Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Riyad ziyaretinde Veliaht Prens Muhammed bin Selman ile gerçekleştirdiği görüşmenin ardından yayımlanan Suudi Arabistan–Türkiye ortak bildirisi, özellikle Sudan’daki savaş bağlamında, ikili ilişkilerin alışılmış protokol sınırlarını aşan güçlü siyasi ve stratejik mesajlar içerdi. 

Bildiri, açık ifadeleri ve net diliyle, bölgenin iki etkili gücünün yaklaşımında niteliksel bir dönüşümü yansıttı.  

Riyad ve Ankara’nın, yalnızca denge yönetimine odaklanan bir tutumdan uzaklaşıp, Sudan’da devletin, kurumlarının ve egemenliğinin yeniden tesisini önceleyen bir vizyona yöneldiğini gösterdi. 

Dikkat çekici olan nokta, Sudan’ın artık göz ardı edilebilir bir çatışma alanı olarak ele alınmamasıydı. Aksine Sudan, bölgesel güvenlik mimarisinin merkezinde yer alan temel bir unsur olarak tanımlandı, ülkenin egemenlik yapısındaki herhangi bir zafiyetin tüm bölgeyi doğrudan etkileyeceği açıkça vurgulandı. 

Bu nedenle bildiri, yalnızca bir diplomatik metin değil, çözüm sürecinin ana hatlarını net biçimde ortaya koyan, meşruiyetin sınırlarını çizen, siyasi sürecin çerçevesini belirleyen ve savaşın sona ermesi için gerekli koşulları tanımlayan bir siyasi ve güvenlik yol haritası olarak okunabilir. 

Devletin birliği ve paralel yapılara ret 

Ortak bildirinin Sudan’a ilişkin bölümünde en güçlü vurgu, ülkenin birliği, güvenliği, istikrarı ve egemenliğine koşulsuz bağlılık oldu. Bununla birlikte, devlet kurumlarının dışında oluşan her türlü yasa dışı ya da paralel yapının kesin biçimde reddedildiği ifade edildi. 

Metin yoruma yer bırakmadı: Milislerin kontrolündeki bölgelerde fiili otoriteler kurma ya da yapay sivil yönetimler oluşturma girişimlerinin, Riyad ve Ankara tarafından hiçbir biçimde tanınmayacağı mesajı verildi. 

Bu tutumun siyasi anlamı derin. Bildiri, isyanı devletle eşdeğer bir siyasi aktör gibi sunmaya çalışan tüm projelerin meşruiyet zeminini ortadan kaldırıyor.  

Meşruiyetin silah zoruyla ya da geçici toprak kontrolüyle değil, tanınmış devlet kurumları aracılığıyla tesis edileceğinin altı çiziliyor. 

Küreselleşmenin önlenmesi ve silah kaynaklarının kurutulması 

Aynı zamanda bildirinin, Sudan’ın bir çatışma ve yasa dışı faaliyetler alanına dönüşmesini önleme ve ülkeye kaçak silah girişini durdurma çağrısı, savaşın yalnızca iç mesele olmadığına dair ortak bir Suudi Arabistan–Türkiye değerlendirmesini yansıttı. 

Bu çerçevede savaş, artık salt iç bir çatışma değil, sınırları aşan silah ve finansman ağlarıyla beslenen bölgesel bir kriz olarak tanımlandı. 

Söz konusu nokta stratejik bir dönüm anlamına geliyor. Taraflar artık yalnızca krizi tarif etmiyor, krizi besleyen nedenleri hedef alıyor. 

Siyasi açıdan bu madde, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin milislere silah ve finansman sağlayan dış müdahaleleri frenlemek için baskı yapmaya hazır olduklarını gösteriyor. Bu faaliyetler artık “iç çatışmanın ayrıntıları” değil, bölgesel güvenliğe yönelik doğrudan tehdit olarak görülüyor. 

Askeri açıdan ise bu kaynakların kurutulması, güç dengesini kaçınılmaz biçimde devlet lehine değiştirecek ya çatışmanın askeri yoldan sonuçlanmasına ya da yeni şartlarla bir uzlaşmaya kapı aralayacaktır.  

Sivillerin korunması ve Cidde Bildirisi’ne bağlılık 

Bildirinin sivillerin korunması, insani yardımların ulaştırılması ve Mayıs 2023’te imzalanan Cidde Bildirisi’ne bağlılık konularını birlikte ele alması kritik bir mesaj içeriyor. 

Bir yandan insani boyutun siyasi çözümden ayrılamayacağı vurgulanırken, diğer yandan bu anlaşmayı ihlal eden tarafların insani felaketten doğrudan sorumlu tutulacağı belirtiliyor. 

Daha da önemlisi, insani yardım meselesi milis düzenlemeleriyle değil, devlet otoritesiyle ilişkilendiriliyor.  

Yardımların uluslararası insancıl hukuk çerçevesinde ve devlet kontrolündeki sınır kapıları ile havalimanları üzerinden ulaştırılması gerektiği ifade ediliyor. Böylece savaş ekonomisini besleyen paralel güzergahlar reddediliyor.  

Devlet kurumlarının korunması istikrarın şartı 

Her iki ülkenin de Sudan devlet kurumlarının korunmasına yaptığı vurgu, çatışmanın doğasına ilişkin stratejik bir okuma içeriyor. 

Riyad ve Ankara, ordunun, polisin ve kamu hizmetlerinin çökmesinin Sudan’ı “başarısız devlet” modeline sürükleyeceğinin farkında. Bu durumun ise terörizm, düzensiz göç ve sınır aşan suçları artıracağı açıkça görülüyor. 

Bu yaklaşım, Sudanlı göçmen sayısındaki artışa yönelik uluslararası kaygılarla da örtüşüyor ve devlet egemenliğinin yeniden tesisini ulusal olduğu kadar bölgesel ve küresel bir güvenlik zorunluluğu olarak tanımlıyor. 

Yeni şartlarla siyasi süreç 

İki ülkenin ortak bildirisi, Sudan halkına karşı suç işleyen gruplar ve örgütleri içermeyen, sivil bir hükümetin kurulmasına yol açacak, Sudan öncülüğünde bir siyasi sürecin başlatılmasını öngörüyor. 

Bu şart, bölgesel söylemde önemli bir kırılma anlamına geliyor. Çünkü siyasi katılım için ahlaki ve hukuki bir ölçüt getiriyor, gerçek bir geçiş dönemi adaletinin temelini atıyor ve şiddetin siyasi makamlarla ödüllendirilmesini fiilen sona erdiriyor. 

BM raporlarında belgelenen ihlaller dikkate alındığında, bu madde milisleri gelecekteki herhangi bir siyasi denklemden dışlıyor, mağdurlar için adaletin yolunu açıyor ve devleti isyancılarla eşitleyen kırılgan uzlaşma senaryolarını geçersiz kılıyor. 

İnsani yardım çabaları ve sahadaki kazanımlar 

İki tarafın, Sudan Silahlı Kuvvetleri’nin Adre sınır kapısını açık tutma kararını memnuniyetle karşılaması ve Kassala, Dongola, El-Obeyd havalimanları ile Kadugli sınır kapısının yeniden açılmasını desteklemesi önemli bir mesaj taşıyor. 

Bu, devletin hem sahadaki kontrolünü koruyup hem de insani sorumluluğunu yerine getirebildiğinin zımni bir kabulü anlamına geliyor. 

Bu yerlerin isim isim anılması da siyasi bir anlam içeriyor: Riyad ve Ankara, ordunun askeri ilerlemeyi istikrara ve sivillerin yararına dönüştürme çabasına dolaylı destek veriyor. 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman

Sonuç olarak Suudi Arabistan–Türkiye ortak bildirisini sıradan bir diplomatik metin olarak görmek mümkün değil. Aksine, Sudan krizine yönelik yeni bir bölgesel yaklaşımın ilkelerini ortaya koyan bir belge niteliği taşıyor. 

Özellikle Sudan’ın birliğine yapılan vurgu, yasa dışı dış silah kaynaklarının kurutulması çağrısı ve milisler ile paralel yapıların reddi dikkat çekiyor. 

Riyad–Ankara mutabakatı, Sudan devletine güçlü bir bölgesel destek sağlarken, uluslararası tartışmanın çerçevesini de değiştiriyor: Artık odak, resmi çözümler arama girişimleri değil, istikrarın tek koşulu olarak devletin yeniden inşası. 

Bu dönüşüm karşısında Sudan’ın savaştan çıkış şansı, büyük ölçüde bu desteği ulusal bir yeniden inşa sürecine dönüştürme yeteneğine bağlı.  

Eğer Hartum, egemenlik ve hesap verebilirlik temelli bir devlet inşasına yönelirse barış ihtimali güçlenecek, aksi halde isyancılarla pazarlık üzerine kurulu kırılgan formüller kalıcı barış getirmeyecektir.