Dosta Güven Düşmana Korku Veren Bando: Mehter
NATO Zirvesi münasebetiyle Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde tarihin en eski askerî bandolarından biri olan Mehteran Takımı eşliğinde dünya liderlerinin karşılanması, köklü medeniyet ve kültür mirasımızı bir kez daha gözler önüne serdi. Savaş meydanlarında yankılanan o kudretli mehter sedası, düşmanın yüreğine korku, mazlumun gönlüne umut olurken İslam beldelerinin sinesine asırlara sığmayan bir gurur olarak nakış nakış işlenmiştir. Geçmişin ruhunu geleceğe taşıyan bu kutlu ses yalnızca bir musiki değildir. Bir milletin hedefi ve iştiyakı, bir devletin kudreti ve istiklalidir. Davulun her vuruşu birliğin ve bağımsızlığın vazgeçilmez gururu; zurnanın her nefesi bu milletin göğe yükselen ülküsüdür. O ses, cesaretin korkusuz haykırışı, dirliğin ve kardeşliğin en gür nişanesi, milletimizin tarih boyunca eğilmeyen iradesinin yankısıdır. Asırlar boyunca üç kıtada dalgalanan al sancağın gölgesinde yükselen mehter, yalnızca ordulara nizam vermemiştir. Türk milletinin ruhunu, karakterini ve devlet felsefesini de nesilden nesle taşımıştır. Bugün törenlerde de rast geldiğimiz mehterin gerçek hissi; Varna'nın dirilişi, Niğbolu'nun azameti, İstanbul'un kutlu fethi ve Mohaç'ın baş döndüren ihtişamıdır. Bu yönüyle mehter, Osmanlı askerî lojistiğinin ve psikolojik harp stratejisinin merkezinde yer alırken yalnızca tarihî bir hatıra değildir. Geçmişten geleceğe uzanan millî hafızamızın sesi, Avrupa'nın kalbinde iflah olmaz bir korku, mazlumların gönlünde hâlâ yeşeren umut ve milletimizin istiklal ruhunu daima diri tutan nefestir. Osmanlı Devleti’nin diplomatik kabullerinde de icra edilen mehter; bağımsızlık ve egemenlik alametlerinden biri olarak yüzyıllar boyunca Türk devlet geleneğinde müstesna bir yer edindi. Peki, mehter nerede ve nasıl icra edilirdi? Savaş meydanlarında düşman ordularının psikolojisini nasıl etkilerdi? Aşağıdaki yazıda mehtere dair bu soruları, tarihî kaynaklar ışığında aydınlatmaya çalışacağız.
Musiki, insan ruhuna en güçlü şekilde hitap eden sanatların başında gelir. Çoşkuyu artıran, hüznü teskin eden ve duygulara tercüman olan her hissin âdeta kendine özgü bir musikisi vardır. Osmanlı Devleti’nde ise savaş meydanlarının ve resmî merasimlerin musikisi mehterdi. Mehter, yüzyıllar boyunca muharebelerde ordunun heybetini, ihtişamını, cengaverliğini ve kahramanlığını simgelerken; devlet merasimlerinde istiklalin, intizamın, insicamın ve ihtiramın en güçlü sembollerinden biri olmuştur.
Tarih sayfalarını karıştırdığımızda savaş meydanlarında türlü çalgılarla düşmanı korkutup kendi askerlerine cesaret aşılama düşüncesinin kadim dönemlere kadar gittiğini ifade edebiliriz. Eski kavimlerden itibaren Doğu ve Batı’da borazan, davul, def ve benzeri müzik aletleri kullanılarak cenkte rakiplere psikolojik üstünlük sağlanmaya çalışılmıştır.
Bunun yanı sıra ilk Türk devletlerinde mehter benzeri musiki aletlerinden oluşan bandolar, devletlerin hâkimiyet ve bağımsızlığın en önemli sembollerinden biri olarak kabul edilirdi. Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra da bu devlet geleneğini devam ettirmişlerdir. İlk Türk devletlerinde “tuğ” adıyla bilinen bu hükümdarlık alameti, Türk-İslam devletlerinde ana felsefesini koruyarak “tablhane” ve “nevbet” adlarıyla varlığını devam ettirdi. Anadolu Selçuklu Devleti’ne bağlı bir uç beyliği olarak kurulan Osmanlılar da bu köklü geleneği asırlar boyunca yaşatarak gelecek nesillere aktardı.
XIII. yüzyıl sonlarında Anadolu Selçuklu Hükümdarı III. Alâeddin Keykubad; fetihlerden dolayı Osman Gazi’ye istiklal alameti olarak tuğ, davul ve nekkare göndermiştir. Osmanlı Devleti’nin ilk mehteri kabul edilen bu tablhane, günde üç defa; sabah, ikindi ve akşam vakitlerinde çalınmıştır. Osmanlı padişahları da uzun yıllar boyunca, nevbet vurulurken (mehter çalınırken) Selçuklulara duydukları hürmetin bir nişanesi olarak ayağa kalkarlardı ki bu gelenek, Fatih Sultan Mehmed döneminde sona erdirildi.
Farsçada "en büyük” ve “ulu" anlamlarına gelen “mihter” kelimesinden türeyen “mehter” kavramı, 16. yüzyıldan itibaren kaynaklarda görülmeye başlamaktadır. Mehter takımları için tablhane, nakkarehane, mehterhane, nevbethane gibi adlar kullanılmış; mehter musikisinin icrası ise “nevbet vurma” tabiriyle ifade edilmiştir. Osmanlı Devleti’nde veziriazam, vezirler ve beylerbeyi gibi yüksek rütbeli devlet adamlarının da mehterhanesi bulunduğundan padişahın mehteri yaygın olarak “tabl ü alem-i hâssa” adıyla anılmıştır. 18 Aralık 1525 tarihli mevâcib (maaş) defterine göre saray mehteranında görev yapan 187 nefer bulunmaktadır [BOA. TS.MA.d. 9623].
Nevbet yalnızca Topkapı Sarayı’nda icra edilmezdi. Fatih Sultan Mehmed’in emriyle Yedikule, Eyüp, Kasımpaşa, Galata, Beşiktaş, Rumelihisarı, Anadolu Hisarı, Üsküdar ve Kızkulesi’nde de nevbet vurdurulmuştur. Sarayda cuma geceleri hariç yatsı namazından sonra ve sabah namazından önce nevbet vurulurken diğer yerlerde ise yatsı namazını müteakip üç fasıl nevbet vurulmuştur. Saray dışında nevbetlerin vurulmasından sonra halkın sokağa çıkması da yasaklanmıştır.
Osmanlı mehterhanesinde başlıca vurmalı çalgılardan davul (tabl), nakkare, kös ve zil kullanılmıştır. Nakkare, bakır kaseler üzerine deri gerilerek yapılan ve merasimlerde genellikle oturularak çift çubukla icra edilen bir çalgı aletidir. Kös ise büyük bir metal kâsenin üzerine deve derisi gerilmesiyle yapılan mehterhanenin en büyük musiki aletiydi. Kösün bir diğer özelliği de sadece padişahın mehterinde bulunmasıdır. Bunların yanında üflemeli aletlerden zurna ve borunun yanı sıra, bir de gümüş bir asa üzerine takılan vurmalı çalgıların yanında zincir, çıngırak ve zillerin sallanmasıyla ses çıkaran çevgan da kullanılırdı. Bu musiki aletlerini icra edenlere ise zurnazen ve köszen örneklerinde olduğu gibi Farsçada “çalan” veya “vuran” anlamına gelen “–zen” eki getirilmiştir.
Mehterin sesi kadar ihtişamlı ve heybetli olan bir diğer unsur da üyelerinin göz alıcı renkli kıyafetleri ile konumlandıkları icra düzenidir. İcra sırasında hilal düzeni alınır; ortada davulcular, hemen arkalarında zilzenler yer alırdı. Davulcuların sağında çevganzenler, solunda zurnazenler; çevganzenlerin yanında ise boruzenler saf tutardı. Nakkarezenler ise zurnazenlerin yanında oturarak icrada bulunurdu.
Mehter yalnızca sabit bir düzen içinde icra edilmezdi. Kendine has bir yürüyüş nizamı da vardı. Yürüyüşe sağ adımla başlanır, her üç adımda bir önce sağa dönülerek selam verilir, ardından sol adımla yürüyüşe devam edilir ve üçüncü adımın sonunda sola dönülerek aynı şekilde selamlama yapılırdı. Bu düzenin sevk ve idaresi mehterbaşı tarafından sağlanırdı. Mehter, yalnızca yaya olarak değil; seferlerde ve resmî merasimlerde at, deve hatta fil üzerinde seyir hâlindeyken de icra edilirdi.
Mehterde kullanılan musiki aletleri yoğun şekilde icra edildiğinden zamanla tamir edilmeleri veya yenilenmeleri gerekirdi. Bu ihtiyaçlar mehterbaşının talebi üzerine ilgili ödenekten karşılanırdı. 17 Kasım 1792 tarihli bir belge, bu işleyişi açıkça ortaya koymaktadır. Tabl ü Âlem-i Hâssa Mehterbaşı Hasan Ağa, Demirkapı’daki mehteranın kullandığı davul, zurna ve diğer musiki aletlerinin yıprandığını belirterek bunların tamiri ve yenilenmesi için altmış kuruş talep etmiş; gerekli ödeme de Baş Muhasebe tarafından karşılanmıştır [BOA. C.AS.183/7936/2].
Mehter takımında yer alan her musiki aletinin sayısı “kat” olarak adlandırılmıştır. Örneğin dokuz kat mehter denildiğinde her musiki aletinden (sazından) dokuz adet bulunduğu anlaşılırdı. Kat sayısı, mehterhanenin bağlı olduğu makamın ve sahibinin rütbesine göre belirlenmiştir. İlk dönemlerde padişaha mahsus olan dokuz kat mehter, XVII. yüzyılda on iki kata çıkarılmıştır.
Muharebelerde ise mehter musikisi, ordunun cesaretini artırmak ve askerin moralini en üst seviyeye çıkarmak amacıyla çoğu zaman yirmi dört kat olarak icra edilirdi. Bu coşkulu ve gür ses, yalnızca Osmanlı askerini motive etmekle kalmaz, daha savaş başlamadan düşman ordusu üzerinde psikolojik bir baskı oluştururdu. Nitekim Genç Osman’ın 1621 Hotin Seferi’nde Kös-i Hâkâni adı verilen fil kösleri ile sayısı yüz elliyi bulan deve köslerini sefere götürdüğü bilinmektedir. Peçevi Tarihi’nde ise Mohaç Savaşı (1526) anlatılırken, “Türk askeri yaklaştı ve iki cânibden kösler çalınıp çeng-i harbîler çalındı, iki asker birbirine dokuşdu ve karıştılar” ifadelerine yer verilmektedir.
Evliya Çelebi, Budapeşte’yi anlattığı bölümde Budin Sarayı yakınındaki mehterhane kulesinde her gece dokuz kat Mehterhâne-i Osmânî’nin çalındığını kaydetmektedir. II. Viyana Kuşatması (1683) sırasında ise gece gündüz çalınan mehter, yalnızca Osmanlı ordusuna moral vermekle kalmamış, şehir halkı üzerinde de derin bir tesir bırakmıştır. Mehter musikisinin Avrupa’da bıraktığı bu güçlü etki, ilerleyen yıllarda Mozart ve Beethoven gibi deha bestekârların eserlerine de yansımıştır. Gerçekten Batı müziğinde ortaya çıkan “Alla Turca” (Alaturka) üslubu, bu etkileşimin en dikkat çekici örneklerinden biridir.
Graf Marsilli de “Osmanlı İmparatorluğu’nun Zuhur ve Terakkisinden İnhitatı Zamanına Kadar Askerî Vaziyeti” adlı eserinde mehterde kullanılan çalgıların tek başına çalındığında sert ve keskin sesler çıkardığını; ancak bir araya geldiklerinde hayranlık uyandıran ve en uzak noktalara ulaşabilen güçlü bir ahenk oluşturduklarını ifade etmiştir. Müzik bilimcileri de Doğu’nun vakur ritmi olan mehteri, Türk makam musikisinin askerî formla kusursuz bir birleşimi olarak tarif etmişlerdir.
Mehter, savaş meydanlarının yanı sıra Osmanlı devlet merasimlerinin de ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bayramlaşma (muâyede), ulûfe dağıtımı, düğünler (sûr-ı hümâyûn) ve yabancı elçilerin saraya kabulü gibi törenlerde mehter vurulması, devlet protokolünün vazgeçilmez unsurlarından birini oluştururdu. Özellikle elçilerin katıldığı Divan-ı Hümâyun toplantılarında mehter tarafından “Elçi Peşrevi” icra edilmesi, Osmanlı Devleti’nin ihtişamını ve devlet teşrifatındaki inceliği yansıtan önemli uygulamalardan biriydi.
Asırlar boyunca savaş meydanlarında ve devlet protokolünde ihtişamın bir nişanesi olarak varlığını sürdüren mehterhane, 1826 yılında Yeniçeri Ocağı ile birlikte kapatıldı. Bu kapanış yüzyıllar boyunca oluşan zengin bir musiki geleneğinin de kesintiye uğramasına yol açtı. Pek çok beste unutuldu ya da zamanla kayboldu. Mehterhanenin yerine ise sarayın bando ve orkestrası olarak Donizetti Paşa'nın idaresinde Batı tarzında Muzıka-i Hümâyûn kuruldu. Bu kurum, Cumhuriyet Dönemi’nde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na dönüştürüldü.
Mehterhaneye olan ilgi, kapatılmasından yaklaşık bir asır sonra yeniden canlanmıştır. Nitekim 1914 yılında Ahmed Muhtar Paşa’nın girişimleriyle Askerî Müze bünyesinde Mehterhâne-i Hâkânî açılmıştır. Bu dönemde Muallim İsmail Hakkı ve Ali Rıza Bey gibi bestekârların katkılarıyla günümüzde de kullanılan besteler repertuvara kazandırılmıştır. 1935 yılında tekrar kapatılan mehterhane, 1952 yılında Genelkurmay Başkanlığına bağlı olarak yeniden kurulmuş ve İstanbul’un fethinin 500. yıl kutlamalarında mazinin ihtişamını büyük bir hazla anımsatan bir icrada bulunmuştur. Günümüzde ise Millî Savunma Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile belediyeler başta olmak üzere birçok kurum, bu köklü geleneği yaşatmaya devam etmektedir.
Dünya tarihinin en eski askerî bando teşkilatlarından biri olan mehter, asırlar boyunca yalnızca ordusuna cesaret veren bir musiki topluluğu değil; aynı zamanda devletin kudretini dosta güven, düşmana korku salacak şekilde temsil eden güçlü bir hâkimiyet sembolüdür. NATO zirvesi vesilesiyle Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde dünya liderlerinin mehterle karşılanması da bu köklü tarihî mirasın ve devlet geleneğinin uluslararası kamuoyuna etkileyici bir şekilde sunulmasına vesile olmuştur. Böylece mehter, asırlar önce olduğu gibi bugün de Türkiye’nin köklü medeniyet birikimini, devlet hafızasını ve kültürel özgünlüğünü dünyaya anlatan güçlü bir simge olmaya devam etmektedir.
Bu vesileyle Ankara'da düzenlenen tarihî NATO Zirvesi’nde köklü medeniyet mirasımızı uluslararası kamuoyuna en etkili şekilde takdim eden başta Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a, Özel Kalem Müdürümüz Büyükelçi Prof. Dr. Hasan Doğan’a ve ekibine milletim adına bir kültür insanı olarak teşekkürlerimi sunuyorum.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Rabia ve Nahda meydanlarının dağıtılmasının üzerinden 13 yıl geçerken, hayatını kaybedenlerin aileleri ve siyasi tutukluların yakınları adalet talebini sürdürüyor. Mısır’da bir yandan olaylara ilişkin bağımsız soruşturma beklentisi devam ederken, diğer…
Yazar Mustafa Mansur, İran’ın Afrika Boynuzu’ndan Sahel ve Kuzey Afrika’ya uzanan bölgelerde siyasi, ekonomik ve askerî nüfuzunu artırmasını, bu genişlemenin İsrail açısından oluşturduğu güvenlik kaygılarını ve Tel Aviv’in İran’a karşı kıtadaki varlığını…
İran, Hürmüz Boğazı yakınlarında hava sahasını ihlal eden ABD'ye ait bir MQ-9 Reaper tipi insansız hava aracını (İHA) düşürdüğünü bildirdi.
Belçika'nın Dendermonde kentinde tadilat sırasında bir binanın duvarına gizlenmiş yaklaşık 9 milyon euro değerinde altın bulundu.