05 Ocak 2026
Devletler arasındaki ilişkiler çıkar ve ittifaklar ile olduğu kadar, ideoloji ve prensipleri ile de belirlenir.
Türkiye’nin İsrail ile olan ilişkileri, 1949’da tanıma anından itibaren, iniş ve çıkışları ile bilinir.
Nitekim, altmışlı ve yetmişli yıllarda hem İsrail’in bölgede çıkardığı savaşlar hem de Kıbrıs meselesi sebebiyle ABD’nin Türkiye ile gerilen ilişkileri nedeniyle, Türkiye’nin İsrail’e karşı olan tutumu sertti.
Doksanlı yıllarda ise, bölgesel koşulların değişmesi ile de ilişkiler stratejik ittifak kurma eşiğine gelmiştir ve iki taraf arasındaki en kapsamlı işbirliği anlaşmaları imzalanmıştır.
Adalet ve Kalkınma partisinin iktidara gelmesi ile, işbirliği devam etse de, yıllar sonra gerginlik tekrar başlayacaktı. 2008’de diplomatik koltuk krizi, 2009’da Davos’taki ‘One Minute’ çıkışı ve en sonunda Mavi Marmara’ya olan saldırıda 10 vatandaşımızın şehit edilmesi, ilişkileri kopma sınırına getirerek iki tarafın artık müttefik olamadığını açıkça göstermiştir.
2016’da diplomatik ilişkiler tekrar başlasa da 2018’de ABD Başkanı Donald Trump’ın büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması ve işgal güçlerinin Gazze’deki barışçıl yürüyüşlere karşı sert ve kanlı şekilde yanıt vermesi ile Ankara’daki İsrail büyükelçisi ‘Persona Non Grata’ ilan edilmiş; ilişkiler tekrar gerilmiştir.
2022’de bölgedeki birçok aktör ile iyileşen ilişkiler ile paralel olarak İsrail ile normalleşme süreci tamamlanıp özellikle enerji sektöründe işbirliği imkanları incelenirken, ‘Aksa Tufanı’ ile kartlar yeniden karılmıştır.
Türkiye’nin 7 Ekim olaylarını soykırım, İsrail’i terör devleti; Netanyahu’yu savaş suçlusu olarak nitelendirilmesi, Hamas’ı direniş hareketi olarak tanıması, İsrail’e ekonomik yaptırımlar ilan etmesi ve Güney Afrika’nın UAD’a açtığı soykırım davasına katılması İsrail’i Türkiye ile karşı karşıya getirmiştir.
Soykırımın bölgesel yansımaları da bunu derinleştirmiştir. İsrail Lübnan’ı tehdit etmeye başladığında Cumhurbaşkanı Erdoğan işgal güçleri için ‘sınırımızdan 2 buçuk saat uzaklığında’ açıklamasını yapmıştı. “Türkiye daha güçlü olmalı ki, İsrail yaptığını yapamasın” dediğinde ise o dönemin İsrail Dışişleri Bakanı Yisrael Katz, Erdoğan’ı, ‘Saddam Hüseyin’in sonu’ ile tehdit etmişti.
İran’a açılan 12 günlük savaşa da Türkiye kendi penceresinden bakıp, topraklarını benzer bir saldırıya karşı korumak amacıyla adımlar atmıştır.
Aksa Tufanı depreminin bir nevi artçılarından olan Suriye rejimi değişimi sonrası Türkiye’nin ve İsrail’in çıkarları çarpışmıştır. Türkiye Suriye’nin bütünlüğü egemenliği ve istikrarını desteklerken, İsrail onları tehdit ediyor, saldırıyor, iç siyasetine karışıyor ve alenen bölünmesini desteklediğini açıklıyor.
İsrail defalarca Suriye Devlet Başkanı Ahmet Şara’yı Türkiye’ye yakınlaşmaması yönünde uyarmış, SDG’ye ‘Türkiye’ye karşı seni destekleriz’ mesajını vermiş ve Suriye toprakları üzerine Türkiye hedefleri olarak nitelendirdiği bazı yer ve dinleme cihazları hedef aldığını açıklamıştır.
Aslında bu birden ortaya çıkan sürpriz gelişmelerin sadece bir sonucu değildi, yıllar boyunca devam eden bir sürecin yeni aşamasıydı. Nitekim, 2021 yılında İsrail’in milli güvenlik araştırma kuruluşları Türkiye’yi ilk kez tehditler listesine almıştır. Bu son savaş sırasında ise, Netanyahu’nun görevlendirdiği Nagel komitesi İsrail’in ‘Türkiye ile olası bir savaşa’ birkaç yıl içinde hazırlıklı olmasını tavsiye etmiştir.
Bütün bunların neticesinde, artık geçen yıllar gibi inişli çıkışlı ilişkisinden veya rekabetten ziyade, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiye husumet hatta düşmanlık açısından bakmak gerekir. En azından işgal devleti bunu böyle okuyor ki, Türkiye’nin isteğine ve ABD’nin desteğine rağmen onun Gazze’de konuşlandırılması planlanan ‘uluslararası istikrar gücü’ne katılmasına katı bir şekilde ve sert bir dil ile karşı çıkmaktadır. İsrail’in Dışişleri Bakanı Gideon Saar, bunu ‘Erdoğan’ın İsrail’e karşı olan uzun süreli nefreti’ne bağlamıştır.
Peki, İsrail bu düşmanlık tasavvurundan ötürü Türkiye’ye karşı nasıl bir tavır alıyor?
Açıklamalara ve olaylara bakıldığında, İsrail Türkiye’ye karşı iki paralel strateji yola koymuştur: Doğrudan yaptırım, kuşatma süreci ve karşı ittifaklar kurma.
İlkinde, ABD yönetimini Türkiye’ye ve özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı kışkırtması, Suriye’deki özellikle Türkiye’nin varlığı ve etkisini hedef alan saldırılar, Gazze’de asker bulundurmasını veto etmesi, Türkiye’ye karşı terör örgütlerin desteklenmesi gibi adımlara ek olarak İsrail son dönemde yenisini eklemiştir.
26 Aralık’ta İsrail’in ayrılıkçı Somaliland’ı ülke olarak tanıma kararı, Somali’ye karşı olduğu kadar Türkiye’nin bölgedeki rolüne karşı olan bir hamledir. İsrail bu kararı alırken sadece Somali’yi değil, ona 2011 yılından itibaren en büyük desteği sağlayan, askeri işbirliği olan ve karasularında sondaj çalışmalarına hazırlanan Türkiye’yi hedef aldığı aşikar.
Bunu Ankara çok iyi anlamış olmalı ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan kararı gayrimeşru olarak tanımakla yetinmeyip, karardan sadece dört gün sonra Somali Başkanı Hasan Şeyh Mahmud’u özel davet ile Ankara’da misafir edip ortak basın açıklaması düzenlemiştir.
Aynı duruşu sergileyen iki ülkenin lideri İsrail’in Somali, Afrika Boynuzu ve bütün bölgenin istikrarını ve istikbalini tehdit eden bu adımı reddedip, uluslararası camiaya İsrail’e karşı çıkılması gerektiği mesajı ve çağrısını yenilemiştir. Dahası, başkanlar iki ülkenin arasındaki ilişkilerin devam edeceği mesajını, 2026 yılında başlayacak sondaj çalışmaları ve yakında inşa edilecek uzay limanı haberleri ile teyit etmiştir.
Diğer yandan, İsrail’in Türkiye’yi hedef alan ittifaklar kurma çabaları devam etmektedir. 2019 yılında Yunanistan’la başını çektiği ‘Doğu Akdeniz Gaz Forumu’ ile Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de yalnız bırakıp köşeye sıkıştırmaya çalıştı. Önce 2019’da Libya ile imzalanan deniz anlaşması, sonra da son yıllarda özellikle Mısır ile düzelen ilişkiler neticesinde bu çabalar etkisini yitirmiştir.
Bunun sonucunda İsrail artık deyim yerinde ise Türkiye’ye karşı konjonktürel olarak değil de sürekli husumet besleyen taraflar ile güçlü ittifak kurma peşine düşmüştür.
Yine aralık ayında, Somali kararını almak üzereyken ve Şam’da Türkiye’nin üst düzey ziyareti devam ederken, işgal altındaki Kudüs’te İsrail – Yunanistan – GKRY üçlü zirvesi düzenlendi. Netanyahu’nun ‘imparatorluk düşleri olan’ ülkeye işaret ederken Türkiye’yi kastettiği gibi, üç tarafın ‘Doğu Akdeniz’deki alt yapıları kurma’ iddiası ile ‘ortak müdahale gücü’ kurma kararının Türkiye’yi hedef aldığı şüphesizdir.
Sonuç olarak, İsrail’in Türkiye’ye artık rakip veya hasım olarak değil düşman olarak baktığı ve ona göre stratejiler çizdiği kesin. Bir taraftan ona karşı terör örgütlerini desteklerken, diğer taraftan Suriye’yi istikrarsızlaştırarak onu hedef almakta, diğer yandan kurduğu ittifaklar ve aldığı kararlar ile onu kuşatmaya çalışmaktadır. Bunun yakın veya orta vadede değişeceğini düşünmek saflık olacağı gibi farklı boyutlar alıp eyleme dönüşme ihtimalini hesaplardan çıkarmamak gerekir.
Filistin, Lübnan, Suriye, Yemen, Irak, Iran, Tunus ve Katar’dan sonra düşman olarak gördüğü Türkiye’yi daha açık bir şekilde saldırmasına ‘olmaz’ dememek lazım artık. Türkiye’nin - özellikle askeri- gücü ve NATO üyeliği elbette bunu çok zorlaştırır ama mantıklı düşünmeyen ve güvenlik stratejisini son iki yılda tamamen değiştiren İsrail’in yönetimi için ‘yapmaz’ diyeceğimiz bir şey olmamalı artık. Milli İstihbarat Akademisi’nin 12 günlük İran – İsrail savaşını incelerken, sığınak, balistik füzeler ve hava savunma sistemlerin önemini vurgularken benzer bir izlenim veya kanaat sahibi olduğunu düşünüyorum.
Artık İsrail’e geleneksel yöntemler ile bakıp değerlendirmemek gerektiğini herkes bilir, söyler. Türkiye’nin de hedef alındığı artık aşikar. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’nin kendini koruması için uzak yerler ve sınırlardan başlama gerekliliği herkesin kabulüdür.
Yani, Türkiye’nin kendini koruması ve milli güvenliğini temin etmesi, öncelikle İsrail’in Gazze, Suriye ve bölgedeki projelerini başarısızlığa uğratmak ile başlar.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın ‘Gazze ve Hamas, Anadolu ve bütün İslam dünyasını savunmaktadır’ açıklaması tam da burada çok doğru ve gerçekçi olduğunu kanıtlar. Halkı ve desteği ile Gazze’nin yanında olmanın, Filistinlileri desteklemek kadar Türkiye’yi savunmak için ne kadar önemli ve faydalı olduğunu göstermektedir.