İran’a karşı başlatılan savaşın ilk aşamasında saldırgan taraflar, temel hedefin açık biçimde rejim değişikliği olduğunu ilan etti ancak aradan geçen dört haftanın ardından ortaya çıkan tablo, bu hedefin sahada karşılık bulmadığını gösteriyor. Nitekim ABD Başkanı Donald Trump’ın bugün Hürmüz Boğazı’ndan gemi geçişlerinin yeniden sağlanmasına odaklanması, savaşın başlangıcındaki stratejik önceliklerin önemli ölçüde değiştiğine işaret ediyor.  

 Oysa boğaz, savaş öncesinde zaten açıktı. Bugün bu geçişi kontrol etme çabası, hedef alınan siyasi yapının sahadaki belirleyici gücünü koruduğunu ve saldırgan tarafın sahada başarısız olduğunu net biçimde gösteriyor. ABD ve İsrail’in açıklanan diğer hedefleri olan rejim değişikliği, nükleer programın ortadan kaldırılması ve füze kapasitesinin yok edilmesi de sahada görüldüğü üzere hiçbir şekilde gerçekleşmedi. İran’ın direnci ve karşı hamlelerinin, savaşın seyrini tamamen değiştirdiği ve bu hedefleri ulaşılmaz kıldığı anlaşılıyor.   

 Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail tarafından açıklanan hedefler arasında İran’da yönetim değişikliği, nükleer programın tamamen ortadan kaldırılması ve füze kapasitesinin yok edilmesi bulunuyordu. Ancak sahadaki gelişmeler, bu hedeflerin hiçbirinin somut biçimde gerçekleşmediğini gösteren bir tablo ortaya koyuyor. İran’ın karşı saldırıları ve sahadaki direnci, savaşın seyrini doğrudan etkileyerek bu hedeflerin uygulanabilirliğini zayıflatmış görünüyor.  

Stratejik yanılgılar ve İran’ın direnç kapasitesi  

 Bu yasadışı savaşın herhangi bir analizinde, savaşın iki tarafının durumu göz ardı edilemez. Bir tarafta 7 bin yıllık bir medeniyete sahip İran, diğer tarafta ise 216 yıllık saldırı ve saldırganlık geçmişine sahip 250 yıllık "Amerikan İmparatorluğu" ve temeli uluslararası yasa ve kuralların ihlaline dayanan 70 yıllık "Siyonist rejim" var.  

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve ABD Başkanı Donald Trump

ABD ve İsrail rejimleri, savaşın ilk günlerinde İran’ın üst düzey liderliği ve askeri komuta kademesine yönelik gerçekleştirilen saldırılarla, hızlı bir rejim çöküşü beklentisine dayanıyordu. Bu yaklaşım, devletin merkezi yapısının zayıflatılması halinde sistemin çökeceği varsayımına dayanıyordu. Ancak İran’ın kurumsal yapısının güçlü, yerleşik ve çok katmanlı olması bu beklentiyi boşa çıkardı.  

Bu durum, saldırıyı planlayan tarafların İran’ın iç dinamiklerini ve kriz anlarındaki dayanıklılığını yeterince doğru analiz edemediğini gösteren önemli bir örnek olarak öne çıkıyor. Aynı şekilde İsrail'in soykırım suçundan aranan Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Trump yönetiminin danışman kadrolarının da İran toplumunun farklı güç unsurlarını doğru değerlendiremediği ifade ediliyor.  

İran’ın yalnızca askeri kapasitesi değil, aynı zamanda tarihsel birikimi, kültürel etkisi ve ideolojik bağları da bu süreçte belirleyici oldu. Binlerce yıllık devlet geleneği, kriz anlarında hızlı toparlanma ve mobilizasyon kabiliyeti sağlarken; bölgesel düzeyde oluşturduğu etki alanı, savaşın yalnızca iki ülke arasında değil daha geniş bir denklem içinde şekillenmesine neden oldu.  

Bu çerçevede, İran’ın sahip olduğu “yumuşak güç” unsurlarının da en az askeri kapasite kadar etkili olduğu görülüyor. Bölge genelinde ve küresel ölçekte oluşturulan destek ağları, savaşın maliyetini artırırken, savaş özellikle akademik ve stratejik çevrelerin öngördüğü hesapların ötesinde sonuçlar ortaya koydu.   

Bölgesel ve küresel düzende ortaya çıkan sonuçlar  

 Savaşın etkileri yalnızca askeri alanla sınırlı kalmadı; enerji güvenliği, bölgesel dengeler ve küresel sistem üzerinde de önemli yansımalar oluşturdu. Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolün güçlenmesiyle birlikte, İran İslam Cumhuriyeti’nin enerji akışı ve fiyatları üzerindeki etkisinin arttığı değerlendiriliyor. Buna karşılık ABD’nin bölgedeki belirleyici rolünün görece zayıfladığı yönünde yorumlar yapılıyor.  

 Basra Körfezi’ne kıyısı bulunan ülkelerin de bu süreçte ABD’nin güvenlik sağlayıcı rolünü yeniden sorgulamaya başlayabileceği ihtimali yükseliyor. Bu durum, bölgesel güvenlik mimarisinin dış müdahalelere dayalı yapıdan uzaklaşarak daha yerel ve çok taraflı bir modele evrilebileceği ihtimalini gündeme getiriyor.  

Esasında Amerika'nın dayattığı bu savaşın yol açtığı aşağılanma, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana eşi benzeri görülmemiş bir durumdur. “Amerikan toprakları” olarak kabul edilen bölgedeki tüm Amerikan üsleri neredeyse habereye dönmüş ve Amerikan basınında da doğrulandığı üzere askerleri tarafından terk edilmiştir. Amerikan The New York Times gazetesi de 27 Mart’ta Amerikalı askeri yetkililere dayandırdığı haberde, hasar gören üsleri terkederek otellere taşındığını yazdı.  

Öte yandan İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması kapsamındaki yükümlülüklerini sürdürdüğü vurgulanırken, İsrail’in bu anlaşmaya taraf olmaması uluslararası sistemde çifte standart eleştirilerini gündeme getiriyor. Bu çerçevede, küresel kurumların tarafsızlığı ve işleyişi de yeniden tartışma konusu haline geliyor.  

Tüm bu gelişmeler, yalnızca bölgesel bir çatışmanın ötesine geçerek küresel güç dengelerini etkileyen daha geniş bir kırılmaya işaret ediyor. Ortaya çıkan tablonun, İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen uluslararası düzeni sorgulatan bir nitelik taşıdığı yorumları yapılıyor. Bu bağlamda da savaş sonrasında yeni bir küresel düzen arayışının güç kazandığı; adalet, eşitlik ve bağımsızlık gibi kavramların daha fazla ön plana çıkacağı bir döneme girilebilir.