Soykırım Bir İstisna veya Sapma mı?
Mehmet Garip Tanyıldızı, “Batı tarihine yapısökümcü bir müdahale” (Akşam, 18 Ocak 2026) başlıklı yazısına, Frankfurt Okulu’nun öncü isimleri Adorno ve Horkeimer’ın “Holokost’un [Yahudi Soykırımı] Batı’nın ilerleme serüveni içinde bir ‘yol kazası’ olmadığını söylediklerini” aktararak başlıyor. Burada aynı soru ve sorun üzerine Aime Césaire’nin değerlendirmesini özet olarak belirtmekte fayda var. Sömürgecilik eleştirileriyle öne çıkan ünlü siyahi düşünür Césaire, Nazilerin esas suçunun Avrupalılar tarafından geçmişte sömürgelerinde siyahlar başta olmak üzere muhtelif Batı dışı topluluklara karşı işledikleri cürümleri Avrupa kıtasında ve Avrupalı sayılan bir topluluk olan Yahudilere karşı işlemiş olmalarını söyler. Césaire’e göre Avrupalı sömürgecilerin yüzyıllardır Afrika’da, Amerika’da ve Asya’da işlediği insanlık suçları ve barbarlık İkinci Dünya Savaşı itibarıyla ana vatanı Avrupa’ya geri dönmüştür.
Adorno, Horkheimer, Césaire ve ötesi
Öte yandan Césaire’ın eleştirisinin de Batı Avrupa’nın Ortaçağ’daki arka planı göz önüne alınarak, revize edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta Yahudiler de Batılı Hristiyan olmayan diğer pek çok grup gibi Ortaçağ’da insanlık dairesinin dışında sayılmış, onların Avrupalı ve beyaz sayılması ancak Aydınlanma Çağı olarak bilinen dönemde ve ancak bazı Avrupa ülkelerinde kısmen gerçekleşmiştir.
Tanyıldızı, tezimdeki belirleyici aktörün Hristiyan hükümdarlar, soylular veya çoğunluğu köylülerden oluşan Hristiyan halk değil Papalık liderliğindeki ruhban sınıfı olduğunu vurguluyor. Aynı minvalde, “Modern Dünyanın Kökenleri” başlığıyla Mirat Haber’de (23 Ocak 2026) yayınlanan değerlendirme de bu durumu örnekleyen çok çarpıcı bir hadiseye atıfta bulunuyor: “İngiltere Kralı John’un 1208’de karşılaştığı altı yıllık tecrit, kilisenin bir hükümdarı kendi halkı önünde nasıl çaresiz bırakabileceğinin en somut kanıtıdır.”

Bu bakımdan eserim tüm Hristiyanları veya tüm Katolikleri bile değil, kendini Katolik Hristiyan halk ve hükümdarlar da dahil herkesten üstün gören Katolik ruhban sınıfını bu tarihsel cürümlerin başlıca faili olarak ele aldığını özellikle belirtmekte fayda var.
Neden bu konuda Batı’dan daha iyiyiz?
Yusuf Ziya Cömert, “Bu konuda Batı’dan iyiyiz” (Karar, 22 Şubat 2026) başlıklı yazısında esasen kitabın Türkçe çevirisine özel kaleme aldığım ve önsöz bölümünde vurguladığım bir noktayı başlığa çekmiş:
“Batı merkezci sosyal bilimler Batı dışı toplumların, bireylerin, devletlerin veya kültürlerin ‘Batı’dan daha iyi’ olduğu konuları çalışmamakta, Batıyı karşılaştırmalı olarak daha kötü gösteren soru ve sorunları göz ardı etmektedir.”
Cömert, İslami devletlerde dini azınlıkların neden yok edil(e)mediğini Abbasi döneminde Bağdat’ta geçtiği rivayet edilen bir örnekle veciz bir şekilde anlatıyor. Behlüldane’nin çok ince bir şekilde Abbasi halifesi Harun Reşit’e karşı İslami kaynaklara atıfta bulunarak Hristiyanların ve Yahudilerin Bağdat’tan sürülmesi girişimini engellediği bir menkıbeden bahsediyor.
Osmanlı tarihine ilişkin benzer bir iddiayı İsmail Küçükkılınç’a referansla yıllar önce köşesine taşıyan Erol Göka’nın, Namık Kemal ve Hüseyin Kazım Kadri’nin eserlerine atıfla aktardığına göre, Yavuz Sultan Selim Rumeli’deki gayrimüslim ahaliyi zorla Müslümanlaştırmak istemiş fakat bu “fermanın hayata geçmemesinin sebebi Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi’nin dine mugayir olduğu gerekçesiyle fetva vermemesiymiş” (“Zenbilli Ali Efendi mi halimizin sebebi?,” Yeni Şafak, 6 Aralık 2015). Şayet Harun Reşit ve Yavuz Sultan Selim dönemlerinde böylesi girişimler dini gerekçelerle engellendiyse bu İslam dünyasında dini hoşgörüye dair Katolik Batı Avrupa’nın tam zıddı bir mekanizmanın hakim olduğu anlamına gelir. Batı Avrupa’daki çok parçalı jeopolitik yapıda yer alan ufak devletlerin zayıf hükümdarlarına karşı Katolik ruhbanın Katolik olmayanların yok edilmesi yönündeki baskısının aksine, Abbasi ve Osmanlı devletleri gibi kendi dönemlerinde ve bölgelerinde hegemonik sayılabilecek imparatorlukların başındaki hükümdarların gayrimüslimleri yok etme girişimine karşı çıkıp engelleyerek Hristiyanları ve Yahudileri dini gerekçelerle koruyup himaye eden Müslüman din adamları. Esas ilgilendiğim soru ve sorun dini azınlıkların korunup himaye edilmesinden ziyade tamamen yok edilmesini açıklamak olduğundan ve üstelik dini çeşitliliği modernite öncesi Batı dışı dünyada “norm” olarak kabul ettiğimden dolayı Batı Avrupa’nın istisnai türdeşliğinin açıklanmaya muhtaç olduğunu düşünüyorum.
Bağdat’tan Erfurt’a, Gırnata’dan Kazan’a, Roma’dan Tripoliçe’ye
İsmail Küçükkılınç, sosyal medya platformu Twitter/X’de paylaştığı “Zeka tezahürü Modern Dünyanın Kökenleri adlı ödüllü esere eleştirel bir yaklaşım” (Twitter/X, 20 Şubat 2026) başlıklı değerlendirmesinde eserime ilişkin bir dizi vaka örneği üzerinden bazı eleştirilerini dile getirmiş. Bu eleştirilere cevaben ilgili vakaları kısaca açıklamak iddiamın daha iyi anlaşılmasına hizmet edecektir. Bugünkü Almanya ve Avusturya’ya tekabül eden topraklarda yaşamış Müslüman ve Yahudi varlığına dair kayda değer bir şey yazmadığımdan bahsetmiş. Bugünkü Almanya ve Avusturya’ya tekabül eden topraklar benim incelediğim dönemde Kutsal Roma İmparatorluğu yönetimindeydi ve aslında Küçükkılınç’ın sorusunda da tahmin ettiği üzere o topraklarda yaşayan Müslüman topluluklar yoktu. Eserim en başta Müslümanların yok edilişine odaklandığı, eski Batı Roma İmparatorluğu topraklarını ele aldığı ve Almanya ile Avusturya her iki kategoriye de girmediği için makalenin sınırları çerçevesinde bahsedilen bölgeye değinmemiştim.
Kutsal Roma İmparatorluğu’nun Almanya ve Avusturya’ya karşılık gelen şehirlerinde Yahudiler vardı. Baş piskopos-prenslerin yönetimindeki Erfurt, Mainz ve Strasbourg gibi şehirlerde binlerce Yahudi’nin yakılarak öldürüldüğünden, Kutsal Roma İmparatorluğu’na dair çok benzer bir eleştiriyi cevaplamak üzere Fokus+ için kaleme aldığım 2025 yılının son yazısında bahsetmiştim (Şener Aktürk, “Modern Dünyanın Kökenleri: Eleştirilere ve Sorulara Cevaplar, Fokus+, 30 Aralık 2025). Oysa Kutsal Roma İmparatorluğu topraklarında doğrudan imparatorun yönetiminde olan şehirlerde, piskopos-ruhban yönetiminde olan şehirlerin aksine, Yahudilere yönelik zulüm çok daha azdı. Hükümdar ve ruhban gücünün karşılaştırmalı sonuçlarını gösteren bu örnek doğrudan tezimin ana iddiasını destekler niteliktedir.

Avrupa’nın batı ucunda Endülüs’teki son bağımsız İslam devleti olan Gırnata Emirliği’nin düştüğü 1492’den 60 yıl sonra Avrupa’nın doğu ucunda Kazan Hanlığı da düştü ve Ortodoks Rus yönetimine girdi. Küçükkılınç’ın değindiği üzere Rus yönetiminde Kazanlı Müslümanlara büyük zulümler yapıldı. Fakat 1552’den günümüze geçen 474 yıllık sürenin her döneminde kesintisiz olarak kayda değer bir Kazanlı / Tatar Müslüman nüfus Rus yönetiminde varlığını korudu. Günümüzde de milyonlarca Müslüman, özerk bir cumhuriyet olan Tataristan dahil olmak üzere, Rusya’nın çok çeşitli bölgelerinde yaşamaktadır. İspanya’nın ise hiçbir bölgesinde Ortaçağ’dan günümüze kesintisiz varlığını devam ettirebilmiş tek bir Müslüman topluluk, yerleşim ve hatta aile dahi kalmamıştır.
Aradaki fark basit bir niceliksel derece farkı olmayıp muazzam ve niteliksel bir farktır. Eserimin açıkladığı esas sonuç, dünyanın çok çeşitli bölgelerinde dini ve mezhepsel kıyımlar yaşandığı halde, neden ve nasıl sadece Batı Avrupa’da Batı Hristiyanlığı dışında tek bir aile kalmayıncaya kadar tüm diğer din ve mezheplerin yok edilebilmiş olduğudur. Bu sonucun “imkan / kapasite” ve/veya “irade” ile açıklanması tezimi yanlışlamaz. Bilakis böylesi bir mutlak türdeşliği sağlayan irade ve kapasitenin nasıl ve neden on üçüncü yüzyılda İngiltere’den Sicilya’ya veya sonraki dönemde Aragon’dan ve Portekiz’e kadar irili ufaklı tüm Batı Avrupa ülkelerinde olabildiğini, fakat Rus İmparatorluğu’nda olamadığını sorgulamayı gerektirir. Bu irade ve kapasite farkının sebebi de kanaatimce asırlardır bu amaca odaklanmış devletler üstü bir kurum ve sınıf olan Papalık liderliğindeki Katolik ruhban sınıfının Batı Avrupa’da olması, Ortodoks Rusya ve diğer Batı dışı toplumlarda olmamasıdır.
Roma başta olmak üzere Papalık Devleti yönetiminde Yahudilerin yaşamaya devam etmesi ise iddiamı doğrulayan bir örnek olarak eserimde özellikle belirttiğim bir unsur. Papalık Batı ülkelerinde hükümdarlarla mücadele halinde olduğu ve Yahudiler de hükümdarın malı olarak Verçin’in tabiriyle “yedek bir servet” işlevi gördükleri için hedef alınıyorlardı. Oysa Papanın aynı zamanda hükümdar olduğu Papalık Devleti topraklarında Yahudiler doğrudan Papanın malı ve “yedek serveti” olduğu için Yahudileri yok etmenin herhangi bir siyasal ekonomik motivasyonu yoktu. Fakat en azından dini motivasyonun (insan sayılmamaları, tehlikeli rakip görülmeleri gibi) varlığı öne sürülerek, Küçükkılınç’ın ifadesiyle “korkunç bir çelişki” olmasa bile, “yarım bir çelişki” olduğu iddia edilebilir. Bu dini çelişkinin erken modern dönemdeki devamı bir kitabın ana konusu olmuş, Emily Michelson Catholic Spectacle and Rome’s Jews: Early Modern Conversion and Resistance (Princeton University Press, 2022) başlıklı kitabında Roma’da yaşamasına izin verilen Yahudilerin Hristiyanlaştırılması için erken modern dönemde yüzyıllarca devam eden vaazların ve politikaların Papalık için nasıl bir işlev gördüğünü açıklamış. Hatta Michelson’ın iddiasına göre “Roma’nın Yahudi cemaati Avrupa’daki tek sürekli ve en eski Yahudi yerleşimiydi” (sayfa 7). Fakat Michelson’un incelediği erken modern dönemden daha geriye gidilerek Ortaçağ’da bu politikanın dini motivasyonu ortaya konabilirse, kalan “yarım çelişki” de giderilmiş olur.
19. ve 20. yüzyılda Ortodoks Yunanistan’da, Tripoliçe’de, veya bir önceki yazımda da bahsettiğim üzere (“Neyi Kaybettiğini Hatırlatmak: Modernleşmenin Bedeli Tektipleşme mi?, Fokus+, 26 Şubat 2026) Ortodoks Sırp kuvvetlerinin Srebrenitsa başta olmak üzere Bosna’da gerçekleştirdiği soykırım ve insanlık suçları da tezimle çelişmemektedir. Zira bu katliam ve soykırımlar Ortaçağ’da Katolik Batı Avrupa’da ortaya çıkan nüfus mühendisliği politikalarının aradan geçen yedi veya sekiz yüzyılda bazı Batı dışı devlet ve toplumlarda da benimsendiği ve uygulandığı anlamına gelir. Kaldı ki eserimin başında 21. yüzyılda Budist ruhbanın tahrikiyle Arakanlı Müslüman Rohingyaların soykırıma uğramasına da atıfta bulunarak günümüzde soykırım dahil nüfus mühendisliği politikalarının dünyanın pek çok din-kültür havzasında uygulandığını açıkça ifade ettim.
İspanya için en yüksek Müslüman nüfus tahmininin 4 milyon veya 5 milyon olması ile örneğin 2 milyon ve hatta daha bile az olması arasında tezimin öngördüğü sonucu etkileyecek bir fark yoktur. Çünkü tezimin öngörüsü farklı dini grupların nüfusunun büyüklüğü değil son aşamada Batı Hristiyanlığı haricindeki nüfusun istisnasız “sıfırlanması”dır. Hatta hem Macaristan gibi Müslüman ve Yahudi nüfusun çok az olduğu örneklerde, hem de Sicilya ve İspanya gibi Müslümanların çoğunlukta olduğu örneklerde Hristiyan olmayan nüfusun sıfırlanmış olması, nüfus büyüklüğünün veya küçüklüğünün de nihai sonuca bir etkisi olmadığını göstermesi açısından değerli bulgulardır.
Dini azınlıkların yok edilmesi, Hristiyan çoğunluğu da dönüştürdü
Dini azınlıkların yok edilmesi aslında Katolik Hristiyanların kendi içindeki bir iktidar mücadelesinin yan ürünüydü. Ruhban ve hükümdarların asırlarca süren bilek güreşinde tüm Müslümanlar ve diğer dinî azınlıklar da yok edilmiş oldu. Hristiyan olmayan dini azınlıkların tamamen yok edilmesi şüphesiz Hristiyan çoğunluğu da dönüştürdü. Yine Katolik ruhbanın önderliğinde modern parlamentoların ve temsili demokrasinin, bürokrasinin ve üniversitelerin temeli böylesi tek mezhepten ibaret toplumlarda atıldı.
Eserimde bahsettiğim üzere Papalık liderliğindeki Katolik tekeli 1529’da Protestan prensler tarafından kırıldı. Fakat Protestan Reformu daha hoşgörülü bir anlayış getirmektense Katolik mezhep devletleriyle çatışma halinde türdeş Protestan mezhep devletleri ihdas etti. İngiltere, Danimarka, İsveç ve sonrasında onlardan kopan Norveç ve İzlanda gibi devletlerin aslında tek bir mezhep kilisesi etrafında şekillenmiş dinî-siyasi cemaatler olduğunu ve bu yapıların müteakip yüzyıllarda sekülerleşmiş olsalar da demografik çekirdeklerinin ve kurumsal yapılarının bu tarihsel mirasın devamı olduğu söylenebilir. Öte yandan dinî ve mezhepsel türdeşleşme akabinde dil, kültür ve etnisite temelinde türdeşleşme taleplerini getirdi. Örneğin tamamı Katolik mezhepli Hristiyan olan topraklarda İspanyol, Fransız, İtalyan, Sloven, Slovak, Macar, Hırvat milliyetçilikleri dil ve etnisite temelinde daha küçük devletler kurmaya yöneldiler. Bu şablon zaman içinde Doğu Avrupa ve Asya dahil dünyanın geri kalanına da yayıldı ve böylece sadece 1990’lardan günümüze Bosna’dan Doğu Türkistan’a, Gazze’den Myanmar’a kadar failleri Budist, Komünist, Ortodoks Hristiyan ve Yahudi olan soykırımlara şahit olduk. Papalık liderliğinde Katolik ruhbanın Batı Avrupa’da geliştirerek uyguladığı bir nüfus mühendisliği politikası olan soykırım, yeni talebelerinin elinde neredeyse dünyanın her köşesinde ve bilhassa Müslüman topluluklara karşı uygulanır hale geldi.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Araştırmacı Emirhan Yörük, Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev’in Sovyet diplomasi geleneğinden başlayıp ülkenin yeni güç mimarisini kuran liderliğe uzanan siyasal serüvenini Fokus+ için kaleme aldı.
APP plaka rehberi yayımlandı ve plaka değişim süreci netleşti. Emniyet Genel Müdürlüğü, hangi plakaların değiştirileceğini ve 1 Nisan 2026’ya kadar denetimlerin nasıl işleyeceğini açıkladı.
Araştırmacı Mehmet Emin Cengiz, İsrail-İran geriliminin gölgesinde Lübnan’ın artan çatışma riskini, Hizbullah’ın konumunu ve ülkenin iç savaşa sürüklenme ihtimalini Fokus+ için kaleme aldı.
Araştırmacı Esin Güzel, Orta Doğu’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla tırmanan gerilimin petrol fiyatları, ticaret rotaları ve tedarik zincirleri üzerinden Afrika ekonomilerine etkilerini Fokus+ için inceledi.