14 Temmuz 2026
Türkiye, beklenenden nispeten daha olumlu sonuçlarla taçlandırılan NATO’nun 38. Zirvesi’ne Ankara'da başarıyla ev sahipliği yaptı. Ancak zirve öncesinde ABD ile Avrupa ülkeleri arasında sessiz ama derin bir kriz hüküm sürüyordu. ABD Başkanı Trump, Avrupalıların İran savaşına katılmamalarını eleştirirken, Avrupalı liderlerin zihninde ise Trump'ın Avrupa’yı Rusya’ya karşı ne kadar savunacağı ile ilgili ciddi soru işaretleri vardı. Aslında Hürmüz Boğazı, Ukrayna Savaşı ve savunma harcamaları iki taraf arasındaki sorunun temel sebebi değil, sadece bazı bulguları ve sonuçlarıydı. Asıl sorun; Trump liderliğindeki ABD’nin NATO’ya ve Avrupa’ya olan bakış açısı, NATO’nun ABD’ye hâlâ ne kadar faydalı ve gerekli olduğu ve harcanan kaynakların elde edilen faydayla ne kadar paralel olduğunun tartışılmasıydı. Bu tartışma yeni de başlamamıştı. Trump daha ilk başkanlık döneminde benzer fikirleri ortaya koyduğunda, Fransa Cumhurbaşkanı Macron, NATO’nun "beyin ölümü" yaşadığı benzetmesini yapmıştı. Trump’ın Avrupa liderlerini nasıl üstenci bir bakışla değerlendirdiğini anlamak için onları Beyaz Saray’da ağırladığı sırada oturttuğu şekil bile yeterli. Dolayısıyla Ankara Zirvesi, sorunu sadece biraz ötelemekle yetindi.
NATO’nun tarihî bir dönüm noktasından geçtiği bir gerçek. Daha önemlisi, Avrupalı liderler bu sorunun Trump ile başlasa da onunla bitmeyip sonrasında da devam edeceğini değerlendirmekte.
Krizin gölgesinde Türkiye'nin konumu ve stratejisi
Türkiye’nin üyesi olduğu ve ikinci büyük ordusunu teşkil ettiği dünyanın en büyük askerî ve güvenlik ittifakı olan NATO’nun benzer bir krizden geçmesi, özellikle dünyanın ve bölgemizin geçtiği derin krizler devam ederken elbette Türkiye için bazı tehditler ve meydan okumalar barındırıyor. Fakat bu sorun aynı zamanda bazı fırsatlar ve ufuklar da sağlıyor. Türkiye zaten NATO ile bazı sorunlar yaşıyordu. Son yıllarda kendi vizyonu ve öncelikleri nedeniyle Rusya-Ukrayna savaşı gibi bazı konularda NATO’dan biraz farklı davranıp bağımsız bir duruş sergilediğinden, onun NATO’dan çıkarılması gerektiği yönünde bazı sesler çıkmıştı. Hele son yıllarda olduğu gibi, belli bir tehditle karşı karşıya kaldığında NATO’nun kendisine destek vermesinin kesin olmadığını Ankara çok iyi biliyor. Yasal işleri bir kenara bıraksak bile, tıpkı 2015’te NATO’nun Türkiye’nin isteği ve çıkarlarının tam tersine davranması nasıl olduysa, benzer bir durumla, mesela İsrail ile karşı karşıya kaldığında hak ettiği desteği alamayacağını Türkiye bilmekte. Bunu birkaç gün önce Sky News kanalına katıldığı bir programda İttifak’ın Genel Sekreteri Mark Rutte, doğru cevap vermekten kaçınarak teyit etti. Daha önemlisi, uzun vadede ittifakın aynı çizgide devam edip etmeyeceği tartışmaya açık bir konudur ki birçok araştırmacı ittifakın bir değişim ve dönüşüm sürecinden geçeceğini öngörmekte.
Ankara'nın çok yönlü güç ve denge politikası
Bütün bunları göz önünde bulunduran Ankara, öncelikle kendine ulaşabilecek yansımaları ve zararları azaltmaya çalışıyor. NATO’nun ABD ve Avrupa kanatları arasındaki bu görüş ayrılıkları sürerken, Ankara bir taraf tutmuyor, sivri söylemi benimsemiyor ve güven açığını kapatmaya yönelik elinden geleni yapmaya çalışıyor; Ankara Zirvesi de zaten bu hedefe hizmet etti.
İkinci olarak Türkiye, kendi gücünü ve kartlarını artırmaya ve güçlendirmeye devam ediyor. Siyasi, ekonomik ve toplumsal alanların yanı sıra savunma sanayii alanında elini güçlendirmeyi sürdürüyor ve ihtiyaçlarını millî ve yerli kaynaklardan temin ediyor.
Üçüncü olarak ise iki taraf arasındaki bu güven krizinin açtığı manevra alanlarını kullanarak kendine yeni ufuklar açmaya çalışıyor, ağırlığını ve önemini daha etkili şekilde ispatlıyor ve tarafları buna ikna ediyor. Zirvede her iki taraftan gelen övgüler bunun bir kanıtı olup, F-35 ve/veya Eurofighter savaş uçakları muhtemel kazanımlarından olmaya aday.
Dördüncü olarak Türkiye, bütün yumurtalarını aynı sepete koymuyor. Yani askerî ve güvenlik alanında millî çıkarlarını savunmak için NATO üyeliğiyle yetinmeyip, alternatif olmasa da tamamlayıcı sayılabilen süreçler arıyor.
Yeni ortaklıklar ve bölgesel çözüm vizyonu
Türkiye bir yandan Çin ve Rusya gibi ülkelerle diğer NATO üyelerinden farklı ilişkiler sergilemekte, diğer yandan Şanghay İşbirliği Örgütü gibi farklı örgütlere üye olmaya çalışmakta. Bunların yanı sıra yeni eksenler ve ittifaklar kurma arayışı içinde hareket etmekte. Bunun en açık örneği ise Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan ile son aylarda devam ettirdiği dörtlü iş birliği çerçevesi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bu çerçevenin Arap Birliği ve İslam İşbirliği Örgütü gibi mevcut bölgesel örgütlere alternatif olmadığını söylese de bu mekanizmanın daha hızlı ve etkili olmasından dolayı, hızlıca Arap ve İslam dünyasında etkinliğini ve ağırlığını hissettirmeye başlayacağını ve onların öncülüğünü ve liderliğini üstlenmeye hazır olduğunu söylemek mümkün.
Dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da şudur ki bunun gibi benzer bölgesel iş birlikleri başarısını kanıtladıkça, dış güçlerin bölgesel konulara müdahale etme veya karıştırma alanı daralacaktır ve dolayısıyla bölgesel çatışma ve krizlerin çözülmesi daha kolay ve hızlı olacaktır; ki Türkiye’nin tezi yıllardır tam olarak bundan ibaret.
Kısaca özetlemek gerekirse, NATO içindeki güven krizi ve ABD ile Avrupa ülkeleri arasındaki görüş ve öncelikler ayrılıkları, ittifak için ciddi bir meydan okuma barındırıyor. İttifak bu krizin gölgesinde kendi geleceğini tartışmaya başlıyor ki bu da başlı başına riskli bir süreç. Yalnız, Türkiye gibi millî güvenliğini ve çıkarlarını bir tek NATO’ya, daha doğrusu ABD’ye teslim etmeyenler için bu durum yeni fırsatlar ve ufuklar açmakta. Türkiye bu fırsatı değerlendirdi, değerlendiriyor; kaçırmaması gerekiyor ve kaçırmayacaktır.