Bugün gençler arasında artan suç eğilimleri, şiddetin sıradanlaşması, uyuşturucu ve alkol kullanımının yaygınlaşması, cinsel sınırların tamamen ortadan kalkması ve “her şey mübahtır” anlayışının normalleşmesi; yalnızca bireysel tercihlerle ya da ekonomik gerekçelerle açıklanamayacak kadar derin ve önemli bir soruna işaret etmektedir. Karşımızdaki bu tablo, esas itibarıyla aile, mahalle, cami ve okul ekseninde gerçekleşen toplumsal değer yozlaşmasının acı bir tezahürüdür. 

Zira hukuk, suç işlendikten sonra devreye giren beşeri bir mekanizmadır. Oysa insanı suça sürükleyen süreç, çok daha önce, kişinin iç dünyasında başlar. Merhamet, iyilik, empati, adalet, sabır, doğru-yanlış ve helal-haram gibi hasletlerle daha çocukken tanışıp yoğrulmamış bir birey için yasalar; içsel sınırdan ve otokontrol güdüsünden ziyade, yalnızca aşılması gereken bir engel olarak algılanır. Bugün cezaevlerinin neredeyse dolu olmasına rağmen suç oranlarının bir türlü düşmemesi, hatta bazı suç türlerinde ciddi artışların yaşanması; eğitim ve hukukun ahlak ve maneviyatla desteklenmediği takdirde ne denli yetersiz kaldığını/kalacağını açıkça ortaya koymaktadır. 

Bu durum, merhum Sezai Karakoç’un “Çürüme ruhtaysa tedaviyi bedene yapmanın bir anlamı yoktur” tespitini de doğrular niteliktedir. Ne yazık ki; bugün sebepler yerine hep ortaya çıkan neticeler üstünden tartışmalar yürütülüyor ve neticelere odaklı politikalar geliştirilerek “bedene” pansuman yapılmaya çalışılıyor. Oysa suçla mücadelede en güçlü ve en kalıcı kalkan, insanın kendi iç denetimini sağlayan vicdan mekanizmasıdır. Bu mekanizma çöktüğünde, en sert yasalar bile beklenen caydırıcılığı sağlayamayabilir.  

TÜİK’in 31 Aralık 2025 tarihli verilerine göre, ülkemizde 0-15 yaş arası çocuk sayısı 17 milyon 530 bin 723; 15-24 yaş arası genç nüfus ise 12 milyon 708 bin 348 olarak tespit edilmiştir. TÜİK’in 2024 yılına ait “Güvenlik Birimine Gelen veya Getirilen Çocuk İstatistikleri” verilerine göre ise, güvenlik birimlerine yönlendirilen veya getirilen 0-17 yaş arasındaki çocukların olaylara suçlu ya da mağdur olarak karışma sayısı 612 bin 651 olarak kaydedilmiştir. Bu sayı, bir önceki yıla göre yüzde 9,8 artış göstermiştir. 

Bu çocukların 202 bin 785’i, kanunlara göre suç işlediği iddiasıyla kayıtlara geçmiştir. Kayda geçen suçların alt kırılımlarına bakıldığında, çocuklara isnat edilen suçların yüzde 40,4’ünü yaralama, yüzde 16,6’sını hırsızlık, yüzde 8,2’sini uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanma, satma ya da satın alma, yüzde 4,6’sını tehdit, yüzde 4,2’sini genel tehlike yaratan suçlar oluşturmaktadır. Yüzde 26’lık kısım ise diğer suçlardan oluşmaktadır. Bu veriler, yalnızca “çocuk suça karıştı” demenin ötesinde; aynı zamanda toplumun ahlaki, insani ve manevi denetim mekanizmalarının ne denli zayıfladığını ve alarm verdiğini de göstermektedir. 

Hukukun cezalandırıcı süreçleri bireyi dıştan sınırlasa da içsel ahlaki ve vicdani fren mekanizması bulunmadığında, caydırıcılık etkisinin her geçen gün azaldığı yukarıdaki istatistiklerden anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber’in (sav) “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” beyanı, ahlakın toplumsal yapının çekirdeği olduğunu en yalın hâliyle bizlere hatırlatmaktadır. Zira insanın insan kalmasını sağlayan yegâne güç, kurallardan önce değerler manzumesidir. Bugün gelinen noktada Türkiye’de ortaya çıkan bu tablo, bir yandan suç oranlarındaki yükselişle dikkat çekerken; diğer yandan aile, mahalle, cami ve okul ekseninde yaşanan değer yozlaşmalarının da bir yansıması olarak okunmalıdır. 

Ailenin ihmalleri, çocuğu dijital ve sokak kültürünün insafına bırakıyor 

Aile, toplumun temelidir. Aile; çocuğun yalnızca fiziki değil, ahlaki, insani ve manevi olarak da beslendiği ilk ve en önemli duraktır. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav), birçok hadisinde çocuk yetiştirmenin önemine sıklıkla vurgu yaparak: “Hiçbir anne baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha kıymetli bir bağışta bulunmamıştır”, “İyilik etmeleri için çocuklarınıza yardımcı olun”, “Küçüklerine merhamet etmeyen, büyüklerine saygı göstermeyen bizden değildir” hadisleri ile çocuk terbiyesinde ailenin önemine dikkat çekmektedir. 

Ancak günümüzde birçok ailede, çeşitli gerekçelerle asli roller ne yazık ki ciddi manada zayıflamış durumdadır. Kariyer yapma hırsı, geçim zorluğu, dağılmış aile yapıları, aile içi iletişimin azalması, dijital ekranların çocuk bakıcılığına dönüşmesi ve en önemlisi de sevginin yerini tahammülsüzlüğün alması çocukların aile çatısı altında değerlerle temas etmesini ciddi biçimde zayıflatmaktadır.  

Güncel akademik araştırmalar, aile içindeki bu kopuşların sonuçlarını net biçimde ortaya koymaktadır. 2021 sonrası yayımlanan pek çok uluslararası çalışma, aile içi denetimin ve duygusal bağın zayıf olduğu çocuklarda; madde kullanımı, saldırgan davranışlar ve suç eğiliminin anlamlı derecede arttığını göstermektedir.  

Manevi açıdan aile içinde sağlıklı şekilde beslenemeyen çocuk; ihtiyaçlarını mutlaka başka yerlerde gidermeye çalışır. Ne yazık ki bu “başka yerler” çoğu zaman sokakların “karanlık ve kör” noktaları ya da dijital mecraların tehlikeli dehlizleri olmaktadır. Bu alanlar, çocuklara ahlaklı bir yaşamı değil; güç, haz, hız ve kolay para için her şeyin mübah sayıldığı bir yaşam tarzını aşılamaktadır. 

Mahalle kültürünün çözülmesi, sokağı gençler için tehlikeli bir alana dönüştürüyor 

Mahalleler, kültürümüzde çocuğun yalnız olmadığını hissettiği, yanlış yaptığında şefkatle uyarıldığı, doğru yaptığında takdir edildiği; güven ve huzur içinde eğlendiği, öğrendiği, tecrübe edindiği ve geliştiği doğal bir sosyal denetim alanıydı. Bu yapı içerisindeki abiler, ablalar, teyzeler, amcalar vb. kişiler çocuğu hem koruyan hem de terbiye eden görünmez bir kalkan işlevi görürdü. Günümüzde ise mahalle kültürü, siteleşme ve bireyselleşmenin getirdiği yeni yaşam tarzları nedeniyle büyük ölçüde çözülmüş, yerini anonim, ilgisiz ve ruhsuz yaşam alanlarına bırakmıştır. 

Bu çözülmenin bedelini ise hiç şüphesiz en ağır biçimde günümüz gençleri ödemektedir. Güncel uluslararası saha araştırmaları, mahalle bağlarının zayıf olduğu bölgelerde sokak çetelerine katılımın, uyuşturucu ticaretine sürüklenmenin ve şiddet içerikli suçların ciddi biçimde arttığını ortaya koymaktadır. Araştırmalar, özellikle 13–18 yaş arası gençlerin; aidiyet, korunma, hızlı para ve sahte güç duygusu arayışıyla çetelere yöneldiğini göstermektedir. Son dönemlerde şahit olduğumuz acı olaylar da ne yazık ki bu araştırmaları teyit etmektedir.  

Camilerin yalnızca ibadet mekanına indirgenmesi, gençlerle aradaki bağı zayıflatıyor 

Allah’a hesap verme bilinci, medeniyet değerlerimizde en güçlü ahlaki denetim ve içsel otokontrol mekanizmasıdır. Bu bilinç zayıfladığında, “her şey mübah” anlayışı güç kazanır. Modernitenin ölçüsüz özgürlük söylemleri, ahlaki sınır kavramını son sürat aşındırırken; gençlerin zihin ve vicdan dünyasında da büyük bir değer boşluğuna sebebiyet vermektedir. 

Tam da bu noktada, çocukların ve gençlerin camiyle kurduğu bağın zayıflaması, imamın mahallede rol model, ağabey ve hakem olduğu mekanizmaların çözülmesi, caminin yalnızca namaz kılınan yerlere indirgenmesi ve toplumla nitelikli bağ kuracak bir dönüşümü sağlayamaması nedeniyle gençlerde oluşan bu değer boşlukları günümüzde gittikçe artmaktadır. Bu durum, gençlerdeki manevi rehberlik ihtiyacının maalesef başka ve çoğu zaman yanlış mecralarda giderilmesine sebep olmaktadır.  

Bu noktada, tarih boyunca insanı eğiten, ruhunu besleyen, fıtratla bağ kuran; imanın, hikmetin, adaletin, merhametin, kul hakkı hassasiyetinin, iyiliğin, ahlakın, toplumsal kaynaşma ve sosyal dayanışma değerlerinin topluma mayalandığı en önemli merkezlerden biri olan camilerin, gençlerle ve toplumla buluşma misyonunu zamanın şartlarına uygun şekilde yeniden üstlenmesi gerekmektedir.  

Aksi halde, bu değerleri cami içinde sahih kaynaklardan öğrenemeyen, tartışamayan ve içselleştiremeyen gençler, arayışlarına yönelik cevapları sahte anlam ve kimlikler vaat eden zararlı kültürlerden edinmeye devam edecektir. Camiyi hayattan koparmak, toplumu ruhsuzlaştırıp manevi merkezinden uzaklaştırmak demektir. Bu merkez güçlendirilmeden, yalnızca teknik eğitim yoluyla sağlam, güvenli ve ahlaklı bir toplum inşa edilemez. 

Eğitim sistemi, bilgi yükleyen ama şahsiyet inşa edemeyen bir yapıya dönüşmüş durumda 

Bugünkü eğitim sistemi, büyük ölçüde sınav başarısı ve akademik performans üzerinden şekillenmektedir. Oysa eğitim, yalnızca bilgi aktarmak değil; Nurettin Topçu’nun ifadesiyle “ruh işlemek, şahsiyet inşa etmektir”. Kant’ın “Ahlaktan yoksun eğitim, insanı tehlikeli kılar” tespiti, ne yazık ki bugün çocuk yaştaki gençlerin karıştığı suç olayları bağlamında toplumsal durumumuzu özetler niteliktedir. 

Anaokulundan itibaren çocuklara; merhamet, adalet, dürüstlük, edep ve haya, büyüklere saygı, küçüklere sevgi, çevreye ve canlılara karşı sorumluluk bilinci kazandırılmadıkça, ilerleyen yaşlarda bu değerleri telafi etmek son derece güçleşmektedir. OECD’nin “Future of Education and Skills 2030” raporu, erken yaşta verilen değerler eğitiminin; suçtan uzak durma, empati geliştirme ve toplumsal uyum üzerinde belirleyici etkisi olduğunu ortaya koymaktadır.  

Farabi’nin ve Kant’ın tespit ettiği gibi eğitim, aklın erdemle buluştuğu noktadır. Bir insan bilgiyle dolu olabilir, ama eğer bu bilgi erdemle yoğrulmamışsa insanı terbiye etmekte yetersiz kalır. Zira, değerlerinden arındırılmış bir eğitim modeli, ruhsuz ve savrulmaya açık nesiller üretir. Bu nedenle ülkemizdeki eğitim sistemi; müfredattan öğretmen seçme kriterlerine kadar değerler eksenli köklü bir revizyona ihtiyaç duymaktadır.  

Okullar; ideolojik kamplaşmaların, sendikal rekabetlerin ya da politik propagandaların sahası olmamalıdır. Aksine, ilmi tartışmaların yapıldığı; farklı düşüncelerin saygı zemininde konuşulabildiği, genç zihinlerin eleştirel düşünme, muhakeme ve vicdani sorumluluk bilinci kazandığı mekânlar olmalıdır. Öğretmenler odası, ayrışmanın değil ortak aklın üretildiği bir istişare alanı olmalıdır. 

Dijital platformlardaki tuzaklar, çocukların değer algısını dönüştürüyor 

Yapılan araştırmalar, Türkiye’de ergenlerde İnternet bağımlılığı ve şiddet eğilimi arasında doğrudan bir ilişki bulunduğunu ortaya koymuştur. TÜİK’in 2024 yılında gerçekleştirdiği “Çocuklarda Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması” verilerine göre Türkiye’de İnternet kullanım oranı, 6-15 yaş grubundaki çocuklar için 2021’de yüzde 82,7 iken 2024 yılında yüzde 91,3’e yükselmiştir.  

İnterneti düzenli şekilde kullanan bu çocukların İnternet’teki başlıca faaliyetleri; video izlemek yüzde 83,9, oyun oynamak yüzde 72,7, sosyal medya kullanımı yüzde 72 şeklinde gerçekleşmiştir. Bu verilerden de görüleceği üzere Netflix, YouTube, TikTok, Discord, Instagram ve benzeri sosyal/dijital platformlar; bugün çocuklar ve gençler için en etkili kültür aktarıcıları haline gelmiştir. Bu aktarımlar, ne yazık ki çoğu zaman ahlaki bir yozlaşmayı da beraberinde getirmektedir.  

Birçok bilimsel çalışma, yoğun dijital içerik tüketiminin gençlerde empati azalması, ahlaki duyarsızlaşma ve riskli davranışlarda artışla ilişkili olduğunu göstermektedir. Özellikle cinselliğin sınırsızlaştırıldığı, şiddetin meşrulaştırıldığı ve kumar benzeri oyun mekaniklerinin normalleştirildiği içeriklerin; çocukların değer algısını ciddi biçimde tahrip ettiği tespit edilmiştir. Bu içeriklere karşı aile, mahalle, cami ve okulda güçlü bir değer eğitimi almayan çocuklar; dijital dünyanın sunduğu sahte özgürlük ve haz vaatlerine çok daha kolay şekilde kapılmaktadır. Sonuç ise bağımlılık, yalnızlaşma ve ahlaki çözülmedir. 

Toplumsal çözülmeye karşı ortak irade gerekiyor 

Bu tablo, toplumun bütün paydaşları için sorumluluk çağrısı niteliğindedir. Devlet kurumlarından yerel yönetimlere, ailelerden eğitim bürokrasisine, din hizmetlerinden sivil toplum kuruluşlarına, medya ve dijital platformlarından akademi ve iş dünyasına kadar topyekûn herkesin; artık neticelere değil sebeplere odaklanması ve bu yönde net adımlar atması gerekmektedir.  

Bugün ihtiyaç duyulan şey; ideolojik tartışmalar ve ayrışmalar değil, ahlaki bir seferberliktir. Aileyi, mahalleyi, camiyi ve okulu zamanın şartlarına uygun şekilde yeniden ayağa kaldıracak cesur adımlar atılmazsa, yarının bugünden daha iyi olması ne yazık ki mümkün değildir. Çünkü değerler kaybedildiğinde, kaybedilen yalnızca gençlik değil; geleceğin kendisidir. 



Kaynaklar