16 Nisan 2026
Son günlerde meydana gelen okullarda saldırı olayları, toplumsal olarak oldukça büyük yankı uyandırmış durumda. Bu olayların ardından, yolda yürürken dahi herkesin bu konu hakkında bir fikir beyan ettiğini duyuyorum. Evet, yaşananlar karşısında sarsıldık ve öfkeliyiz. Bir televizyon kanalını açtığınızda, “Amerika gibi mi olacağız?” sorularının havada uçuştuğunu görüyorsunuz.
Konuyla ilgili uzmanların davet edildiği kanal sayısı ise oldukça az. Buna karşılık yalnızca konuşmak ve gündemde kalmak için fikir beyan eden birçok kişi ekranlarda yer alıyor. Kimi yıllardır yayıncılık yaptığını söyleyerek görüş bildiriyor, kimi ise insanların korku ve öfke duygularını kamçılayacak soruların peşinde.

Ancak tüm bu gürültü içinde gerçekten konuşulmayan bir şey var: Bu olaylar nasıl ortaya çıkıyor ve nasıl önlenebilir?
Şiddetin normalleşme süreci
Bir ruh sağlığı çalışanı olarak, bu olayların birden fazla etmenin birleşimiyle ve bazı durumlarda kişilik özelliklerinin etkisiyle ortaya çıktığını söyleyebilirim. İnsan beyni, 21 yaşına kadar gelişimini sürdüren ve milyarlarca nörondan oluşan bir yapıdır.

Bu süreçte çocuk ve gençlerin maruz kaldığı şiddet, vahşet ve zorbalık içerikli film, oyun, dizi ve sosyal medya içerikleri; beynin duygu, algı, planlama, dikkat ve davranış denetiminden sorumlu bölgelerinde duyarsızlaşmaya yol açabilir. Başka bir deyişle, beyin gelişimini sürdürürken maruz kalınan bu içerikler, çocuk ve gençlerin ileride vereceği kararları, davranış biçimlerini ve doğru-yanlış ayrımını sağlıksız şekilde öğrenmesine neden olabilir.
Bu durum, beyin gelişimini olumsuz etkileyerek çocuk ve gençleri ilerleyen yaşlarda şiddete daha yatkın hale getirebilir. Ayrıca, duygularını doğru ifade etmekte zorlanabilir ve bu duygularla sağlıklı şekilde baş edemeyebilirler. Yardım arayışlarını da sağlıklı yollar yerine öğrendikleri işlevsiz yöntemlerle gerçekleştirmeye çalışabilirler.
Burada “ilerleyen yaşlar” olarak ifade ettiğim dönem, günümüzde 6–18 yaş aralığına kadar inmiş durumdadır. Bunun en önemli nedenlerinden biri, çocukların çok küçük yaşlardan itibaren teknolojiye ve denetlenmeyen içeriklere yoğun biçimde maruz kalmasıdır. Bir süre sonra bu içerikler çocuk ve gençler için “normal” kavramının bir parçası haline gelmektedir. Böylece, beyin gelişimini tamamlamadan şiddet, vahşet ve zorbalık kavramları çocukların hayatında normalleşmektedir.

Peki, neler yapılması gerekiyor?
“Çocukları ekranlardan uzak tutalım” demek kolay ve tek çözüm gibi görünse de maalesef yeterli değildir. Yıllar önce daha iyi bir eğitim vaadiyle hayatımıza giren teknoloji, bugün kontrol edilmesi zor ve günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Üstelik sorun yalnızca teknolojiyi kontrol etmek değil. Okullarda görev yapan yöneticiler, öğretmenler ve psikolojik danışmanlık birimlerinin bu “sessiz ayak sesleri” karşısında yeterince harekete geçmemesi de önemli bir etkendir. Küçük bir kar tanesinin çığa dönüşmesi gibi, bu ihmallerin sonuçlarını bugün ekranlardan izliyoruz.
Bir diğer önemli nokta ise ailelerdir. Sokakta insanların bu olaylara ilişkin çok sert ve yargılayıcı tepkiler verdiğini görüyorum. Hatta bu olaylara neden olan çocukların “önceden ortadan kaldırılması gerektiğini” savunan söylemlerle bile karşılaşıyoruz. Aileler suçlanıyor, ağır eleştirilere maruz kalıyor. Oysa birçok aile, kendi çocuklarının maruz kaldığı akran zorbalığından, oynadıkları oyunlardan ve bulundukları dijital ortamların risklerinden habersizdir. Çünkü henüz kendi başlarına gelmemiştir ya da çocuklarına fazlasıyla güvenmektedirler.
Çocuk doğduğu andan itibaren, yemek yemesi için sunulan ekranlar, üzülmemesi için verilen tabletler ve geri kalmaması adına alınan telefonlarla büyümektedir. Oysa sağlıklı bir beyin gelişimi için çocuğun gerçek oyunlar oynamaya ihtiyacı vardır; bu oyunların yeri telefon, tablet ya da bilgisayar değildir. Tüm bu gürültünün ortasında, çocukların da bu konuşmaları duyduğunu ve bunların onların zihninde nasıl yankı bulduğunu unutmamak gerekir. Çocuklarla konuşmalı, onları bu “kirli sokaklardan” uzak tutmalı ve rehberlik etmeliyiz.

Doğru rehberlik şart: Bilinçli gençlik, sağlıklı gelecek
Son olarak, çocuk ve gençlerin bu konuda bilinçlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Çocuk, duyduğu ve gördüğü şeyleri taklit ederek öğrenir ve beyin gelişimi tamamlanana kadar bu süreç devam eder. Bu nedenle doğru bilgilendirme, sağlıklı duygular ve işlevsel davranışlar ön planda olmalıdır. Günümüzde yaşanan bu olaylar, çocuk ve gençler arasında sıkça konuşulan konular hâline gelmiştir. Bu yüzden yalnızca eleştiri, kötüleme ve cezalandırma yaklaşımı, çocukları daha fazla meraka ve riskli alanlara yöneltebilir.
Aileler ve diğer yetişkinler ya sessiz kaldığında ya da aşırı gürültü yaptığında bu olaylar sona ermeyecektir. Aksine, gürültü arttıkça benzer olayları daha sık görmeye devam edeceğiz. Eğer gerçekten çocuk ve gençler arasında şiddet, vahşet ve zorbalığı azaltmak istiyorsak, bugün değiştirmemiz gereken çok şey var. Yetişkinler gürültü yapmak yerine değişim için çabalarsa, çocuklar da bu değişime uyum sağlayacaktır.
devamını oku daha az oku
bağımlılık, travma, yas ve intihar alanlarında yürütülen çalışmalarda aktif rol almış; çocuk ve ergen ruh sağlığı alanında akademik çalışmalar ve bilimsel yayınlar üretmiştir. Akran zorbalığı ile çocuk ve gençlerde teknoloji bağımlılığı ve sağlıklı kullanımına yönelik çalışmalarını sürdürmekte olup, bu alanlarda yayınları bulunmaktadır. Ayrıca ruh sağlığı alanına yönelik e-kitap ve projelerin yayın koordinatörlüğünü yapmış, bir kitapta bölüm çevirisi gerçekleştirmiştir.Şema Terapi, EMDR ve Varoluşçu Psikoterapi başta olmak üzere farklı yaklaşımları bütüncül bir çerçevede ele alan Arslan, kendi ofisinde psikoterapi çalışmalarını sürdürmektedir. Klinik pratiğinde travma, kaygı bozuklukları, depresyon, yeme bozuklukları, bağımlılık, ilişki sorunları ve akran zorbalığı üzerine çalışmaktadır. Bireysel terapilerin yanı sıra, bilimsel temellerle geliştirdiği Kadın Paylaşım Grubu ile grup terapisi çalışmalarını da yürütmektedir.