On yıl öncesine, 2015-2016 yıllarına geri dönelim. Orta Doğu’ya dair iyimser bir cümle kurmanın neredeyse imkânsız olduğu yıllardı. Özellikle Irak ve Suriye’de farklı biçimlerde seyreden çatışmalar giderek birbirine eklemleniyor, etnik ve mezhepsel gerilimler keskinleşiyor, devletlerin sınırları ve hatta geleceği tartışmaya açılıyordu. Barıştan, istikrardan ve birlikte yaşamaktan ziyade savaşın, parçalanmanın ve yeni çatışmaların konuşulduğu bir bölge vardı karşımızda. Öyle ki Orta Doğu’nun Avrupa’nın yüzyıllar önce yaşadığı Otuz Yıl Savaşları’nı andıran uzun ve yıkıcı bir etnik-mezhepsel hesaplaşmaya sürüklendiği yönündeki değerlendirmeler giderek yaygınlaşıyordu. Bölgeyi tanımlamak için kullanılan “bataklık” metaforu da tam olarak bu karamsarlığı yansıtıyordu: İçine girildikçe daha fazla şiddet üreten ve çıkışı giderek zorlaşan bir coğrafya. O günün şartlarında asıl soru, Orta Doğu’da barışın ne zaman tesis edileceğinden çok, mevcut çatışmaların daha ne kadar genişleyeceği ve bölgeyi nerelere sürükleyeceğiydi. 

Türkiye açısından da tablo oldukça ağırdı. Birkaç yıl boyunca önemli bir toplumsal beklenti yaratan çözüm süreci, 2015 yazında Ceylanpınar’da iki polisin evlerinde şehit edilmesinin ardından saldırıların yeniden başlamasıyla fiilen sona ermişti. Üstelik saldırılar bu kez yalnızca kırsalda kalmamış, PKK tarafından hendek ve barikatlar üzerinden şehir merkezlerine taşınmıştı. Aynı dönemde Suriye ve Irak’ta güçlenen DEAŞ’ın şiddeti de Türkiye’ye sıçramıştı. Suruç ve Ankara Garı saldırılarının ardından 2016’da İstanbul ve Atatürk Havalimanı gibi hedeflere yönelik kanlı saldırılar geldi. Türkiye bir taraftan PKK ile yeniden yoğun bir çatışma dönemine girerken diğer taraftan DEAŞ terörüyle karşı karşıya kalmıştı. Bütün bunların üzerine 15 Temmuz 2016’daki FETÖ darbe girişimi eklendi. Kısacası birkaç yıl önce çözüm ve normalleşmenin konuşulduğu Türkiye’de, çok kısa bir süre içinde barış umutlarının yerini güvenlik kaygılarının ve siyasi belirsizliğin hâkim olduğu oldukça karamsar bir atmosfer almıştı. 

Irak’ta ise tablo çok daha ağırdı. 2003’teki ABD işgalinin ardından devlet yapısı büyük ölçüde sarsılmış, ülke uzun yıllar sürecek bir istikrarsızlık dönemine girmişti. 2005 sonrasında Şii partilerin siyasal sistemde ağırlık kazanmasıyla İran’ın Irak üzerindeki nüfuzu da giderek artmıştı. Özellikle Nuri el-Maliki döneminde Sünnilerin siyasal sistemden dışlandığı yönündeki güçlü algı, mezhepsel gerilimi daha da derinleştirmişti. DEAŞ tam da böyle bir ortamda güç kazandı ve Haziran 2014’te Irak’ın ikinci büyük şehri Musul’u neredeyse hiçbir ciddi direnişle karşılaşmadan ele geçirdi. Kısa süre sonra da Irak ve Suriye’de kontrol ettiği geniş topraklar üzerinde “hilafet” ilan etti. Buna karşı ağırlığını Şii milislerin oluşturduğu Haşdi Şabi güçleri devreye girdi. Böylece Irak’taki mücadele giderek daha belirgin bir mezhepsel görünüm kazandı. Sünni ve Şii cephelerden yükselen karşılıklı ağır mezhepsel söylemler yakın tarihte hiç olmadığı kadar ayyuka çıkmıştı. 2015’e gelindiğinde ülkenin bir tarafında DEAŞ, diğer tarafında Şii milisler, kuzeyinde ise kendi yönetimine sahip Kürt bölgesi bulunuyordu. Irak’ın büyük bir Sünni-Şii savaşına sürüklenmesi, hatta üç ayrı bölgeye parçalanması artık uzak bir ihtimal gibi görünmüyordu. 

Suriye’de ise tablo belki de hepsinden daha vahimdi. 2011’de başlayan halk ayaklanması kısa sürede silahlı bir çatışmaya, ardından da çok aktörlü bir iç savaşa dönüşmüştü. Esed rejiminin 2012’den itibaren kuzeydeki birçok Kürt bölgesinden büyük ölçüde çekilmesi PYD’ye önemli bir alan açmıştı. Örgüt Afrin, Kobani ve Cezire’de oluşturduğu kantonlar üzerinden kuzeydeki hâkimiyetini giderek genişletmişti. Türkiye’de ise bu kantonların birleşerek sınır boyunca kesintisiz bir PKK/PYD hâkimiyet alanına dönüşeceği yönündeki kaygılar büyüyordu. Diğer taraftan başlangıçta ÖSO etrafında şekillenen silahlı muhalefet giderek parçalanmış; radikal Selefi gruplar güç kazanmış ve dünyanın dört bir yanından binlerce yabancı savaşçı Suriye’ye akın etmişti. DEAŞ da bu karmaşa içinde hızla büyümüş, Rakka’yı merkez edinerek Suriye ve Irak arasında geniş bir coğrafyayı kontrol eder hâle gelmişti. İran ve Hizbullah’ın rejimin yanında savaşa daha fazla müdahil olmasıyla çatışmanın mezhepsel boyutu da giderek belirginleşmişti. Üstelik artık yalnızca rejim ile muhalifler değil, muhalif gruplar da kendi aralarında savaşıyordu. 2015’te Rusya’nın doğrudan askerî müdahalesiyle savaş daha da uluslararası bir nitelik kazandı. Yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği, milyonlarcasının yerinden edildiği Suriye artık yerel, etnik, mezhepsel, bölgesel ve küresel hesaplaşmaların aynı anda yürütüldüğü devasa bir çatışma alanına dönüşmüştü. 

Özetle, bundan on yıl kadar önce Orta Doğu çok kritik bir eşiğe gelmişti. Sünni-Şii gerilimi Irak ve Suriye’de hiç olmadığı kadar keskinleşirken, etnik fay hatları da Türkiye’den Irak’a ve Suriye’ye uzanan geniş bir coğrafyada harekete geçmişti. Bu nedenle bölgede Avrupa’nın Otuz Yıl Savaşları’nı hatırlatan uzun ve yıkıcı bir mezhep savaşının başlayabileceği konuşuluyor; yükselen etnik gerilimlerin daha büyük çatışmalara dönüşmesinden endişe ediliyordu. Devletlerin parçalanacağı, sınırların yeniden çizileceği ve şiddetin yıllarca süreceği senaryolar artık hiç de uzak ihtimaller olarak görülmüyordu. Orta Doğu’nun bir “bataklık” olduğu yönündeki eski söylem belki de hiç bu kadar güçlü karşılık bulmamıştı. 

Fakat aradan geçen on yılın ardından bugün geriye baktığımızda, korkulan senaryoların önemli bir bölümünün gerçekleşmediğini görüyoruz. Bunca savaşa, ölüme ve kutuplaşmaya rağmen bölge toplumları ve aktörleri birçok kritik eşikte çatışmayı daha da büyütmek yerine dikkate değer bir sağduyu gösterebildi. Bugün Orta Doğu hâlâ pek çok sorunla karşı karşıya. Ancak on yıl önceki karanlık tabloyla kıyaslandığında, önümüzde çok daha farklı ve umut vadeden bir bölge var. 

On yıl sonra: Ne değişti? 

Türkiye ile başlayalım.  On yıl önceki tabloyla kıyaslandığında Türkiye’de bugün oldukça farklı bir noktaya gelinmiş durumda. 2015’te çözüm sürecinin sona ermesiyle yeniden başlayan ve hendek saldırılarıyla şehir merkezlerine kadar taşınan şiddetin ardından, bugün “Terörsüz Türkiye” adıyla yeni bir süreç yürütülüyor. Üstelik önceki tecrübeden farklı olarak bu kez daha ihtiyatlı ve kurumsal bir yol izlenmeye çalışılıyor. Süreç Meclis zeminine taşınmış, geniş bir siyasi mutabakatla oluşturulan komisyon aracılığıyla farklı kesimlerin sürece katılımı sağlanmış ve silahsızlanma sonrasında atılacak adımlara ilişkin hukuki çerçeve yine geniş bir Meclis desteğiyle oluşturulmuş durumda. PKK da yapılan çağrıya karşılık sembolik silah yakma seremonisiyle örgütsel yapısını feshetme ve silahlı mücadeleyi sona erdirme kararı aldığını deklare etmiş vaziyette. Elbette sürecin henüz tamamlandığını söylemek için erken. Ancak on yıl önce saldırıların şehirlere taşındığı bir ortamdan bugün silahların bırakılmasının ve meselenin siyaset zemininde çözülmesinin konuşulduğu bir noktaya gelinmesi başlı başına önemli bir değişime işaret ediyor. Dahası, bu arayış artık yalnızca Türkiye’nin kendi sınırlarıyla mahdut tutulmuyor. “Terörsüz Türkiye” hedefi giderek bölgesel sorunların çatışma yerine diyalog ve iş birliğiyle çözülmesini öngören daha geniş bir “Terörsüz Bölge” vizyonuyla birlikte ele alınıyor. 

Irak’ta da on yıl önce korkulan senaryoların önemli bir bölümü gerçekleşmedi. DEAŞ’ın ülkenin geniş bir bölümünü kontrol ettiği ve karşılıklı mezhepsel söylemlerin ayyuka çıktığı bir ortamda, çok daha büyük bir Sünni-Şii savaşının yaşanmasından endişe ediliyordu. Oysa DEAŞ’ın toprak hâkimiyetinin 2017’de sona ermesinin ardından mezhepsel şiddet de zaman içinde önemli ölçüde geriledi. Irak hâlâ parçalı bir siyasi yapıya sahip ve etnik-mezhepsel kimlikler siyasetteki ağırlığını koruyor. Ancak geçmişte silahlı çatışmaya dönüşen rekabet, bugün büyük ölçüde seçimler, parlamento ve hükûmet kurma pazarlıkları üzerinden yürütülüyor. Kuzey Irak da bu değişimin önemli sahnelerinden biri oldu. PKK, 2025’te burada gerçekleştirdiği kongrede örgütsel yapısını feshetme ve silahlı mücadeleyi sona erdirme kararı aldı. 2026’da İsrail/ABD tarafından İran’a yönelik gerçekleşen saldırılar esnasında yeni bir Kürt cephesi açılması yönündeki beklenti ve teşviklere rağmen gerek Iraklı gerekse İranlı Kürt grupların çatışmaya doğrudan taraf olmaktan kaçınması bir hayli önemliydi. Benzer bir değişim Şii silahlı gruplar konusunda da görülüyor. Henüz tamamlanmış olmamakla birlikte son zamanlarda bazı grupların silahlarını devlet denetimine bırakması ve silahın yalnızca devletin elinde bulunması gerektiğinin daha güçlü biçimde tartışılması önemli bir gelişme. On yıl önce yeni milislerin silahlandırıldığı Irak’ta bugün devlet dışındaki silahların nasıl toplanacağının konuşulması bile aradan geçen sürede kat edilen mesafeyi göstermesi bakımından dikkat çekici. 

Suriye’de yaşanan değişim ise belki de hepsinden daha çarpıcı. On dört yıllık iç savaş boyunca ülke fiilen farklı silahlı grupların ve dış aktörlerin kontrolündeki bölgelere ayrılmış, etnik ve mezhepsel kimlikler hiç olmadığı kadar keskinleşmişti. Esed rejiminin Aralık 2024’te beklenmedik bir hızla devrilmesi beraberinde yeni bir iktidar ve intikam savaşının başlayacağı yönünde ciddi kaygılar getirdi. Fakat korkulan olmadı ve ülkede yeni bir iç savaş yaşanmadı. Muhalif silahlı grupların önemli bir bölümü kendisini feshederek yeni devletin askerî yapısı altında birleşmeyi kabul etti ve kısa süre içinde yeni siyasi kurumların inşasına başlandı. Elbette bu geçiş sancısız olmadı. Bazı bölgelerde ağır şiddet olayları yaşanmış olsa da bunlar çok derinleşmeden hızlıca sönümlendi. Bu tür şiddet olaylarının yeniden ülke çapında bir iç savaşa dönüşmemesi ve genel şiddet seviyesinin zamanla gerilemesi dikkate değerdi. En büyük soru işaretlerinden biri olan SDG meselesinde de zaman zaman çatışmalar yaşanmış ve süreç beklenenden uzun sürmüş olsa da mesele büyük bir Kürt-Arap savaşına dönüşmeden ilerledi. Nihayetinde SDG bağımsız askerî varlığını sona erdirerek Suriye devletinin askerî yapısına entegrasyonu kabul etti. Suriye’nin önünde hâlâ ciddi sorunlar var ve yeni düzenin kalıcı olup olmayacağını zaman gösterecek. Ancak 2015’te ülkenin kaç parçaya bölüneceğinin tartışıldığı bir noktadan, bugün bu parçaların büyük oranda yeniden tek bir devlet çatısı altında birleşmiş olması başlı başına çok önemli bir değişim. 

Aslında bölgede olgunlaşmaya başlayan bu sağduyulu tavır yalnızca Irak ve Suriye ile de sınırlı değil. 2026’da İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarının ardından İran’ın Körfez ülkelerini de hedef alması, bölgeyi çok daha geniş bir savaşın eşiğine getirdi. Buna rağmen Körfez ülkeleri, doğrudan hedef alınmış olmalarına karşın İran’a karşı topyekûn bir askerî karşılık vermekten kaçındı ve krizin diplomatik yollarla çözülmesine öncelik verdi. Böylece zaten son derece kırılgan olan bölgenin yeni bir Arap-İran veya Sünni-Şii hesaplaşmasına sürüklenmesine kapı aralamadılar. Benzer bir ihtiyat, farklı şartlar altında Filistin sahasında da gözlemlendi. İsrail’in 7 Ekim sonrasında Gazze’de yürüttüğü son derece yıkıcı insanlık dışı savaş ve bunun Filistin toplumunda yarattığı büyük öfkeye rağmen, Hamas başta olmak üzere Filistinli silahlı örgütlerin İsrail şehirlerinde intihar saldırıları gibi eylemlerle sivil halka saldırmamış olması da bu çerçevede dikkate değer. Elbette bütün bu örneklerin arkasında yalnızca sağduyu değil, değişen güç dengeleri ve siyasi hesaplar da bulunuyor. Ancak 2015’te bölgenin uzun süreli bir etnik ve mezhepsel hesaplaşmaya sürükleneceğinin konuşulduğu hatırlandığında, bugün en ağır krizlerin bile topyekûn bir bölge savaşına dönüşmesini engelleyen bu ihtiyatın küçümsenmemesi gerekir. Belki de Orta Doğu’nun kendi “Otuz Yıl Savaşları”na doğru gittiği yönündeki eski beklentinin gerçekleşmemesinde, bölge aktörlerinin kritik eşiklerde sağduyulu bir şekilde geri adım atabilme ve çatışmayı sınırlayabilme becerisinin de önemli bir payı vardır. 

Sonuç olarak, Orta Doğu çok uzun yıllardır savaş, şiddet, barbarlık ve bataklık gibi kavramlarla tanımlandı. Bölge toplumlarının farklılıklarıyla birlikte yaşama ve sorunlarını kendi aralarında çözme kabiliyetinden yoksun olduğu yönündeki üstenci oryantalist yaklaşım da büyük ölçüde bu tanımlamayı besledi. Oysa son on yılda yaşananlar, bütün sorunlara rağmen, bize farklı bir hikâye anlatıyor. Türkiye’nin öncü inisiyatifiyle şekillenen silahlı bir meselenin yeniden siyaset zeminine taşınması, Irak’ta mezhepsel çatışmanın büyük ölçüde siyasal rekabete dönüşmesi, Suriye’de on dört yıllık savaşın ardından korkulan büyük intikam savaşlarının ülke çapında yeni bir iç savaşa evrilmemesi ve bölgesel krizlerde aktörlerin çatışmayı daha fazla büyütmekten kaçınması bu hikâyenin parçalarıdır. Üstelik bunların önemli bir bölümünün dışarıdan dayatılan çözümlerden ziyade bölgenin kendi dinamikleri içinde ortaya çıkması ayrıca kıymetlidir. Şüphesiz burada romantik bir Orta Doğu tablosu çizmek mümkün değil. Ancak özellikle son yirmi yılda ödenen ağır bedellerin ardından bölge toplumları ve aktörleri arasında çatışmanın maliyetine ilişkin yeni bir farkındalığın ve bununla birlikte belirgin bir sağduyunun gelişmeye başladığını söylemek artık çok da iddialı olmasa gerek. 

Türkiye’nin uzun zamandır savunduğu bölgesel sorunlara bölgesel çözümler üretme yaklaşımı ve bugün bunun daha somut bir ifadesi hâline gelen “Terörsüz Bölge” vizyonu, filizlenmekte olan bu eğilim açısından önemli bir imkân sunuyor. Ancak bu vizyonun asıl değeri, yalnızca Türkiye tarafından dile getirilmesinde değil, bölgedeki diğer aktörlerin de benzer bir irade ortaya koymaya çalışmasında yatıyor. Son dönemde geliştirilen bölgesel iş birliği ve savunma girişimleri ile yukarıda ele aldığımız örnekler, bütün kırılganlığına rağmen böyle bir iradenin giderek güçlendiğine işaret ediyor. Bölgeyi yeniden çatışmaya sürükleyebilecek dış müdahaleler ve provokasyonlar elbette devam edecektir. Tam da bu nedenle bugün yapılması gereken, ortaya çıkan bu sağduyunun kıymetini bilmek; etnik, mezhepsel ve dinî farklılıklara ilişkin dili inceltmek ve bölgesel sorunların mümkün olduğunca bölgenin kendi aktörleri tarafından çözülmesini teşvik etmektir. Devletlere olduğu kadar toplumlara da bu konuda sorumluluk düşüyor. Çünkü bütün eksikliklerine rağmen bugün önümüzde duran tablo, on yıl önce korktuğumuz Orta Doğu tablosundan daha umut verici. Bu sağduyuyu korumak ve güçlendirmek ise bu coğrafyada yaşayan hepimizin ortak sorumluluğu.