Türkiye ve Mısır arasındaki diplomatik ilişkilerin kuruluşunun 100. yılı geçtiğimiz ay iki ülkenin Dışişleri Bakanlıkları tarafından kutlandı. Siyasi ve ekonomik bağların yanı sıra köklü kültürel ve dini ortaklıklara dayanan bu ilişkiler, derin bir tarihi mirası temsil ediyor.

Türkiye-Mısır ilişkilerinin halkların yararına olacak şekilde güçlendirilmesinin büyük önem taşıdığına şüphe yok. İki ülke halkları, cumhuriyetlerin kuruluşundan önceye uzanan güçlü tarihi bağlara sahiptir. Türkiye-Mısır ilişkilerinin, halkların yararına olacak şekilde güçlendirilmesi ve sağlam temellere oturtulması, kesinlikle çaba göstermeye değer bir hedeftir. 

Her iki ülke halkı da, Mısır ve Türkiye cumhuriyetlerinin kuruluşundan çok daha öncesine uzanan köklü tarihî bağlara sahiptir. Hem siyasi hem de toplumsal düzeylerde ilişkileri geliştirmek, daha ileri bir seviyeye taşımak; ortak tarihimizin şekillenmesinde rol oynamış önemli şahsiyetleri yeniden hatırlamak, tarihin tozlu raflarından çıkarmak ve geride bıraktıkları maddî ve manevî emanetlere sahip çıkmak son derece mühim bir husustur. Bunun önemli bir getirisi ise, ortak hafızayı canlandırmak ve ortak bilinci güçlendirmektir. 

Bu bağlamda, askerî ve edebiyat tarihi başta olmak üzere farklı alanlarda iz bırakmış tarihî şahsiyetler, hak ettikleri ilgiyi görmeli, layıkıyla onurlandırılmalı ve ortak hafızadan silinip gitmelerine asla müsaade edilmemelidir. Modern tarihin bu önemli şahsiyetlerinden biri de “Kılıç ve Kalemin Efendisi” olarak bilinen Mahmud Sâmî el-Bârûdî’dir. 

İki ülke ilişkilerinin 100. yılının kutlandığı geçtiğimiz şubat ayında Kahire’deki Bârûdî’nin mezarında yaşananların kalemlerin ve gazetelerin dikkatinden kaçması; onun askerî ve edebî değerinin layıkıyla idrak edilememesi, hayatına yeniden ışık tutulmasını zaruri kılmıştır.

Kılıcın ve kalemin efendisi  

Çerkes asıllı olan Bârûdî, 1839 yılında Kahire’de dünyaya geldi. Hem asker hem de şair kimliğini şekillendiren, düşünce dünyasını olgunlaştıran nitelikli bir eğitim aldı. Genç yaşta askerî okula girerek başçavuş rütbesiyle mezun oldu; bu yıllarda savaş sanatında erken bir ustalık kazandı.

Öğrenme tutkusu hep canlı kaldı ve hiç dinmedi. Öyle ki, Türkçe ve Farsça dillerini daha sonra öğrendi ve zamanla bu dillerde şiir yazabilecek seviyeye ulaştı.

Gerçek şu ki, Bârûdî’nin hayatı üzerine kafa yoranların, savaş, şiir ve edebiyatı devlet adamlığıyla harmanlayan bu istisnaî şahsiyete hayranlık duymamaları elden değildir. Zira askerî ve edebî kimlikleri birbirini tamamlayan Bârûdî; savaş meydanında bir komutan, siyasette tecrübeli bir devlet adamı, edebiyatta ise yetkin bir şairdi.

Şiirindeki özgünlük ve parlaklık öyle bir seviyeye ulaştı ki, ihya ekolünün öncüsü olmuştur. 19. yüzyılda ortaya çıkan bu ekol, Arap şiirini canlandırmayı, klasik kafiye ve vezin yapısını koruyarak yeni bir soluk getirmeyi amaçlıyordu. Ahmed Şevkî ve Hâfız İbrâhim gibi büyük şairler, bu ekolden beslenerek Arap şiirine yön veren isimler arasında yer aldılar.

Mısırlı meşhur şair Hâfız İbrâhim, edebiyat dünyasının bu zarif ruhlu şairi kaybetmesinden duyduğu derin üzüntüyü şu ağıtla dile getirmişti:
"Mahmud’dan sonra verin bana fesahatimi geri 
Ben çok yoruldum şiir de yordu gayretimi 
Belagat neden kızgın, bana itaat etmiyor. 
Kafiye zincirine ne oluyor ki uzatılmıyor?"

Bârûdî, ardında yalnızca güçlü mısralar değil; kendisinden sonra gelen pek çok şair ve yazarı derinden etkileyen kalıcı bir edebî miras bıraktı.İki ciltten oluşan divanı, yalnızca şiirsel fesahati, üslup yeniliği ve anlam zenginliğiyle değil; aynı zamanda Bârûdî’nin bizzat tanıklık ettiği Girit İsyanı ve Ruslarla olan savaş gibi tarihî olayları kayda geçirmesiyle adeta bir tarih defteri niteliğindedir. 

Bunun yanı sıra, Abbâsî dönemi şairlerinin en seçkin örneklerinden titizlikle derlediği şiir mecmuaları da vardır. Ayrıca, nesir alanında da seçme metinlerden oluşan derlemeleri mevcuttur.

Devlet adamı ve komutan olarak Barudi  

Bârûdî’nin devlet adamlığı tecrübesi, farklı duraklarda şekillenmiş ve pekişmiştir. Hariciye, Evkaf ve Maârif gibi bakanlıklarda görev almış; zamanla başbakanlığa kadar yükselmiştir. Ayrıca, Harbiye Nâzırı ve ordu komutanı olarak da aktif rol üstlenmiştir.

Hariciyedeki görevi, Sultan Abdülaziz döneminde, 1857 yılında İstanbul’a gelerek Hariciye Nezâreti’nde (Dışişleri Bakanlığı) görev almasıyla başladı. İstanbul’da geçirdiği yedi yıl boyunca büyük bir gayretle çalıştı; bu süreçte önemli siyasî tecrübeler edindi. Hıdiv İsmail Paşa, 1863 yılında İstanbul’a geldiğinde Bârûdî’ye hayranlık duyarak onu maiyetine aldı.

Askerlik hayatı boyunca, ordu komutasında rütbesini giderek yükselten Bârûdî, birçok önemli savaşa komutan olarak katıldı. Bunlardan biri, 1865 yılında Girit Adası’ndaydı. O dönemde Girit, Osmanlı’ya karşı patlak veren büyük bir isyana sahne olmuştur. 

Bu isyana karşı çetin bir mücadele verilmiştir. Bârûdî, bu isyanı bastırmak ve adada yeniden istikrarı sağlamak amacıyla, Osmanlı’ya destek olmak üzere Mısır’dan başlatılan askerî harekâta komutan olarak iştirak etti. 

Girit’te geçirdiği iki yıl boyunca, planlama konusundaki üstün askerî mahareti ve savaş meydanındaki cesaretiyle ordunun zafere ulaşmasında önemli rol oynadı. 

Bu başarısı neticesinde Osmanlı Devleti tarafından bir madalya ile taltif edildi. Bârûdî’nin askerî kimliği, şair kimliğiyle öylesine kenetlenmiştir ki, adada tanıklık ettiği pek çok sahneyi kaleme aldığı şiirleriyle de ölümsüzleştirmiştir:


"Göz kapaklarına çöktü uyku
Süvariler ise geceyi yara yara yolda.
Dağların üstünde karanlık serdi saçlarını,
Hâkim şimdi zifir gece, sustu ovada.
Şeytan kandırdı bu kavmi, çekti yoldan,
Sultana sırt çevirdiler sinsice bir anda.
Kalabalık her tarafı doldurdu,
Kılıç ve mızrak parıltısından başka bir şey yok meydanda."

Bârûdî, askerî hayatında dönüm noktası niteliğinde bir safhaya, 1877 yılında Osmanlı-Rus Harbi’nin patlak vermesiyle ulaştı. Bu dönemde Osmanlı Devleti, Romanyalılar, Bulgarlar ve Sırpların da dâhil olduğu çok cepheli bir düşman kuşatmasıyla karşı karşıya kaldı.

Sadık devlet adamlarının taşıdığı sorumluluk duygusuyla Bârûdî geri durmadı; her cephede vatanını ve devletini savunmak için elinden geleni yaptı. Orduya katılmak için öne çıkan ilk isimlerden biri oldu. 

Mısır’dan, Osmanlı ordusuna destek amacıyla gönderilen birlik içerisinde komutan olarak görevlendirildi. Cephede geçirdiği bir yıl boyunca sergilediği dikkat çekici askerî kabiliyet, ona tuğgeneral (lüva) rütbesi kazandırdı ve gösterdiği kahramanlıklardan ötürü çeşitli nişan ve madalyalarla taltif edildi.

Savaşın ardından Mısır’a dönen Bârûdî, orduyu geliştirme çabalarına ve kamu işlerinin ıslahına büyük bir gayretle devam etti. Yabancı müdahalelere, sayısız engele ve kendisine karşı kurulan komplolara rağmen yılmadı; aksine, cesareti ve samimiyeti hem sarayın hem de halkın takdirini kazandı. Bu güven neticesinde Harbiye Nâzırlığı’na (Savaş Bakanlığı) getirildi; 1882 yılında ise Mısır Başbakanı olarak atandı.

Şair ve sürgün çilesi  

Sadık adamlar türlü imtihanlarla sınanır: kimi zaman görevlerinden alınarak, kimi zaman vatanlarından uzaklaştırılarak. Bârûdî de bu zorlu sınavlardan birine, 1882 yılında sürgünle tâbi tutularak maruz kaldı. 

Ne gariptir ki, bu kaderi 1925’ten sonra İstiklâl Şairi Mehmed Âkif Ersoy da onunla paylaşmıştır. Ne var ki, Bârûdî’nin talihi Âkif kadar yaver gitmemiştir. Mehmed Âkif, Osmanlı ruhunu hâlâ muhafaza eden Mısır’da on bir yıl yaşamış, dostu ve Sadrazam Said Halim Paşa’nın kardeşi Prens Abbas Halim Paşa’nın varlığıyla teselli bulmuştur.

Oysa kılıcın ve kalemin efendisi Bârûdî, uzak bir diyarda kaderiyle baş başa kaldı. Bârûdî’nin sürgün yeri, Mısır ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan pek iz bulamadığı, Hint Okyanusu’nun kalbindeki Serendib (Sri Lanka) Adası’ydı. Bu, onun için on yedi yıl süren zorlu bir çile oldu.

Harbiye Nâzırlığı’ndan başbakanlığa kadar yükselmiş olan bu devlet adamı ve şair, İngiliz işgaline karşı gösterdiği direnişin bedelini, görevlerinden ve imtiyazlarından mahrum edilerek ödedi. Bununla yetinmeyen işgalciler, onu Mısır’dan sürgün ederek, yalnızlık, gurbet ve birçok şiirinde ölümsüzleştirdiği sürgün acısıyla dolu ağır bir çile yaşamasına neden oldu.

Yine de kader, ona ömrünün son yıllarını Mısır’da geçirme fırsatını tanıdı. 1904 yılında Kahire’de vefat ederek, doğup büyüdüğü topraklara defnedildi. Ne var ki, kader şairler arasında da farklı yazılmıştı: İstiklâl Şairi Mehmed Âkif, bugün İstanbul’da Edirnekapı Mezarlığı’nda huzur içinde yatmakta; mezarı, ziyaretçilerin ve medyanın ilgisini görmektedir. 

Bârûdî’nin mezarı ise yıllar boyunca ihmale ve türlü ihlallere maruz kaldı; en nihayetinde, geçtiğimiz şubat ayında herhangi bir kamuoyu bilgilendirmesi olmaksızın yerinden sökülerek yıkıldı.
Şair Hafız İbrahim, ihya ekolünün öncüsünün kabrine seslenerek yasını şu şiirinde tutmuş:

"Vah kabre ki bir ayın ışığını gizledi,  
Kendisi güzel, cismi bedeni haset edilendi. 
Kabre yazık oldu, içinde kalan kişinin yeteneği ki,  
Yüce mekânda onun yeteneğine ait kasideler vardır."

Şair Hâfız İbrâhim, ihya ekolünün öncüsü Bârûdî’ye ağıt yakarken, bir gün Kahire’deki İmam Şâfiî Mezarlığı’nda —siyaset ve edebiyat dünyasından nice önemli isme ev sahipliği yapan bu tarihî mekânda— dozerlerin ve makinelerin sesinin kendi dizelerini bastıracağını hiç hayal etmemiştir. Bârûdî’nin mezarının kökünden sökülerek, Mısır’ın kültürel hafızasından bu önemli yapının silineceği aklından hiç geçmemiştir.

Böylesi bir yıkımın temel nedeni, toplumların ortak hafızasını canlandırma, koruma ve sahip çıkma konusundaki bilinç ve çabanın zayıflığıdır. Bugün şehirlerin dört bir yanını saran büyük inşaat projeleri, tarihsel ve kültürel değeri olan yapıları ve sembolleri boş ve soyut bir mekân olarak görüp, geçmişle bağı koparan sert bir yaklaşımla hareket etmektedir.

Oysa tarihî şahsiyetler, geçmişle bugün arasında köprü kuran; toplumların kimliğini, aidiyet duygusunu ve ortak hafızasını ayakta tutan yapı taşlarıdır. Eksik bir kimlik ya da budanmış bir tarihî mirasla bu hafızanın yaşatılması mümkün değildir.

Sonuç olarak, büyük şahsiyetlerin geride bıraktığı izleri korumak yalnızca tarihî bir görev değil; aynı zamanda ahlâkî bir sorumluluktur. Bu, onlara karşı gösterilmesi gereken bir vefa duygusunun ve katkılarına duyulan saygının ifadesidir. Üstelik bu maddî ve manevî miras, Türkiye ile Mısır toplumları arasındaki ilişkilerde sağlam ve kalıcı bağlar kurabilmenin temelini oluşturur. 

İşte tam da bu nedenle, ortak mirasın yaşatılması ve zamanın yıpratıcı etkilerine karşı korunması için; Türkiye ve Mısır arasında siyasî, kültürel ve toplumsal düzeylerde somut, sürdürülebilir ve bilinçli bir yaklaşım geliştirmek ve uygulamak elzemdir. Ancak bu yolla, benzer kayıpların ve yıkımların önüne geçilebilir.