“Soykırım” ifadesi İsrail’de güçlü tepkiler uyandırıyor. Çoğu İsrailli için soykırım demek, Nazi rejiminin Yahudilere uyguladığı soykırım, yani Holokost demektir. Elbette, ısrar edilirse, birçok İsrailli Holokost’tan önce ve sonra başka soykırımların da yaşandığını kabul eder. Ancak ardından genellikle Holokost’un benzersiz olduğunu ve başka hiçbir soykırımla karşılaştırılamayacağını savunurlar.

Çoğu İsrailli için, hatta Binyamin Netanyahu’nun hükümetini eleştiren ve Gazze’deki savaşın sona ermesini isteyenler için bile, İsrail’in Gazze’deki eylemlerinin soykırımsal yönlerini kabul etmek çok zor, hatta çoğu zaman imkansızdır. Böyle bir nitelendirme; adeta rollerin tersine çevrilmesi, tarihsel mantığın altüst edilmesi, İsraillilerin kim olduklarına dair algılarına ve İsrail devletinin ulusal kimliğinin ve Siyonizmin özüne yönelik bir hakaret olarak hissedilir. Bir meslektaşımın bana söylediği gibi, eğer Gazze’deki savaşı tanımlamak için “soykırım” kelimesi yerine kelime anlamı “bir halkın öldürülmesi” olan, Almancadaki Völkermord gibi “soykırım” teriminin doğru bir çevirisi olan, “retsah am” ifadesi kullanılsaydı, insanlar bu nitelendirmeyi peşinen reddetmeye daha az meyilli olabilirdi.

Gazze

Peki, Gazze’deki savaşın “soykırım” olarak nitelendirilmesi neden İsrail’de bu kadar tepki çekiyor? Bunun sebebi, İsraillilerin kendi medya organlarında Gazze’deki dehşete genel olarak maruz kalmaması mı? Yoksa mevcut olguların dikkatlice incelenip bunların 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’ndeki suç tanımına uyup uymadığının değerlendirilmesi mi?  

Bana göre, bu terimin kesin bir şekilde reddedilmesi ne olguların eksikliğinden ne de akılcı bir değerlendirme eksikliğinden kaynaklanıyor. Çoğu İsrailli için modern çağda yaşanmış diğer kitlesel katliamların, en azından Holokost’la karşılaştırılmadığı sürece, soykırım olarak adlandırılabileceğini kabul etseler bile İsrail’in bir soykırım gerçekleştirdiğinden söz etmek, devletin kurulduğu temeli ve varlık amacını zedeleme tehlikesi taşır.  

Geçmişten bugüne

İsrail, 1948 yılında, Birleşmiş Milletler’in soykırım sözleşmesini kabul ettiği yıl bu sözleşmenin maksadına benzer bir hedefle, yani Nazi suçlarına ve özellikle de Yahudi soykırımına bir yanıt olarak kuruldu. Dolayısıyla, aradan 80 yıl geçtikten sonra İsrail’in kendi soykırımını yürütüyor olduğu düşüncesi, var oluş nedeninden ve en temel mantığından mahrum bırakılması olarak algılanır.

Bu inkar hali, Hamas'ın 7 Ekim saldırısı göz önüne alındığında daha da yaygın hale geldi. İsrailliler, İsrail ordusunun Gazze’de sebep olduğu yıkımı tanımlamak konusunda (savaş suçu, insanlığa karşı suç, etnik temizlik) sonsuz tartışmalara girebilir, ancak Hamas’ın yaptığını nasıl niteleyeceğini bir an bile sorgulamaz. Birçok İsraillinin gözünde, Gazze’ye yönelik sert misillemeleri meşru kılan bu saldırının neden olduğu şok ve travmatik etkiler, Gazze’de İsrail’in soykırım yaptığını söylemeyi; kurbanları suçlamak ve düşmanı desteklemek gibi gösterir. Bu düşünme biçimi, kuşaklar boyunca İsraillilerin Holokost’a dair belirli bir algıyla yetişmiş olmaları nedeniyle daha da yaygındır. Bu algıda Holokost, yalnızca hatırlanacak ve anılacak bir olay olarak değil, Yahudilere yönelik başka bir soykırımın açık ve daima var olan bir tehdidi olarak görülür.

7 Ekim’den sonra birçok İsrailli, sivillerin katledilmesini başka bir Holokost olarak yaşadıklarını söyledi ve yazdı. Söz konusu olayın neden olduğu dehşet ve oluşturduğu tehlikeyi acilen ortadan kaldırma arzusu, devlete tüm yıkıcı gücüyle karşılık verme yetkisi vermiş gibi göründü. Hamas’ın niyeti ne olursa olsun, İsrail’deki Yahudi nüfusa karşı bir soykırım gerçekleştirecek konumda olmadığı açıktı. Buna karşılık yüz binlerce askeri, büyük miktarda modern savaş makineleri ve müttefiklerinden sağlanan sonsuz mühimmat desteğiyle İsrail ordusu, Gazze’deki Filistin halkını gerek tamamını gerek bir kısmını, yok etmeye çok net bir şekilde muktedirdi ve hala da öyle.

Bu soykırımı meşrulaştırma mekanizması yeni değildir. Nitekim; modern çağda soykırım gerçekleştiren her devlet ve örgüt- 1904’te Almanların Herero ve Nama halkına uyguladığı soykırımdan, Nazilerin Yahudilere yönelik soykırımına ve ötesine kadar- kendini kurban olarak görmüş, kurbanlarını ise tehditkar vahşiler ve insanlık dışı varlıklar, ulusun içine sızmış tehlikeli düşmanlar ve onu kirleten unsurlar olarak algılamış; onlara yaşam hakkı da dahil olmak üzere hiçbir hak tanımamıştır. Mutlak bir kendini üstün görme haliyle donanınca başka bir gruba karşı sınırsız şiddet uygulamaktan daha özgürleştirici ve sarhoş edici bir şey yoktur; bu duygu, zalimce intikam alma arzusunu besler ve meşrulaştırır.

Gazze

Bu mekanizmanın bir sonucu olarak, diğer gruba yapılan dehşet verici eylemler asla şiddeti uygulayanlara atfedilmez; bunun yerine düşmana yüklenir. Mantık şudur: “Onlar” başlattı (bir katliamla, bir isyanla, baskıya karşı direnişle) ve bu yüzden “onlar”, bizim onlara uyguladığımız katliamların suçlusudur. Cesetler yığılmaya başladığında ve korkunç manzara apaçık ortaya çıktığında ise, soykırıma uğrayan bu düşmanın bir gün intikam almak için harekete geçebileceği korkusu, faillerde onları tamamen ortadan kaldırma arzusunu daha da güçlendirir; öyle ki, halklarının yok edilmesinin intikamını almak isteyecek çocuklarının bile yaşamaması gerektiğine inanırlar.

Bu, ulusal kimliğini ve kendini meşrulaştırma söylemini bir felaket hafızası, güçlü bir şekilde korunmuş ve kuşaktan kuşağa aktarılmış bir soykırım hatırası, üzerine inşa eden ulusların içine düştüğü tuzaktır. Er ya da geç, kuşaktan kuşağa aşılanan bu kolektif varoluş korkusu ve paranoya, ulusun içinde bulunduğu durumu ve gerçekliği net bir şekilde algılama yetisini engeller; çünkü ulus, korku ve öfke tarafından kör edilmiştir. İnsanlığın yalnızca katliam ve yıkıma değil, barış ve uzlaşı potansiyeline de güven duymadan, maruz kaldığı soykırımın hafızasıyla yetişmiş bir ulus, her zaman kendini bir kan okyanusunda boğma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

İsrail’de, bu bakış açısına karşı uyarıda bulunanlar, yıkım dolu bir geçmişe dayanan bu tür felaket kehanetlerinin kendi kendini gerçekleştiren yönlerini görebilenler vardı. Ancak aşırıcılar hükümetin dizginlerini ele geçirdiğinde, ulusun korku ve kaygılarının en karanlık noktalarına — birçok siyasi muhalifleri de dahil olmak üzere — erişebildiler ve onları, yalnızca Filistinlileri yok etmeyi değil, aynı zamanda İsrail’i kökten dönüştürerek otoriter, Yahudi şeriatına dayalı, mesihçi, apartheid bir devlete çevirmeyi hedefleyen bir yıkım savaşına sürüklediler. Bu dönüşüm, yalnızca Filistinlilere değil, aynı zamanda kendi Yahudi vatandaşları arasındaki herhangi bir muhalefete de saldıran bir devlet oluşturdu.

Bu açıdan bakıldığında Holokost’u İsrail kimliğinin merkezine ve temeline yerleştirerek İsrail ve halkı; soykırım ve zorbalıktan korunmalarını değil, bunların kaçınılmazlığını güvence altına almışlardır denebilir.