarının uyguladığı baskının Suriye’nin bizzat kendisine yönelen yeni bir şantaj biçimine dönüşmesini görmek de istemeyiz. Çünkü esneklik ile fırsatları yakalamak ile aldatılmak ve boyun eğmek arasında büyük bir fark vardır.