Tıbbın Kesin Müdahalesi: Osmanlı’da Cerrahlık - II
Osmanlı Devleti'nde 19. yüzyıla gelindiğinde, çöküşü engelleyebilmek adına geçmiş asırlara kıyasla çok daha radikal reformlara girişilmiştir. Bu reformların etkisiyle hemen hemen her alanda köklü değişimler yaşanmış, çağa ayak uyduramayan eski kurumlar lağvedilerek yerlerine Batı modellerinin esas alındığı modern kurumlar ihdas edilmiştir. Devleti yeniden ayağa kaldırabilmek adına, bir zorunluluktan atılan bu reform neşterleri, etkileri günümüze kadar tevarüs eden önemli çıktılar üretmiştir. Bu dönemde yapılan reformlar, devleti ayağa kaldırmaya muktedir olamasa da ömrünü uzatmıştır. Bununla birlikte modern Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini 19. yüzyıldan itibaren inşa etmeye başlamıştır.
19. yüzyıldaki reform hareketlerinden tıp ve buna bağlı olarak cerrahlık sahası da etkilenmiş, bu alanda önemli paradigma değişikliklerine gidilmiştir. Önceleri bir zanaat dalı olarak telakki edilen ve daha çok usta-çırak ilişkisi içerisinde yürütülen cerrahlık, bu dönemle birlikte modern tıp eğitiminin ve hekimlik mesleğinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Birçok alanda olduğu gibi tıbbî/cerrahî yenileşmenin katalizörü de askerî ihtiyaçlar olmuştur.
Padişah III. Selim döneminde, 1805 yılında yürürlüğe giren Bahriye Kanunnamesi ile askerî reformların esasları tespit edilmiştir. Bu kanunnamenin getirdiği önemli şartlardan biri de donanmanın hekim ve cerrah ihtiyacını karşılamak üzere modern bir eğitim kurumunun açılması olmuştur. Teorik ve pratik eğitimin bir arada verileceği bu müessese, okul ve hastane misyonunu bir arada üstlenmiştir. Bu doğrultuda Kasımpaşa Tersanesi'nde modern bir hastane kurulmuş; buraya hekimbaşı ve cerrahbaşı atanarak tıp eğitimi görmek üzere öğrenciler alınmıştır. Burada eğitim görenler, hastaların tedavileriyle de bizzat ilgilenerek erken dönemde pratik yapma imkânı bulmuşlardır. 1822 yılında çıkan yangında hastane yandığından atılan bu adım talihsiz bir şekilde akamete uğramıştır.
Osmanlı tıp modernleşmesinin miladı sayılan ve Dârü't-Tıbb-ı Âmire adıyla da zikredilen Tıphane-i Âmire, 14 Mart 1827 tarihinde açılmıştır. Sultan II. Mahmud’un reformist vizyonunun kurumsal bir tezahürü olan bu mektebin, 1826 yılındaki Vaka-i Hayriye (Yeniçeri Ocağı'nın ilgası) sonrasında ihdas edilmesi tarihsel açıdan da stratejik bir öneme haizdir. Çünkü tesis edilen askerî yapının çağdaş ve ihtiyaçlara karşılık verebilen tıbbî altyapıyla kurgulanması kaçınılmaz bir zaruret hâlini almıştır. Doğrudan orduya hekim yetiştirmek amacıyla kurulan Tıphane-i Âmire’nin kuruluş tarihi ise ülkemizde modern tıbbın tarihsel mirasına atfen 1919 yılından itibaren Tıp Bayramı olarak kutlanılmaktadır.
Tıphane-i Âmire, Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin 29 Aralık 1826 tarihli takriri (önergeleri) doğrultusunda kurulmuştur. [BOA. C. SH.26/1287]. Bu okul bünyesinde bir de şâkirdan-ı cerrâhîn (cerrahlık öğrencileri) sınıfı açılmıştır. Buranın açılmasıyla ordunun acil cerrah ihtiyacına daha kısa sürede cevap verilmesi amaçlanmıştır. 1831 yılında yine Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin talebiyle cerrahi eğitim verecek olan Konstantin Karateodori’nin derslerinde uygulamalı olarak kullanabilmesi adına, bir sandık cerrahi alet ve edevatın satın alınması istenerek eğitim alanındaki mesleki araç gereçlerin tedariki amaçlanmıştır [BOA. C. MF. 3443]. Burada eğitim devam ederken cerrahlıkta ihtisaslaşmak için müstakil bir okulun açılmasına karar verilmiştir.
Cerrahi eğitiminin müstakil bir yapıya kavuşmasının önünü açan Cerrahhane-i Mamure, 9 Ocak 1832 tarihinde faaliyete geçmiştir. Kuruluşundan bir yıl sonra, Tıphane-i Âmire bünyesinde faaliyet gösteren cerrahi şubesi de bu kuruma katılmıştır. Cerrahhane-i Mamure’nin müfredat programında, alana dair ciddi bir uzmanlaşmanın planlandığını görmek mümkündür. Okul müfredatında; teşrih-i umumi, rabt-ı cerrahi ve sair edevat, tıbb-ı ameli, fenn-i esbab-ı alâmât ve ilm-i müfredat-ı tıbbiye, tıbb-ı askeri ile fenn-i kimya-yı cerrahiyye gibi modern tıbba ait disipliner derslere yer verilmiştir. Eğitim süresi dört sene olarak belirlenen okulda, ilk üç yıllık teorik eğitimin ardından son sınıftaki öğrencilerin ordu saflarında pratiğe dönük staj yapmaları (internlik) zorunlu kılınmıştır.
Tıphane-i Âmire ve Cerrahhane'nin zamanla ihtiyacı karşılayamaz hâle gelmesi üzerine bu okulların kurumsal yapıları değiştirilmiştir. Bu doğrultuda 1838 yılında Cerrahhane-i Mamure, Tıphane-i Âmire ile birlikte Enderun Ağaları Mektebi’ne taşınmıştır. Burada Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adıyla yeniden teşkil edilen okul bünyesinde, tıp eğitiminin yanı sıra üçer yıllık birer eczacı ve cerrah sınıfı da açılmıştır.
Cerrahi eğitiminde en kritik noktaların başında kadavra temini olmuştur. Yeterli kadavra bulunamaması ve kadın kadavra üzerinde çalışma yapılamaması, öğrencileri pratik anlamda yoksun bırakmıştır. Bu hususta ise balmumundan kadavralar kullanılmıştır. Kadavraların eğitimde kullanılması için teminine dair yazışmalar mevcuttur. 6 Kasım 1862’de Kaptanpaşa ve Zaptiye müşirine yazılan tezkirede Tersane-i Amire ile Zaptiye hastanelerinde vefat eden kimsesizlerin kadavralarının Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’deki Teşrih dersleri için gönderilmesi belirtilmiştir [BOA. A.MKT. MHM. 245/76].
1870 yılında Haydarpaşa Tatbikat-ı Tıbbiye-i Askeriye Mektebi açılarak Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’den mezun olan tabip ve cerrahların her klinikte üçer ay kalmak kaydıyla iki senelik bir pratik eğitim almaları kararlaştırılmıştır. Burada pratik deneyim kazanıp sınavlarını başarıyla tamamlayan hekimler, taburlara ve askerî hastanelere tayin edilmişlerdir. Haydarpaşa Hastanesinde klinik eğitimlerine devam eden öğrenciler bilimsel çalışmalar da yapmıştır. 1882 yılının Eylül ayında Hayri Emin Efendi, Ceride-i Tıbbiye-i Askeriye’de "hasât-ı mesane" (mesane taşları) başlıklı klinik bir makale yayımlamıştır [CTA, 11. Sene, No: 127, s. 152-161].
Burada seririyat-ı cerrahiye (cerrahi klinik), ameliyat-ı kehhaliye (göz ameliyatları), esna-yı muharebede vuku bulan cerhaların tarif ve tafsili (savaş cerrahisi/harp yaralanmaları) ile alat-ı ameliyat-ı cerrahiye (cerrahi ameliyat aletleri) gibi dersler verilmiştir.
Osmanlı tıp eğitiminde güncel teknolojiler yakından takip edilmiş, bu doğrultuda yeni cihazlar mektep ve hastanelere kazandırılmaya çalışılmıştır. Bu hamlelerin en somut faydaları, 1897 yılında cereyan eden Türk-Yunan Harbi'nde görülmüştür. Cephede yaralanan askerlerin vücutlarındaki kurşun ve şarapnel parçalarının yerleri, dönemin en yeni teknolojisi olan röntgen cihazları sayesinde tespit edilerek başarılı operasyonlarla çıkarılmıştır. Röntgen yardımıyla cerrahi müdahalelerdeki başarı oranı ciddi ölçüde artmıştır. Bu askerî tecrübenin ardından teknolojinin eğitimde ve hastanelerde yaygın olarak kullanılması için adımlar atıldığı görülmektedir. 9 Ocak 1904 tarihinde Maarif Nezaretine sunulan bir yazıyla Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye Seririyat Hastanesi için de bir röntgen cihazı satın alınması talep edilmiştir [BOA. MF. MKT. 768/44].
Orduda ve sivil hayatta en kritik zamanlarda ve vakalarda hizmet veren cerrahların bu üstün gayretleri, devlet idaresi tarafından da takdir edilerek ödüllendirilmiştir. Örneğin 29 Ekim 1903 tarihinde, Üçüncü Ordu’ya bağlı On Altıncı Süvari Alayı cerrahı Mustafa Efendi’ye hüsnü hizmet gayretlerinden dolayı Dördüncü Rütbeden Nişan-ı Âlî-i Osmanî tevcih edilmiştir. [BOA, İ.TAL.317/7].
1898 yılında, Osmanlı tıp eğitiminde yeni bir dönemi başlatan ve Alman ekolünü izleyen Gülhane Seririyat Hastanesi ve Tatbikat Mektebi hizmete girmiştir. Bu modern müessesede, mesleki birikimlerini artırmak üzere daha önce Almanya’ya eğitime gönderilmiş olan nitelikli tabip ve cerrahlar görev yapmıştır. Diğer taraftan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, 1903 yılında Haydarpaşa’daki yeni ve ihtişamlı binasına taşınarak teknolojik ve kurumsal altyapısını en üst düzeye çıkarmıştır. Nihayet 1909 yılına gelindiğinde, askerî ve sivil tıp okulları, Haydarpaşa’daki bu anıtsal binada birleştirilmiş, böylece Osmanlı tıp eğitiminde topyekûn yeni bir yapılanmaya gidilmiştir. Balkan ve I. Dünya Savaşlarında hizmet veren bu hastane, II. Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine Ankara’ya taşınmış ve 1947’de Gülhane Askerî Tıp Akademisi adını almıştır.
Cerrahlığın ülkemizdeki bir buçuk asırlık kurumsal dönüşümünü ve ihtisaslaşma sürecini Cemil Topuzlu hatıralarında âdeta bir cerrah titizliği ile açarak tasrih etmektedir.
Topuzlu, ülkemizdeki cerrahlığın gelişimini üç safhaya ayırmıştır: Birinci devre, II. Mahmud’un İstanbul’da Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye’yi açması; ikinci devre, Türk cerrahlarının yetişmesi; üçüncü devre, antisepsi ve asepsinin, daha doğrusu modern cerrahlığın doğmasıyla başlar. Cemil Topuzlu’nun birinci devre olarak nitelendirdiği dönemde Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye açılmış, buraya Avrupa’dan birçok muallim getirilmiş, ameliyat-ı cerrahiye ve seririyat-ı hariciye dersleri için iki cerrah vazifelendirilmiştir. İkinci devrede ise cerrahlık tahsili için ilk defa Avrupa üniversitelerine gönderilen talebeler geri dönüp ihtiyaç duyulan alanlarda çalıştırılmaya başlamıştır. 1875 yılında genç doktorlar arasında bir sınav açılarak Viyana’ya ve Paris’e eğitime gidecekler belirlenmiştir. Yurt dışına eğitime gönderilen doktorlar geri döndüklerinde Mekteb-i Tıbbiye’de de istihdam edilmiştir. Ancak yine de bu dönemde Türk cerrahlar ecnebi cerrahlar ile rekabet etme imkânı bulamamıştır. Üçüncü devre ise modern antisepsi ve asepsi uygulamalarına riayet edilerek ameliyat yapılması ile başlamıştır. Bu safhada daha hassas ameliyatlar yapılırken halkın Türk cerrahlara olan itimatları da artmıştır.
Netice itibarıyla tüm dünyada modern döneme kadar tabiplikten ayrı bir çizgide düşünülen cerrahlık, bilhassa tıp teknolojisinin gelişmesi, asepsi-antisepsi ve anestezi usullerinin tekâmül etmesi ve görüntüleme tekniklerinin keşfi ile mümtaz bir mahiyet kazanmıştır. Cerrahi bilhassa 1930’lardan sonra akciğer, kalp ve damar, plastik, çocuk ve ortopedi cerrahi olarak disiplinlere ayrılmıştır.
Yüzyılların kendine özgü şartları içinde cerrahların yetiştirilme usullerinde, alan bilgilerinde, kullandıkları alet ve edevatta köklü değişiklikler yaşansa da onlar, her dönemde hastalarını şifaya kavuşturma gayesiyle en kritik ve keskin müdahaleleri yapmaktan çekinmemiş, insanı yaşatma ve sıhhate kavuşturma yolunda büyük gayretler sarf ederek takdire şayan fedakârlıklarda bulunmuşlardır. Sağlık adına varlıklarıyla her zaman umut olup hastalarının şifa bulmasına vesile olan tüm hekimlerimize şükranlarımı sunuyor, dertlerine derman arayan hastalarımıza Cenâb-ı Hakk'tan acil şifalar niyaz ediyorum.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Nükleer Silahların Yasaklanması Takibi ve Uluslararası Nükleer Silahları Kaldırma Girişimi (ICAN), nükleer silahlara geçen yıl 118,8 milyar dolarlık harcama yapıldığını bildirerek, bu alanda yapılan harcamaların bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 19…
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, ABD ve İsrail'in İran konusunda çıkarlarının ayrışabileceğini ve bu kapsamda ABD'nin menfaatinin gözetileceğini söyledi.
Dr. Mahmut Alrantisi, İsrail’in Gazze üzerindeki kontrolünü yüzde 70’e çıkarma planının arka planını ve bu hamlenin tehcir politikasıyla bağlantısını Fokus+ için kaleme aldı.
ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde, karşılıklı saldırıların bölgesel bir savaşa dönüşmesi halinde İsrail'in, İran karşısında yalnız kalabileceği uyarısında bulunduğunu açıkladı.