Tıbbın Kesin Müdahalesi: Osmanlı’da Cerrahlık -I
“Yaralamak” veya “kesmek” anlamına gelen Arapça kökenli caraha kelimesinden türeyen cerrahlık, tedavi ilminin el ve aletle müdahaleyi gerektiren bölümü olarak tanımlanmaktadır. İslâm kaynaklarında ıstılâhi olarak cirâha kelimesine IX. yüzyıldan itibaren rastlanmaktadır.
Cerrahî hastalıklar ve bu hastalıklara yönelik geliştirilen tedavi yöntemleri, insanlık tarihiyle özdeş bir gelişim seyri izlemiştir. Eski çağlarda insanlar, cerrahî müdahale gerektiren sağlık problemleriyle karşılaştıklarında kanamayı durdurma ve yarayı iyileştirme gibi temel uygulamaların yanı sıra, kafatasının açılması gibi oldukça riskli ve karmaşık operasyonları da gerçekleştirebilmişlerdir. Kökeni oldukça eski dönemlere uzanan cerrahî ilmine dair bilinen en eski yazılı belgeler Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerine aittir. Bununla birlikte, akut müdahale gerektiren ve operasyonel bir tıp dalı olması sebebiyle cerrahî uygulamalara hemen hemen bütün eski medeniyetlerde rastlamak mümkündür. Kırık ve çıkıkların tedavisi, kan alma, dağlama, savaşlarda kesici ve delici aletlerle meydana gelen yaralanmaların iyileştirilmesi ile dikiş uygulamaları gibi acil müdahale gerektiren vakaların yaygınlığı, cerrahlığın tedavi yöntemleri arasında kadim ve vazgeçilmez bir metot olarak ortaya çıkmasında belirleyici olmuştur.
Türk ve İslâm medeniyetlerinde, halkın hastalıklarına şifa bulmak amacıyla kurulan darüşşifalarda cerrahi uygulamaların önemine binaen cerrahlar için ayrı kadrolar tahsis edilmiştir. Bu alanda zamanla oldukça zengin bir literatür oluşmuş ve söz konusu eserlerin bir kısmı farklı dillere çevrilmiştir. Osmanlı döneminde ise doğrudan cerrahlığa dair kaleme alınan ve ayrıntılı bilgiler içeren cerrahnâme türü eserler dikkat çekmektedir. Selçuklu ve Osmanlı müktesebatıyla şekillenen bu eserler devrin cerrahlık bilgisi hakkında bilgiler içermektedir. Gerek İslam gerekse de kadim folklorik halk tıbbı bu birikimi birlikte şekillendirerek asırlar boyunca hastalara şifa olma olmaya çalışmıştır. Bunlar içinde en meşhuru Amasyalı Sabuncuoğlu Şerafettin’in Cerrâhiyye-i İlhâniyye adlı eseridir. 1465 yılında yazılan eser dönemin padişahı II. Mehmed’e (Fatih) ithaf edilmiştir.
Osmanlı Devleti’nde Topkapı Sarayı’nın dış hizmet bölümünü teşkil eden Birun içerisinde görev yapan cerrahların en yetkilisi cerrahbaşı idi. Cerrahbaşı, Hekimbaşı’na bağlı olarak görev yapar ve özellikle şehzadelerin sünnet merasimlerini icra etmekle sorumlu olurdu. Sarayda görev yapan diğer cerrahlar ise cerrahbaşının idaresi altında hizmetlerini sürdürmüşlerdir. Osmanlı Devleti’nde Üçüncü Mehmed döneminde cerrahbaşılıktan sadrazamlığa yükselen devlet adamı ise Cerrah Mehmed Paşa’dır. Günümüzde İstanbul’un tarihi bir semtiyle birlikte Türkiye’nin en saygın tıp fakültelerinden Cerrahpaşa’ya ismini veren de bu sadrazam olmuştur.
Osmanlı’da cerrahlar yara ve fıtık tedavisi, diş çekimi ve sünnet gibi müdahaleleri kapsayan geniş bir sahada mesleklerini icra etmişlerdir. Ancak göz hastalıkları ayrı bir ihtisas alanı olarak değerlendirilmiş bunun içinse kehhal adı verilen göz hekimleri yetiştirilmiştir. Ordunun ve toplumun cerrah ihtiyaçlarını karşılamak adına devlet tarafından muhtelif bölgelere tayin edilen cerrahlar, bunun yanında darüşşifalarda ve özel muayenehanelerinde (dükkân) de hizmet vermişlerdir. Ülkedeki cerrahların tayin azil ve denetimlerinde Hekimbaşılara yetki verilmiştir. Hekimbaşılar diledikleri zaman İstanbul’daki Müslim veya gayrimüslim cerrahları denetleyip ruhsatnamesi bulunmayanların dükkanlarını kapatmakla yetkilendirilmiştir.
1525 yılına ait saraydaki sanatkarlara ödenen maaş defterinde (ehl-i hiref mevacib defteri) kırk beş cerrahın görev yaptığı kaydedilmiştir. Evliya Çelebi ise 17. Yüzyılda İstanbul’da dört yüz dükkânda yedi yüz nefer cerrahın hizmet verdiğinden bahsetmektedir.
Arşiv belgeleri, cerrah ve tabiplerin mesleklerini icra edebilmeleri için gerekli eğitimi almalarının zorunlu olduğunun özellikle vurgulandığını göstermektedir. Nitekim 1593 yılında Hekimbaşı Yusuf Efendi’ye gönderilen bir emirde, tıp ilmini tahsil etmeden tabiplik ve cerrahlık yapanların meslekten menedilmesi gerektiği bildirilmiştir. Osmanlı bürokrasisi, tıp ilmini tahsil ve ihtisas şartına bağlayarak yetkisiz müdahaleleri yasaklamış ve böylece günümüz tıp hukukunun temelini teşkil eden "diploma ve uzmanlık zorunluluğu" ilkesini yüzyıllar öncesinden kurumsal bir kimliğe büründürmüştür.

Cerrahi müdahalelerin taşıdığı hayati riskler, tarih boyunca hem cerrahlar hem de tedavi gören bireyler için temel bir tedirginlik kaynağı olmuştur. Müdahale neticesinde oluşabilecek olumsuz durumların hukuki sorumluluğunu netleştirmek amacıyla kadı nezaretinde taraflar arasında rıza senetleri tanzim edilmesi yoluna gidilmiştir. Şer‘iyye sicillerinde yer alan bu sözleşme metinlerinde; hastanın adı, rahatsızlığı, ikamet adresi, cerrahî müdahalenin ücreti ile cerrahın adı ve adresi gibi bilgiler ayrıntılı biçimde kaydedilmiştir. Bunun yanı sıra, operasyon sırasında ortaya çıkabilecek olumsuz durumlarda hastanın herhangi bir tazminat talebinde bulunmayacağına dair beyanı da kadı ve şahitler huzurunda kayıt altına alınmıştır.
29 Nisan 1639 tarihli İstanbul Hasköy Mahkemesi’ne ait 5 numaralı kadı sicilinde yer alan kayıt, bu tür sözleşmelerin nasıl düzenlendiğini açık biçimde göstermektedir.
İstanbul Karagümrük’te ikamet eden ve fıtık hastası olan Emircan veled-i Hocesar, Hasköy Ahmed Çelebi Mahallesi’nde oturan Cerrah Meho veled-i Lazar ile yaptığı tedavi sözleşmesini (rıza senedini) düzenletmek üzere kadıya müracaat etmiştir. Sözleşme metninde müdahalede ortaya çıkacak herhangi bir olumsuzluğa karşı hastanın feragat mahiyetinde kabul ettiği ifadeler şu şekilde kaydedilmiştir:
“[…] ben fıtık marazına mübtelâ olduğum ecilden mezbûr Meho ile iki bin akçe ücret kavl edip maraz-ı mezbûra timâr edecek oldu, eğer bi-emrillâhi te‘âlâ vefât edersem dem [ü] diyetim mezbûr Meho’dan taleb olunmasın[…]”
Muhakkak ki burada yer alan hükümler cerrahın meslekî anlamda harekât kabiliyetini hukuken temin ederek ameliyatını rahat bir şekilde yapması için kayıt altına alınmıştır. Şer‘iyye sicillerinde sıkça karşılaşılan bu belgeleri, günümüzde cerrahî operasyonlar öncesinde kullanılan Ameliyat Onam Formunun tarihî bir karşılığı olarak değerlendirmek mümkündür. Osmanlı hukuk sisteminin bir parçası olan bu rıza senetleri, tıbbi müdahaleyi yalnızca bir şifa arayışı değil, taraflar arasında karşılıklı hak ve sorumlulukları belirleyen hukuki bir akit statüsüne taşımıştır. Bu uygulama, cerrahın mesleki özerkliğini korurken aynı zamanda hastanın iradesini ve rızasını da merkeze alarak modern tıp etiğinin en temel ilkelerinden birini yüzyıllar öncesinden hayata geçirmiştir.
Osmanlı devlet teşkilatı ve sosyal dokusu içerisinde birer sanat erbabı olarak konumlandırılan cerrahlar, eğitimlerinden meslekî uygulamalarına kadar her aşamada sıkı bir denetime tabi tutulmuşlardır. Devletin ve toplumun sağlık ihtiyaçları doğrultusunda hizmet veren bu zümre hem halkın sağlığına kavuşmasında hem de bir ritüel olarak icra edilen sünnet merasimlerinde yüzyıllar boyunca kritik bir rol üstlenmiştir.
XIX. yüzyıla kadar geleneksel yöntemlerle yetişen ve hizmet veren cerrahlar, bu yüzyıldan itibaren açılan modern tıp okullarında eğitim almaya başlamış; böylece cerrahlık, günümüzde olduğu gibi tıbbın ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir.
Bir sonraki yazımızda, Osmanlı Devleti’nde cerrahlığın modernleşme süreciyle birlikte geçirdiği değişim ve dönüşümü ele alacağız. Yazıyı, Kanuni Sultan Süleyman’ın sağlığın ehemmiyetine vurgu yapan meşhur beytiyle tamamlayalım:
“Halk içinde mu‘teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi”
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Prof. Dr. Zeynep Burcu Uğur, 20. yüzyılın büyük ekonomik deneyi olan komünizmin ağır bedellerini ve Türkiye’nin güçlü devlet geleneğine rağmen bu sistemden nasıl uzak durduğunu Fokus+ için kaleme aldı.
Tesla’dan SpaceX’e, X’ten yapay zekâya uzanan yolculuğuyla Elon Musk’ın görünen yüzünün ardındaki hikâye...
Keir Starmer'ın istifasının ardından İngiltere'nin yeni Başbakanı olan İşçi Partili Andy Burnham kimdir? "Kuzey'in Kralı" lakaplı Burnham'ın kariyeri...
Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS), Nijerya ile Fas arasında inşa edilecek ve 13 Afrika ülkesini birbirine bağlayacak 25 milyar dolarlık devasa doğal gaz boru hattı projesini resmen onayladı. Yıllık 30 milyar metreküp kapasiteye sahip…