İsrail’in uluslararası toplum tarafından tanınmayan Somaliland’ı resmen tanıma kararı, kuşkusuz son anda planlanmış bir diplomatik hamle değil. Bu adım, Kızıldeniz’de Husilere karşı askeri bir dayanak noktası arayışından, potansiyel deniz kaynaklarına ulaşım ve ticaret yollarını kontrol etmeye, Türkiye’nin Mogadişu merkezli bölgesel etkisini dengeleme çabasından, Etiyopya’ya liman vaadi üzerinden nüfuz kazanma stratejisine kadar bir dizi jeopolitik hesabın ürünü. Ancak bu hamleyi sadece güncel güç mücadelesinin bir yansıması olarak okumak, belki de onun en çarpıcı ve rahatsız edici boyutunu perdeleyecek: Afrika Boynuzu’nun, ‘sorunlu nüfuslar’ için daha önce de ‘çözüm coğrafyası’ olarak tasavvur edilmiş olması.  

Bugün Somaliland etrafında örülen planlar, 80 yıl önce Harar ve çevresi için kurulan hayallerin güncellenmiş bir versiyonunu andırıyor.  

Yahudi toprağı arayışı   

Avrupa’nın “Yahudi sorununa” yönelik alternatif yerleşim yeri arayışları, Theodor Herzl’in Filistin merkezli projesinin Osmanlı yönetimi tarafından reddedilmesiyle tıkanınca, Uganda’dan Madagaskar’a, Angola’dan Afrika’nın diğer bölgelerine uzanan bir dizi plana evrildi. Ne var ki bu girişimler hem konjonktürel nedenlerle hem de Siyonist kongreler tarafından reddedilmeleri sonucu birer birer rafa kaldırıldı.1940’lara gelindiğinden bu arayışların son durağı Etiyopya’nın doğusundaki dördüncü büyük İslam şehri Harar oldu.  

O dönem kurulan Harar Konseyi, Avrupa Yahudileri için Harar ve çevresini (İngiliz Somaliland’ını da kapsayacak şekilde) otonom bir yerleşim bölgesi ilan etme fikrini resmi yazışmalara döktü. Konseyin öncülerinden Amerikalı Yahudi mülteci Erwin Kraft, bu planı hem ABD makamlarına hem de Etiyopya Negusu’na iletti.  

Mektuplarda, bölgenin ikliminin elverişli olduğu, tarımsal projelerle geliştirilebileceği ve düşük nüfus yoğunluğu sayesinde yeni bir yerleşimi kaldırabileceği özellikle vurgulanıyordu.  

Avrupalı Yahudiler

Kraft, Etiyopya Negusu’na(Haile Selassie) hitaben kaleme aldığı mektuplarda yalnızca stratejik değil, dini bir argümana da başvuruyordu. Negus’un Kral Davud’un soyundan geldiği ve “Yehuda Aslanı” (Lion of Judah) unvanını taşıdığını ifade ederek, Avrupalı Yahudileri “yarı kardeş” olarak kabul etmesi gerektiğini ima ediyor; Yahudiliğin ortak mirası üzerinden ahlaki bir sorumluluk çağrısı yapıyordu.   

Yazışmalarda Yahudilerin şimdiye kadar yaşadıkları toplumlarda tarımsal kalkınma sağladıkları, hukuka bağlı ve sorunsuz yerleşimciler oldukları vurgulanıyordu:  


“Yahudilerin tarımsal ve yerleşimci bir düzen kurma ve geliştirme kabiliyetini özellikle vurgulamaya gerek yoktur. Filistin bu konuda mükemmel bir örnek sunmaktadır.”   

Bu satırların bugün taşıdığı ironi ne denli çarpıcı! 1944’te “başarılı ve sorunsuz bir yerleşim” örneği olarak sunulan Filistin, birkaç yıl sonra zorunlu göçlerin, etnik temizlik politikalarının ve nihayetinde yerli halkın sistematik olarak yok sayıldığı bir sömürgeci devlet projesinin merkezine dönüşecekti.  

Etiyopya Negusu tarafından Harar’ın sembolik konumu, devletin toprak bütünlüğü kaygısı ve dış destekli otonom yerleşimlerin uzun vadede ayrılıkçı dinamikler yaratacağı endişesiyle reddedilen Harar Konseyi planı hayata geçirilmedi. Aradan geçen yıllar, aktörleri ve gerekçeleri değiştirdi; fakat aynı coğrafya, bu kez Gazze halkı için yeniden telaffuz ediliyor.  

Çözüm coğrafyasının tekerrürü  

Gazze’deki soykırımın ilk yılında da İsrailli yetkililer Afrika’nın diğer ülkeleriyle müzakerelerde bulunarak, vahşice katlederek yok edemedikleri Gazze halkını Afrika’ya göndermenin yollarını aramıştı. Bu karanlık arayışından hiç vazgeçmeyen İsrail, şimdi tarihten aldığı ilhamla hareket ediyor ve stratejik hesaplarını, uluslararası tanınırlığı olmayan ayrılıkçı Somaliland’e yönelterek somutlaştırıyor.  

Kuşkusuz bugün İsrail’in bu denli pervasız adımlar atabilmesi, yalnızca kendi iradesiyle açıklanamaz. Bölgedeki bazı aktörlerin sağladığı altyapı, sessiz destek ve fiilî kazanımlar, Somaliland hamlesinin ani bir çıkış değil, uzun süredir düşünülen bir planın parçası olduğunu düşündürüyor. Bunun en somut örneği, Birleşik Arap Emirlikleri’ne bağlı DP World’ün Berbera Limanı üzerindeki hâkimiyeti. Limanın %51 hissesi ve işletmesi DP World’te. Daha da çarpıcı olan, liman sahasında inşa edilen yaklaşık üç kilometrelik askeri pist ve üs. Bu durum, Somaliland’ın yalnızca ticari değil, aynı zamanda askeri bir dayanak noktası olarak da konumlandırıldığını net bir şekilde gösteriyor.  

Etiyopya bu denklemde kilit ve çelişkili bir role sahip. Kıtanın en kalabalık ülkelerinden biri olan Etiyopya, hayati önem taşıyan denize erişim ihtiyacını, 2025’in ilk günlerinde Berbera Limanı için Somaliland ile yaptığı anlaşmayla çözmeye kalkınca, bölgede uzun süredir var olan gerilimi alevlendirmişti. Türkiye’nin arabuluculuğunda Somali ile Etiyopya arasında barış imzalansa da 100 milyonu aşan nüfusuyla sadece Cibuti limanına bağımlı olmak Addis Ababa için her açıdan sıkıntılı. İsrail de işte bu açığı kullanarak, Etiyopya’yı liman erişimi ve ekonomik vaatlerle kendi tarafına çekmeye çalışabilir.  

Ancak burada ciddi bir çelişki yatıyor: Kendi topraklarında tarihsel olarak ayrılıkçı hareketlerle mücadele etmiş bir devlet olarak Etiyopya’nın, Afrika Birliği’nin kurucu ilkesi olan ‘sınırların dokunulmazlığına’ aykırı bir tanımayı desteklemesi, iç siyasette öngörülemeyen tehlikeleri de beraberinde getirebilir.  

Etiyopya Somaliland ve Somali

BAE’nin hazırladığı liman ve askeri altyapı ile Etiyopya’nın potansiyel desteği bir araya geldiğinde, Somaliland projesi basit bir tanımanın ötesine geçerek, çok daha geniş ve istikrarsızlaştırıcı bir bölgesel planın parçası haline gelebilir.  

Etiyopya’nın, İsrail’in sunduğu liman erişimi ve ekonomik vaatler uğruna Somaliland konusunda birlikte hareket etmesi, yarın kendi ülkesindeki ayrılıkçı hareketlere ilham verme riski taşıdığı kadar, tüm Afrika Boynuzu için de büyük bir tehdit unsuru oluşturuyor.  

Direnişi “hayatla” sürdüren Gazze halkı  

Harar Konseyi’nden bugünkü Somaliland hamlesine uzanan çizgi, Afrika’nın nasıl tekrar tekrar “nüfus yer değiştirme siyaseti”nin sahnesi haline getirildiğini gösteriyor.   

Avrupa’da istenmeyen Yahudiler adına, bin yıllık Filistin topraklarını işgal ve katliamlarla sömürgeleştirerek kurulan apartheid devleti, şimdi Gazze'de soykırıma uğrattığı halkı, tarihte Yahudiler için önerilen aynı bölgeye sürmeyi teklif ediyor.  

İsrail’in kuruluş anlatısının merkezindeki “vaat edilmiş toprak” fikri, Filistinliler için de aynı derecede varoluşsal ve dokunulmaz bir gerçeklik taşıyor.  

Gazze halkı için bu topraklar, sadece üzerinde yaşanan bir coğrafya değil; hafızanın, kimliğin, inancın ve direnişin ta kendisi. Nasıl ki Siyonist hareket Filistin dışında hiçbir yeri kalıcı yurt olarak kabul etmediyse, Filistinliler de vatanlarını terk etme eksenli bir hayatta kalma stratejisini asla benimsemeyecek.  

İsrail bu onurlu direnişi kıramayacak. Zira asıl sahibi oldukları toprakları terk etmeyi reddeden ve soykırımın ortasında dahi yeni nesilleri dünyaya getirmeyi sürdüren Gazze halkı, bu direnişi yalnızca sözle değil, “hayatla” sürdürüyor.  

Kaynaklar: