31 Ağustos 2026
19. yüzyıl insanlık için büyük dönüşümlerin beşiğiydi. Telgraf ve telefonun icadı iletişimi fevkalade hızlandırırken demiryolları devasa şehirleri ve milyonluk nüfusları birbirine bağladı. Tıp alanındaki gelişmeler, modern eğitim, şehirleşme, üretimin hayret verici boyutlara ulaşması insanlığın yeni bir medeniyete son sürat ilerlediğini haber veriyordu. Avrupa insanı ulaştığı seviye ile evrimin yeni bir basamağını teşkil ediyor, dünyanın geri kalmış halklarına bir ülkü, bir ideal, bir ütopya vaat ediyordu. Ta ki 20. yüzyılın kanlı şafağı sökene dek…
Yaşanan iki dünya savaşı ve getirdikleri yıkım, modern devletin fert üzerindeki tahakkümünü, ideolojilerin kitleleri nereye sürükleyebileceğini, sınırlandırılmamış insan aklının tahrip gücünü ve tüm bu değişimlerin hızını gözler önüne sermişti. Ütopyaların birer sanrı olduğunun anlaşıldığı insanlık tarihinin bu en kanlı asrında yeni bir edebî tür doğdu: Distopya.
Yunanca kötü anlamına gelen "dys" ve yer anlamındaki "topos" sözcüklerinin birleşmesiyle oluşan kelime; ütopyanın zıddını, istenmeyen bir âlemi, cennete karşı cehennemi ifade ediyordu. Distopya kaleme alan aydınlar, Berdiaeff’in ifadesiyle, daha hür bir cemiyet için çareler düşünmeye ve insanları uyarmaya başladılar.

Bugün distopya dendiğinde akla gelen ilk eser George Orwell’ın 1984 adlı eseridir. 1948 yılında tamamladığı kitabıyla Orwell, sosyalist rejimlerin totaliter idarelere nasıl dönüşebileceğini son derece çarpıcı biçimde anlatır. Büyük Birader (Big Brother)’in gözetimi altındaki bir toplumun cinsellik gibi en beşerî dürtüleri bastırılmış, düşüncesine ket vurulmuş, durmaksızın endoktrine edilen, kıt kanaat yaşayarak elitleri beslediği bir dünya resmeder.
İnsanların otoriteyi sorgulamasına asla müsaade edilmeyen bu düzen, sürekli bir savaş ve düşmanlık üzerine kuruludur. Kitap çok kıymetli uyarılar barındırsa da tarih Orwell’ın öngörüsünü haksız çıkartmıştır. Sosyalizm yenilmiş, totaliter rejimler liberal düzenlere teslim olmuştur. Fakat bugünleri gören, yaşadığımız hayatı ve ilerlediğimiz istikameti neredeyse kusursuz tasvir eden bir distopya yazarı daha vardır: Aldous Huxley.

Huxley’in 1932 senesinde Cesur Yeni Dünya adıyla kaleme aldığı distopyası 2540 yılında Londra’da geçmektedir. Bilim ve teknoloji, tahayyülü zorlayacak bir seviyeye gelmiştir. Üreme devletin elindedir ve çocuklar, ait olacakları toplumsal sınıflarına uygun olarak, genetik müdahalelerle devlet laboratuvarlarında dünyaya getirilir. Buna rağmen 1984’ten farklı olarak Cesur Yeni Dünya’da devlet cinselliği bastırmaya değil, teşvik etmeye çalışır. Temel ilke, “Herkes, herkes içindir!”[1] Cinselliğin sınırsızlığı o seviyededir ki çocuklarla cinsel ilişki bile meşru görülür. Bu dünyada aile, tek eşlilik ve aşk yadırganır. Çirkin olan ailedir, çirkin olan anneliktir, çirkin olan bağ kurmaktır. Kitapta genç talebelere söylenen “Canlı çocuk doğuran bir anneyi tasavvur etmeye çalışın.”[2] sözü, anneliğin toplum hafızasından çoktan silindiğinin ürpertici bir delilidir.
Huxley’in romanında devlet, insanları ikna etmek için daha bebeklikten başlayarak uykuda öğretim, ruh bilimsel manipülasyon ve klasik koşullanma kullanır. Her fert, üyesi olduğu toplumsal sınıfta ömür boyu mutlu olmak için doğumdan itibaren güdülenir. Kendisinin yaptığını zannettiği tüm tercihler, otoritenin ona dayattığı yönlendirmelerden ibarettir: “Muhakeme eden, isteyen ve karar veren zihin, hep bu telkinlerden ibarettir. Bütün bu telkinlerse hep bizim telkinlerimizdir!”[3] Bebeklikten itibaren günlerce ve her gün binlerce kez maruz kaldığı “Atmak yamamaktan iyidir. Tamire bakma, keyfine bak; tamire bakma, keyfine bak; tamire bakma…”[4] gibi telkinler, birer emir gibi ferdin dimağına yerleştirilir. Çünkü Huxley’e göre asıl tahakküm, insanın beşerî yanlarının bastırılmasıyla değil, bu yanların öne çıkarılmasıyla mümkündür. Ölene dek nefsin tüm isteklerini sınırsızca doyurmak üzerine kuruludur sistem. Doğumun laboratuvar ortamına taşındığı dünyada, ölüm de hastanelere tahvil edilmiştir. Âdeta gözlerden uzak tutulur, insanlara unutturulmaya çalışılır ölüm. Amaç, insanı olabildiğinde oyalamak ve sistemin çarklarının dönmesine hizmet etmesini sağlamaktır. Sistemin tek kutsalı vardır: İstikrar. “Ama sanayi medeniyeti ancak nefsi körletmedikçe mümkündür. Sağlık ve iktisat elverdiği kadar nefsin tatmini gerek. Yoksa çarklar dönmez olur.”[5] Bu dünya kurucuları, ekonomik istikrarın getireceği refah için sanat, ilim ve dinden fedakârlık etmiştir. Din unutturulmuş, edebiyat yasaklanmış, dil inkıtaya uğramıştır. Huxley’in Avrupa toplumunun geleceğine dair öngörüsü, belki de distopyanın en kritik cümlesi, bir itiraf gibi dökülür: “İki taraftan birini seçmek gerek. Bizim medeniyetimiz makineyi, tıbbı, bahtiyarlığı seçti…”[6]
Aldous Huxley’in distopyası bugünün haz ve tüketim üzerine kurulu dünyasına ne kadar benziyor? Bilim ve teknolojinin yön verdiği, istikrarın kutsandığı, ailenin itibarsızlaştırıldığı, anneliğin değersizleştirildiği, ölümün gayritabii kabul edildiği, zihinlerin uyuşturulduğu, dinin göz ardı edildiği bugünün dünyası…
Eğer siz de bir benzerlik kurduysanız, neden distopya denince Orwell’ın 1984 romanının öne çıkarıldığını sormanız gerekiyor. İnsanlığın önündeki asıl tehlikenin kapitalist-liberal sistem eliyle, bilim ve teknoloji üzerinden geleceğini anlatan Huxley’in distopyası neden göz ardı ediliyor? Bu sistemi kuranlar, yaşadığımız hayatın bir distopya olduğunu anlamamızı istemiyor belli ki.
Referanslar:
[1] Aldous Huxley, Yeni Dünya, MEB Yayınları, İstanbul: 1989, s.52.
[2] Yeni Dünya, s.46.
[3] Yeni Dünya, s.38.
[4] Yeni Dünya, s.64
[5] Yeni Dünya, s.305.
[6] Yeni Dünya, s. 301.