Türkiye’de Geç Hatırlanan Bir Hafıza: Muhafazadan Tasnife Osmanlı Arşivi
Bir devletin gücü, genellikle hâkimiyet sahası ya da ordusunun kudretiyle ölçülür. Oysa milletin gerçek bekası, tarihe şahitlik eden kalemlerden damlayan mürekkeple kayda geçirilmiş belgelerde ve dönemin ruhunu geleceğe taşıyan kayıtlarda kök salar. Kimi zaman yüzyıllarca arşiv raflarında sessizce bekleyen tek bir evrak, orduların fethedemeyeceği bir medeniyetin ruhunu, vicdanını ve zarafetini gözler önüne sermeye yeter. Bu yönüyle arşivler, bir milletin hafızasını nesilden nesle aktaran eşsiz bir hazinedir.
Altı asrı aşkın bir süre geniş coğrafyalarda hüküm süren Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren resmî kayıtların tutulmasına titizlikle riayet etti. Bu özelliğiyle tarih sahnesindeki ihtişamına yaraşır büyüklükte ve zenginlikte bir arşiv mirası bıraktı. Buna karşın devletin yaşadığı buhranlar ve imkânsızlıklar, biriken tarihî evrakın sağlıklı bir şekilde geleceğe aktarılmasını zorlaştırdı. Aşağıda Osmanlı arşivlerinin badireli sürecini, zorlu muhafaza koşullarını ve tasnif serüvenini ele alacağız:
Dünyada arşivciliğin kurumsal bir yapıya dönüşme süreci Osmanlı Devleti tarafından yakından takip edilmiş ve bu doğrultuda 1846 yılında ülkemizdeki modern arşivciliğin ilk nüvesi olan Hazîne-i Evrâk kurulmuştur. Hazîne-i Evrâk binası, modern arşivcilik esaslarına göre İstanbul’da inşa edilmesine rağmen Osmanlı Devleti’nin sayısal anlamda tespiti mümkün olmayan belgelerini muhafaza etme kapasitesini haiz bir yapı değildi. Bu nedenle, artan belge yükünü karşılamak amacıyla yine Babıali bahçesinde bulunan Cevad Paşa (Babıali) Kütüphanesi de 1909 yılında arşiv deposuna dönüştürüldü. Aynı yılın haziran ayından itibaren Topkapı Sarayı’ndaki Kubbealtı’na bitişik mahzenlerde bulunan 518 araba dolusu tarihî evrak, tasnifi yapılmak üzere buraya nakledilmeye başlandı. O andan itibaren istiap haddinin çok üstünde tıka basa evrakla doldurulan kütüphane, onlarca yıl bu müşkül hâliyle arşiv binası olarak hizmet etti.
Topkapı Sarayı evrakının tespit, ayıklama, nakil ve tasnifi sürecinde yüzleşmek zorunda kalınan ciddi bir sorun vardı ki o da tarihî vesikaların önemli bir kısmının darmadağın ve çürümeye başlamış olmasıydı. Uzun yıllar boyunca kapıları açılmayan mahzenlerde ve bodrumlarda evrak dolu sandık ve torbalar, üst üste yığılmış hâlde idi. Elverişsiz muhafaza koşulları ve rutubetin etkisiyle birbirine yapışan kâğıtlar zamanla kömürleşmiş ve taş kesilmişti. Ünlü arşivcimiz Muallim Cevdet de Topkapı Sarayı’ndan nakledilen evrakın dışında, bir hayli vesikanın da trajik bir şekilde sahaflara/bakkallara satıldığından bahseder.
Nakillerin ardından Topkapı ve Yıldız Saraylarına ait siyasi yazışma, mukavele ve muahede gibi devlet işlerine ilişkin tarihî evrak, 1909-1922 yılları arasında 5 ila 10 memurdan oluşan komisyonlar tarafından ele alındı. Tasnif Heyetleri tarafından Fatih devrinden 1839 yılına kadarki belgeler, saltanat devirlerine ayrılmak suretiyle kısmen tomarlar hâline getirilebildi. Ancak tasnif komisyonlarının başta Trablusgarp, Balkan, I. Dünya ve İstiklal Harpleri olmak üzere iç ve dış meseleler yüzünden faaliyetlerini istikrarlı olarak sürdüremedikleri görüldü.
Hızlı toprak kayıpları ve siyasi çalkantıların yaşandığı bu dönemde arşivcilik alanındaki en önemli sorunlardan biri, devlet kurumlarının dağınık hâlde olan evrak depolarında içeriğe dair malumatın bulunmamasıdır. Bu bağlamda, Hazîne-i Evrâk ve içerisinde üç odası bulunan Hariciye Nezareti Arşivi dışındaki kurum arşivleri için herhangi bir düzen ve sistemden bahsetmek maalesef mümkün değildi. Devlet kurumlarındaki bu keşmekeş ve karmaşa uzun yıllar devam etti. Zira devlet bürokrasisinde çok sayıda memur bulunmasına rağmen arşivcilik konusunda bilgi ve tecrübe sahibi olan personel sayısı son derece sınırlıydı. Üstelik evrakın ayıklama ve imhası süreçlerine dair herhangi bir mevzuat da bulunmadığından işlemler sadece makam onaylarına bırakılmış; bu da her geçen yıl evrak yığınını daha da artırmıştı.
Cumhuriyet’e giden süreçte arşiv idaresinin yeniden yapılandırılmasına yönelik önemli adımlar atıldı. 1 Mart 1923 tarihinde TBMM İcra Vekilleri Heyeti Riyasetinin Özel Kalem Müdürlüğü idaresi altında İstanbul’da “Mahzen-i Evrâk Mümeyyizliği” kuruldu. Cumhuriyet’in ilanının ardından Başvekâlet Özel Kalemine bağlanan ve ağırlıklı olarak evrak ve demirbaşların muhafazası işlemleriyle uğraşılan kurumda, bir idareci emrinde iki kâtip (memur) ve iki hademe (odacı) çalışmaktaydı. Tasnif faaliyetleri ise Maarif Vekâleti idaresindeki Cevad Paşa Kütüphanesi’nde oluşturulan Tasnif Heyetleri aracılığı ile sürdürüldü. Akabinde Başvekâlet Müsteşarlığına bağlı olacak şekilde farklı isimlerle (Hazîne-i Evrâk Mümeyyizliği, Hazîne-i Evrâk Muavinliği, Hazîne-i Evrâk Müdürlüğü, Arşiv Dairesi Müdürlüğü) faaliyetlerini sürdüren arşiv idaresi, 23 Haziran 1943’te de Arşiv Umum Müdürlüğü adını aldı.
Tasnif işlemleri, 1932 yılı sonundan itibaren bir daha kesintiye uğramamak üzere her mali yılda kadro ihdasıyla vesikaları okuyup özetleyebilen, tarihleyen veya temizleyen kişilerden oluşturulan Başvekâlet Resmî ve Tarihî Evrak Tasnif Heyetinin sözleşmeli personeli vasıtasıyla yürütüldü. 1980’lere kadar her yıl sayılarında artış ve azalma olmakla birlikte (ortalama 40-50 kişilik) bu kadro, kesintisiz olarak tasnif işlerine devam etti.
Bu gelişme, Cumhuriyet’in ilk yıllarında arşivciliğimiz adına atılan en önemli adım olmakla birlikte Başvekâlet Müsteşarlık Makamı, tasnif ve arşivcilik faaliyetlerini geçici bir iş olarak gördüğünden her mali yıla girilirken tasniflerin ne zaman bitirileceğini sorarak Hazîne-i Evrâk İdaresini acele etme hususunda zorlamıştır. Haddizatında hükûmet, Osmanlı vesikalarının durumu ve sayısı hakkında bilgi sahibi olabilmeyi ancak 1930’lu yıllarda başarabilmiştir.
Türkiye’deki evrakın kabaca çerçevesi çizildikten sonra geleneksel tasnif usulleriyle sürecin yürütülemeyeceği anlaşılmış ve yeni bir yol haritası belirlenmiştir. 1936 yılında arşivlerde tasnif sistemi üzerinde çalışmalar yapmak üzere Türkiye’ye davet edilen Macar Tarihçi/Arşivci Dr. Lajos Fekete, önceki tasnif çalışmalarını tenkit ederek o zamana kadar uygulanan yöntemlerin terk edilmesini, tasnifin kronolojik menşe ve aidiyet usulüne göre yapılmasını (Provenance Sistemi) önermiştir.
Fekete Talimatnamesi olarak bilinen ve Başvekâletçe kabul edilen Tasnif Talimatnamesi doğrultusunda 1937 yılının ağustos ayından itibaren Provenance Prensibi uygulanmaya başlandı. Bu yeni yöntemle tarihleme yapılmaya başlandığından, ele alınan belge sayısında büyük bir artış yaşandı. Önceki yıllara göre elli-altmış kat hızlanılarak bir yılda yaklaşık iki milyon vesika temizlenip tarihlendi. Bununla birlikte Fekete Usulü, tasnifle ilgisi olmayan bir girişim olup sadece milyonlarca vesikanın toz, rutubet ve dağınıklıktan kurtarılmasını amaçlayan bir yöntemdi. Arşiv Umum Müdürlüğünün 18 Kasım 1946 tarihli raporuna göre, Fekete Talimatnamesi doğrultusunda tarih sırasına konulup kartonlanan ve etajerlere yerleştirilen belge sayısı 9 yıl 3 aylık sürede 16 milyona ulaştı.
Cumhuriyet’in ilanından sonra da Türk arşivciliğindeki en büyük problemlerden biri uygun mekân ve muhafaza koşullarının eksikliğidir. Bu konuda farkındalık oluşmakla birlikte ekonomik nedenlerden ötürü gereken adımlar bir türlü atılamadı. Kurumlar, genellikle merkez binalarının çatı katları ve bodrumlar başta olmak üzere uygun olmayan mekânları evrak mahzeni hâline getirmiş ya da iş alanlarından uzak yerleri kiralamak suretiyle ihtiyacı karşılamaya çalışmıştı.
Arşivcilikle ilgili alınan karar ya da gelişmenin her zaman yaşanan bir sıkıntıyla gündeme geldiği muhakkak olup bu sıkıntıların başında muhafaza koşulları yer almaktadır. 1933 yılının aralık ayında İstanbul Adliye binasında çıkan bir yangında Adliye vesikaları tamamen yanmış, burada birkaç milyon evrak kaybedilmişti. Bunun üzerine II. Dünya Savaşı yıllarına kadar İstanbul’daki tarihî vesikaların bulunduğu, genelde uygun olmayan koşullarda hizmet veren depolar elden geçirilerek kısmen düzenlendi. Bunlar Hazîne-i Evrâk, Cevrî Kalfa Mektebi (Taş Mektep), Ebüssuud Deposu, Şûrâ-yı Devlet Mahzeni Bayezid, Defterhane, Nezaretlerin depoları, Darphane, Sultanahmet Camii ve Medresesi, Ayasofya, Müftülük, Tophane ve Tersane mahzenleri olup bu hâlleriyle onlarca yıl faaliyetini sürdürmüştür.
Osmanlı’nın son dönemlerinde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında personel ve arşiv binası yanı sıra arşivcilikte diğer bir eksiklik mevzuat hususudur. Nitekim bu durum, 1931 yılının mayıs ayında büyük yığınlar oluşturan Sultanahmet Mahzeni’ndeki Maliye Arşivi belgelerinin bir bölümünün satışı ile yeniden gündeme geldi. Her ne kadar satış öncesinde “Evrâk-ı Metrûkenin Tasfiyesi Komisyonu” oluşturulsa da Komisyon’un çalışma usulü, belgelerin arşiv değerinin tam olarak belirlenememesi, lüzumlu ve lüzumsuz olanların sonradan karışması gibi nedenlerle belgeler yeterince ayıklanmadan hurda kâğıt olarak yurt dışına gönderildi. Böylece telafisi mümkün olmayan tarihî bir kayıp yaşandı.
Böylece 1931 yılında Bulgaristan’a satılan tarihî evrak ile 1933 yılında İstanbul Adliyesinde çıkan bir yangın, arşivcilik sahasında bazı tespite, hassasiyete ve talimatname yayımlanmasına zemin hazırladı. Yine de 1980’lere kadar Türk arşivciliğinin ihtiyacı olan mevzuat, personel ve bina hususlarındaki eksiklikler, azaltılmakla birlikte, bir türlü sonlandırılamadı.
Nihayetinde 1984 yılında yürürlüğe konulan 3056 sayılı Başbakanlık Teşkilat Kanunu ile Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünün (DAGM) kurulması ile yapılan mevzuat düzenlemeleri ve diğer çalışmalarla arşivcilik, ülkemizde kurumsal bir kimliğe kavuşmaya başladı. Bu K-kanunda eksik kalan en önemli husus, DAGM’ye evrak devri mükellefiyeti olmayan bakanlık ve kurum sayısının fazlalığıdır. Kanun’un da etkisiyle Ankara’da 1925 yılından itibaren planlanan ancak temeli 1974 yılında atılan Devlet Arşiv Sitesinin açılışı 29 Ekim 1988 tarihinde Başbakan Turgut Özal tarafından gerçekleştirilmiş olup bu sitede (Cumhuriyet Arşivi depolarında) genel olarak Cumhuriyet Dönemi belgeleri muhafaza edilmektedir.
İstanbul’da ise Kağıthane’de inşa edilen Osmanlı Arşivi Külliyesi’nin 2013 yılında dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılmasıyla Osmanlı evrakı için onlarca yıl özlemi duyulan mekân sorunu tamamen çözüldü. Ayrıca 1984 yılında eksik bırakılan kapsam hususu, 2018 yılında çözüme kavuşturulabildi; 11 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile arşiv hizmet ve faaliyetlerini düzenlemek ve kamuda belge yönetimini sağlamak üzere Cumhurbaşkanlığına bağlı müstakil bir Başkanlık olarak Devlet Arşivleri (CDAB) yeniden teşkilatlandırıldı. CDAB, devlet arşivlerine ilişkin esasları belirleyerek bunların uygulanmasını ve denetimini takip eden yegâne kurum hâline getirildi. Nitekim yeni yapılanma sonucunda bina, personel ve altyapı yatırımları gibi temel ihtiyaçların karşılanması, tasnif ve dijitalleştirmenin hız kazanması, belgelerin elektronik ortamda kamuoyuyla paylaşılması ve arşiv ağının kurulması, bilgiye erişimde önemli adımlar atılmasını sağladı.
Sonuç olarak milletimizin hafızası olan arşivlerimiz; bazen yıkıcı savaşların telaşında, bazen bir yangının küllerinde, bazen de ihmalin sessizliğinde tarihin karanlığına gömülme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Buna rağmen devlet hafızasını yaşatma iradesi hiçbir zaman kaybedilmemiş; 1930’lu yıllardaki gayret ve denemelerle, 1980’lerdeki organizasyonla ve 2010’lu yıllardaki kapsamlı ve kolektif adımlarla ülkemiz arşivciliğinde ilerleme kaydedilmiştir. Günümüzde modern binalarda faaliyetlerini sürdüren ve zamanın teknolojisine uygun koşullara kavuşan CDAB; hazırladığı mevzuat, geliştirdiği standartlar ve sunduğu hizmetler açışından dünya arşivciliğinde de örnek olma vasfını kazanmıştır. Söz konusu dönüşümle birlikte tarihimizin muhafazasına ve gelecek kuşaklara güvenle aktarılmasına öncülük eden güçlü bir kurumsal yapı oluşturulmuştur.
Bu vesileyle tarihî vesikalarımızı muhafaza eden arşivlerin ve arşivciliğin gelişmesine hizmet eden, tarihimizi yakından tanımamızın asli kaynağı olan mevzubahis kültür hazinemizin gelecek nesillere intikalinde katkısı olan tüm yönetici ve arşivcileri hayırla yâd ediyorum.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
TEKNOFEST Mavi Vatan kapsamında düzenlenecek yarışmalarda denizcilik kültürünün geleneksel becerileri ile takım sporları bir araya gelecek. Dört gün boyunca gerçekleştirilecek Halat Çekme ve El İncesi Atma yarışlarının yanı sıra 22-23 Ağustos’ta…
Kültür ve Turizm Bakanlığı ile YETEV işbirliğiyle düzenlenen 23. Devlet Türk Sanatları Yarışması için başvurular 20 Ağustos’ta başlıyor. Yedi farklı kategoride toplam 2 milyon 730 bin lira ödülün dağıtılacağı yarışmaya başvurular 15 Ekim’e kadar online…
Mısır’a resmi ziyarette bulunan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Mısırlı mevkidaşı Bedr Abdulati ile Türkiye-Mısır Ortak Planlama Grubu toplantısına eş başkanlık etti. İki ülke arasında 15 milyar dolarlık ticaret hacmi hedefine ulaşma kararlılığını…
Sudan’ın başkenti Hartum’da Hazreti Muhammed’in doğum yıl dönümü vesilesiyle köklü "Peygamber Alayı" geleneği yaşatıldı. Çatışmaların ve insani krizin ağır izlerini taşıyan kentte vatandaşlar, renkli kıyafetleri, ilahileri ve davullarıyla…