13 Aralık 2024
Dünya gündemi Gazze ve Lübnan’da yoğunlaşmışken aniden gözleri Suriye’ye çeken gelişmeler yaşandı. İçerisinde çok sayıda farklı grubu barındıran fakat genel olarak muhalifler olarak adlandırılan Suriye rejimi karşıtları 27 Kasım’da hareketlilik göstermeye başladı. İdlib’ten hareket eden Heyet-i Tahrir eş-Şam (HTŞ), muhalif hareket Suriye Milli Ordusu (SMO) ve diğer gruplar farklı noktalardan rejimin ve terör örgütü PYD/YPG’nin kontrolündeki bölgelere yürümeye başladılar. 12 günde büyük çaplı çatışmalar yaşanmaksızın Hama, Humus ve nihayetinde Şam merkezine ulaşan muhalifler Suriye’de yeni bir dönemin kapılarını aralamış oldu.
Geçmişte neler oldu, hangi gruplar nasıl çatıştı gibi konular üzerine çokça tartışmalar devam ediyor. Esed yönetiminin ve 61 yıllık Baas rejiminin çökmesi gerek Suriye gerekse Orta Doğu dengeleri açısından oldukça büyük etkiye sahip bir gelişme. Nitekim önümüzdeki süreçler de oldukça kritik olacak. Ancak HTŞ’nin her ne kadar bir ittifak dahilinde hareket etmiş olsa da oluşturduğu bu etki ve Şam’a ilerleyişi akıllara 2021 yılı Ağustos’unda Kabil’e yürüyen Taliban’ı getirdi.
Şam Havalimanı’ndaki görüntüler Taliban’ın Kabil Havalimanı sürecini hatırlattı. Suriye ve Afganistan gerçeklikleri birbirinden farklı dinamiklere sahip elbette. Lakin iki grup arasındaki benzerlikler ve farklılıkları değerlendirerek HTŞ hareketliliğini Taliban üzerinden okumak da mümkün. Bu noktada şunu belirtmekte fayda var. Bu analizde Türkiye’nin de desteklediği SMO muhalif hareketi hariç tutularak yalnızca HTŞ ve Taliban karşılaştırması açısından bir gözlem yapılacaktır.
Örgüt yapıları ve hareketliliği
İlk olarak örgüt yapısı ve sistematik açısından bakalım. HTŞ birçok ülkenin terör örgütü olarak gördüğü bir grup. El Kaide’den ayrıldı ancak Birleşmiş Milletler için HTŞ halen bir terör örgütü. 2015’te Nusra Cephesi’nin askeri faaliyetleri kapsamında kurulmuştu. Suriyeli yerel unsurları barındıran grup daha sonra hiçbir örgüt ya da partiyle alakasının olmadığını ve bağımsız olduğunu duyurmuştu. Diğer yandan Nusra Cephesi’nin HTŞ’yi ilk etapta siyasi ve diplomatik alanda da etkinlik sağlamak adına bir hamle olarak gördüğü de söylenebilir. Nitekim çatı yapılanma şeklinde oluşu muhalifleri bir araya toplama amacına da hizmet ediyor.

Aynı şekilde Taliban da çoğu ülkenin terör örgütü listesinde yer almaktaydı. HTŞ’ye nazaran daha köklü ve kendiliğinden oluşmuş bir grup olsa da birtakım benzerlikler taşıyorlar. Örgüt yapısına bakıldığında Taliban’ın radikal ve sert kanadı olarak bilinen bir Hakkani Ağı cephesi ve daha ılımlı olarak bilinen Kandahar grubu var. Ilımlı kanadın diplomasi ve dış ilişkiler kurma noktasında daha etkin ve olumlu bir perspektif oluşturduğu söylenebilir. Zira ikinci kez yönetim deneyimi yaşayan Taliban geçmişe nazaran daha diplomatik usullerle ilerleyen dış ilişkileri önceleyen ve kurumlarla bağlantı kurmaya çalışan bir yapıya evrilmiş durumda. Bu da önceki tecrübelerini günümüz ilişkilerinde kullandığını gösteriyor. Ancak ideolojik tutumu ve bunun iç politikadaki yansımaları, dış politikada yakalamaya çalıştığı olumlu imajı baltalıyor.
İkinci olarak her iki grup da belirli çatışma dönemlerinden geçmiş ve mevcut yönetime karşı muhalefet etmiş milis yapılar. Ancak Taliban’ın Kabil’e geçişi Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile gerçekleştirdiği müzakerelerin ve nihayetinde Katar’da yapılan Doha Anlaşması’nın bir sonucuydu. Her ne kadar çok hızlı biçimde gerçekleşmiş olsa da belirliliği olan bir gelişmeydi. HTŞ ise Rusya’nın etkinliğini Ukrayna’ya kaydırdığı, İran’ın ise İsrail ile giriştiği çatışmalarla meşgul olduğu bir süreçte hükümet ordusuna yönelik ani bir saldırı başlattı. Ayrıca HTŞ’nin hareketliliği bir ittifak çerçevesinde olduğundan çeşitli kesimlerin desteğini de büyük oranda aldı. Halk tarafından da Esed yönetimi güçlerinin çekilmesi zaferle karşılandı. Afganistan’da ise Taliban’ın yönetime gelişinin bu denli bir sevince neden olmadığını net şekilde görmek mümkün.
Ülke içi konum, tanınma meselesi ve bölgesel düzlem
Taliban’ın Afganistan’daki yönetim deneyimi üç yılını tamamlamış durumda. Ancak hiçbir ülke tarafından tanınmış değil. Hem içeride hem dışarıda bir meşruiyet sorunuyla karşı karşıya. Zamanla bazı ülkelerin tanımaya yakın pozisyona geldiği açık ancak henüz hiçbir ülke doğrudan ve resmi bir tanıma duyurusunda bulunmadı. Bu durum Afganistan’ın kürede ve bölgede çeşitli süreçlere entegrasyonunu yavaşlatan bir etki doğuruyor. Suriye tarafında ise henüz her şey çok taze ve kırılgan. Ancak bir tahminde bulunmak gerekirse Suriye’nin Orta Doğu’ya ve dünya siyasetine yeniden katılımı için daha hızlı bir sürecin işlemesi beklenebilir.

Öte yandan, ülke gerçekliğine bakıldığında Taliban’ın Doha Anlaşması kapsamındaki taahhütlerini tam anlamıyla yerine getirmediği görülüyor. Özellikle iç politika açısından talep edilen kapsayıcı yönetim ve insan hakları meselelerinde yorum farklılıklarının da etkisiyle bir ilerleme kaydedilmiş değil. Bununla birlikte, Suriye sahasına döndüğümüzde HTŞ lideri Muhammed el-Cevlani ya da gerçek adıyla Ahmed el-Şara, yaptığı açıklamalarda örgütün feshedileceği, kurumlara ve ‘halk tarafından seçilen bir konseye’ dayanan bir hükümet oluşturma planları üzerinde durdu. Geçmiş yıllarda Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da HTŞ’nin kendini lağvetmesi çağrısında bulunmuştu. Cevlani’nin söylemlerinin bu düzlemde olması yeni bir yapının kurulması, ılımlı muhalif hareket olarak yeniden konumlanması ve oluşacak konsensüs ile Suriye’de sivil bir idarenin kurulması ihtimalini gündeme getiriyor. Yapılan çağrılar bir an önce muhalefetin anlaşması ve Suriyelilerin kendi geleceklerini belirlemesi yönünde. Bu açıdan önümüzdeki süreç oldukça mühim. Ancak bir yandan da tabi ki henüz belirsiz.
Şimdi Cevlani’nin ifadelerine ve Suriye’nin geleceği konusuna bakacak olursak kısa vadede HTŞ’nin yapısal bir değişime gitme ihtimali kadar uluslararası toplumun tutumunda da değişiklikler olması da mümkün. HTŞ’nin terör listelerinden çıkarılması, diyalog kurulması ve sivil yönetim için bağlantılar sağlanması gibi. Nitekim ABD ve Birleşik Krallık kanadından bu yönde sesler çıkmaya başladı bile. HTŞ’nin El Kaide ile ilişkisinin değişmiş olması ve Cevlani’nin hem geçmişteki hem günümüzdeki açıklamaları bu tutum için tetikleyici unsur olabilir.
Kapsayıcı hükümet konusunda tekrar dönecek olursak her iki ülkedeki etnik-dini dağılıma baktığımızda benzer dağılımlar olduğunu görüyoruz. Afganistan Peştun ağırlıklı bir ülke. Bunun yanı sıra, Tacik, Hazara, Özbek, Türkmen, Beluç, Paşai, Nuristani, Aymak, Arap, Kırgız, Kızılbaş, Gucur ve Brahwui etnik kökenleri de mevcut. Taliban’ın yönetim anlayışı ise Peştunlaştırma üzerine. Dolayısıyla kapsayıcı hükümetten kastı da uluslararası toplumun düşündüğü ile aynı düzlemde değil. Bir başka konu ise Taliban yönetiminin karşı karşıya kaldığı güvenlik ve terör sorunu. DEAŞ’ın bölgesel yapılanması sözde Horasan Eyaleti (ISKP) Taliban için zorlayıcı bir aktör oldu. Bölge istikrarı ve güvenliği ile ülke içi emniyetin sağlanması konusunda ISKP, Taliban için bir sınav niteliğinde.
Suriye’de ise Sünni Arap çoğunluğu hâkim. Ayrıca Dürzi, İsmaili, İmami, Nusayri, Asur, Türkmen, Ermeni ve Çeçen kesimler de var. Afganistan’da yaşanan kapsayıcı hükümet tartışmaları ve Taliban’ın kendi yolunu çizme planlarının Suriye’de hangi düzlemde yaşanacağı ileriki süreçler açısından belirleyici olacak. Şu anki tabloya baktığımızda ülkenin farklı gruplar tarafından kontrol edilen bölünmüş yapısı halen devam ediyor. HTŞ ve muhaliflerin kontrol alanı Hama, Halep ve Şam’ı kapsayacak şekilde genişledi. Kuzeyde ve doğuda ise terör örgütü PYD varlığı var. Üstelik kontrol alanı da arttı. SMO da kontrol sahasına Münbiç’i ekledi. Muhaliflerin uzlaşmasıyla PYD alanı haricindeki bölgelerde bir anlaşma mümkün olsa da terör örgütünün varlığı ülkenin parçalı yapısını sürdürmesi anlamına geliyor. Merkezi otoritenin sağlanması da çeşitli güç mücadelelerinin yerini uzlaşmaya bırakmasıyla sağlanabilir. Ayrıca unutulmaması gereken nokta ise bu sürecin oldukça kritik olması. Dolayısıyla sistem sorunlarının devam etmesi halinde yeni krizlerin baş gösterme ihtimali de oldukça yüksek. Etnik çatışmaların alevlenmemesi için de yeniden inşa ve kalkınma süreci hassas bir zeminde gerçeklemeli. PYD varlığı ya da bölgesel düzlemdeki terör faaliyetleri de yine Suriye dengelerini etkileyecek dinamiklerden.
Son olarak, İsrail’in Suriye’ye yönelik faaliyetleri ve bu günlerde artan hareketliliği de dikkatle takip edilmesi gereken bir etmen. 7 Ekim sonrası Orta Doğu’su, 8 Aralık sonrası Suriye ile birleştiğinde yeni ve karmaşık süreç oluşturmakla birlikte bölgesel bir savaş riskini de arttırdı denebilir.
Nihayetinde Suriye’de tepeden tırnağa bir değişim süreci yaşanıyor. Artık eski dönem ve Esed devri sona erdi. Bir zamanlar Dera’da bir duvara yazılan “sıran geldi doktor (جال الدور يا دكتور)” ifadeleriyle başlayan Arap Ayaklanmaları, Esed devrinin kapanmasıyla Suriye için aynı zamanda Orta Doğu ve dünya için yeni bir sayfa açtı.
devamını oku daha az oku
Pakistan, ontolojik güvenlik ve terörizm/güvenlik bulunmaktadır.