16 Aralık 2024
Türkiye’nin Sahel bölgesindeki varlığı, son yıllarda yapılan yatırımların yanı sıra ekonomi, askeri, eğitim ve kültür alanlarındaki işbirliğiyle artış gösterdi. Bunun üzerindeki etkisi ve diğer uluslararası güçlerin Türkiye ile bu konudaki rekabeti hakkındaki soruları gündeme getirdi.
Afrika’daki Sahel bölgesi, Fransa ve ardından ABD güçlerinin çekilmesiyle birlikte keskin jeopolitik değişimlere tanıklık ederken, bu durum bölgedeki dengeler açısından bir dönüm noktası olarak görülüyor.
ABD ve Rusya arasındaki ihtilaf açısından uluslararası sahnede hüküm süren kargaşa ışığında, Sahel’deki bu değişimlerin ardından bazı ülkeler boşluğu doldurma ve nüfuzlarını güçlendirme yönünde adımlar atmaya başladı.
Rusya, vakit kaybetmeden Sahel ülkeleriyle “flört etmenin” yanı sıra isyancılar ve terörist gruplarla mücadele konusunda güvenlik alanındaki uzmanlığını paylaşarak hizmetlerini sunmaya yöneldi.
Aynı bağlamda Türkiye de ilişkileri güçlendirip, diplomatik, ticari ve kültürel varlığını artırarak Afrika kıtasıyla yakınlaşma adımlarını artırdı.
Türkiye’nin Afrika kıtasındaki varlığı
Türkiye, küresel kaynakların yaklaşık yüzde 65’ine sahip olan Afrika kıtasında 20 yılı aşkın süredir nüfuzunu güçlendirme yönündeki politikalarını sürdürüyor. Bu bağlamda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2008-2023 yılları arasında 30 Afrika ülkesini ziyaret ederek yatırımların pusulasını bölgeye çevirdi. Bu ilginin bir sonucu olarak, Türkiye ile Afrika arasındaki ticaret hacmi 2003 yılında 3 milyar dolar iken, 2021 yılında 26 milyar dolara yükseldi.
Ekonomik ilişkilere paralel olarak, Türkiye ayrıca diplomatik varlığını artırarak, Afrika kıtasıyla yakınlaşma stratejisi uygulamaya başladı.
Türkiye, Afrika kıtasında diplomatik olarak en fazla temsil edilen ülkeler arasında ABD, Çin ve Fransa’dan sonra dördüncü sırada yer alıyor. Türkiye’nin Afrika'da faaliyet gösteren büyükelçilik sayısı 2022 yılında 44’e yükseldi. Buna karşılık, Türkiye’de akredite Afrika büyükelçilikleri ve diplomatik temsilciliklerin sayısı da 2021 yılında 37’ye çıktı.
Sahel’deki Türk varlığının motivasyonları
Türkiye’nin Sahel bölgesindeki çıkarları, özellikle ABD ve Avrupa Birliği (AB) gibi müttefikleriyle yaşadığı sorunların ardından yeni ortak arayışı gibi bir dizi gerekçeyle bağlantılı görülebilir. Buna ek olarak, Türkiye’nin ekonomik kazanımlarını pekiştirme ve karşılıklı ticaret hacmini artırma arayışı, Sahel ülkeleriyle ticari ilişkilerini derinleştirmesine ve Afrika kıtasındaki yeni ekonomik çevreleri de kapsayacak şekilde genişletmesine neden oldu. Bu amaçla Türkiye, gelişmekte olan ekonomilere ve önemli jeopolitik konumlara sahip ülkelerle güçlü ortaklıklar kurmaya çalışıyor.
Ham kaynakların güvence altına alınması, Türkiye’nin Afrika Sahel ülkeleriyle bağlantısının ardındaki ana faktörlerden biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda Türkiye, Afrika Sahel ülkeleriyle ilişkilerinde tüm taraflar için “kazan-kazan” stratejisi ile insani ve kalkınma yardımını birleştiren bir politika izliyor. Dolayısıyla, Türkiye’nin Sahel bölgesindeki varlığını gerekçelendiren üç ana faktör olduğu söylenebilir.
1- Doğal kaynaklar: Genel olarak Afrika, dünya platininin yaklaşık yüzde 80’i ve elmasların yüzde 40’ından fazlasını üreten devasa bir maden olarak kabul ediliyor. Örnek vermek gerekirse altın, fosfat, bakır ve elmas çıkarılan Mali’de madencilik temel endüstrilerden biri. Uranyum, kömür, demir fosfat, altın ve kalay üretimiyle öne çıkan Nijer ise, ham uranyum ihracat listesinde ilk sırada yer alıyor. Nijer’in üç bölgesinde büyük miktarlarda uranyum bulunuyor ve Fransız şirketi tarafından işletilen rezervlerin yılda yaklaşık 280 bin ton olduğu tahmin ediliyor. Öte yandan Moritanya ise, rezervlerinin 3,27 milyon ton olduğu tahmin edilen yüksek kaliteli bakır cevherinin yanı sıra rezervleri yaklaşık 100 milyon tonu bulan demir cevheri üretiyor.
2- Ticari ve ekonomik işbirliği: Türkiye, bölgesel konumunun gerilemesi ve bir dizi uluslararası pazarda önemli kayıplara uğramasının ardından, Sahel ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini güçlendirme ve bölgede yeni pazarlar açmaya odaklandı. Bu doğrultuda Türkiye, “Afrika ile Ekonomik ve Ticari İlişkilerin Güçlendirilmesi Stratejisi” kapsamında, Afrika ülkeleriyle 2003 yılında 5,4 milyar dolar olan ticaret hacmini, 2024 yılı sonuna kadar 40,7 milyar dolara çıkarmayı başardı. Türk hükümeti, özellikle madencilik, bankacılık ve telekomünikasyon gibi bazı önemli kilit sektörlerde büyük Türk şirketlerini Sahel bölgesine yatırım yapmaya teşvik edici bir yaklaşım benimsedi. Yeni iş fırsatları yaratma ve altyapıyı geliştirmeyi amaçlayan bu yatırımlar esas olarak Nijer, Mali ve Çad’da yoğunlaştı.
3- Güvenlik ve askeri işbirliği: Türkiye, yerli savunma şirketlerinin son dönemde hedeflediği iyi bir pazar olan Sahel bölgesinde savunma sanayisi için yeni pazarlar açmak istiyor. Türkiye ayrıca Bamako ve Niamey ile güvenlik anlamında ortaklıklar kurup, suç ve terörle mücadele operasyonlarında teknik ve askeri yardım sağlayarak Sahel’deki askeri varlığını güçlendirdi. Bu çerçevede Türkiye, jeopolitik önemi, ürettiği silahları satabileceği bir pazar olması ve Sahel ülkeleriyle askeri işbirliğini geliştirmesi nedeniyle bölgeye önem veriyor.
Sahel’deki Türk varlığının karşılaştığı zorluklar
Türkiye’nin Sahel’deki varlığının karşı karşıya olduğu bir dizi zorluk bulunuyor. Ham kaynaklara yönelik uluslararası rekabetin ışığında, Afrika Sahel ülkeleri muazzam kaynaklarıyla bölgesel ve uluslararası güçlerin hırslarının hedefi haline geldi.
İster askeri üsler şeklinde askeri varlık, ister de güvenlik ve savunma ortaklıkları yoluyla olsun, zenginliği için çılgınca mücadele edilen Afrika Sahel bölgesine yönelik artan ilgi bunu doğruluyor.
Hiç şüphe yok ki, bu yoğun ilgi sonucunda herhangi bir aktörün kazanç elde etmesi, diğer tarafların kazançlarında kesintiye neden oluyor. Dolayısıyla Türkiye’nin bölgedeki yükselişi, sömürgeci Fransa’nın yanı sıra Rusya, Çin ve İran gibi diğer büyük güçlerin birçoğunu rahatsız etti.
Ankara’nın Afrika kıyılarındaki nüfuzu, sınırlı bir kültürel ve ekonomik işbirliğinden sınırsız siyasi destek ve askeri yardıma dönüştü. Bunun sonucunda Türkiye, kıtada özellikle de Mali, Burkina Faso ve Nijer’de köklü nüfuzunu kaybeden Fransa ile rakip hale geldi.
Türkiye’nin Sahel bölgesinde karşılaştığı zorluklar uluslararası güçlerle olan rekabetiyle kalmıyor, aynı zamanda İran ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi bölgede yer edinmek isteyen bölgesel güçlerle rekabeti de içeriyor.
Diğer yandan, Türkiye’nin Sahel ülkeleriyle ilişkilerindeki istikrarın, başta süregelen siyasi huzursuzluklar, askeri darbeler yoluyla anayasaya aykırı iktidar değişiklikleri ve Mali’de hükümet ile Azavad Ulusal Kurtuluş Hareketi arasında yaşanan silahlı çatışmalar gibi iç konularla bağlantılı olduğu söylenebilir.
Bu durumlarla başa çıkmak, her ülkede zaman zaman meydana gelen değişiklikleri de hesaba katarak, Afrika toplumlarının yapısını, siyasi sistemlerinin dinamiklerini, elitlerin ve kitlelerin psikolojisi ve yönelimlerini derinlemesine ve doğru bir şekilde anlamayı gerektiriyor.
Dolayısıyla, Afrika’nın iç koşullarının, bazı durumlarda Türkiye’nin Afrika’daki nüfuzunun güçlenmesinin önünde önemli bir engel teşkil ettiği söylenebilir.
Sahel’de Türk varlığına yönelik beklentiler
Öte yandan Ankara, Sahel bölgesindeki ekonomik, ticari, güvenlik ve kültürel varlığını Fransa ve ABD nüfuzu aleyhine güçlendirmenin, bu ülkelerden gelen mülteci dalgalarından muzdarip olan İtalya ve İspanya gibi Avrupa ülkeleriyle Ankara arasında yeni işbirliği fırsatları yaratmaya katkıda bulunduğunun farkında. Ancak daha da önemlisi, Türkiye’nin Sahel’e, özellikle de enerji sektörüne girmesi, Moskova ile ilişkilerin güçlendirilmesi için bir giriş noktası teşkil edebilir.
Ankara’nın bu projelerdeki varlığı, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i Sahel ülkelerindeki ABD-Fransız etkisine karşı bir denge oluşturmada bu faktörleri kullanmanın önemi konusunda ikna edebilir ve bu da Ankara ile Moskova arasındaki ilişkiler konusunda yeni ufuklar açabilir.
Türkiye, 2020 yılından bu yana bazı Sahel ülkelerinde yaşanan ve bölgedeki Fransız ve Batı nüfuzunun azalmasına neden olan darbe dalgasının ardından Sahel’deki hamlelerini artırdı.
Ankara’nın Sahel bölgesindeki varlığını askeri ve ekonomik işbirliği yoluyla yoğunlaştırması, onu büyük güçler arasında nüfuz yarışına sahne olan bir bölgede güvenilir bir ortak haline getiriyor.
Bölgede yaşanan gelişmeler bağlamında, Sahel bölgesinde yaşanan kutuplaşma, Türkiye’nin müttefiki olan Burkina Faso, Mali ve Nijer’den oluşan “Sahel Devletleri İttifakı” adlı bir blok oluşmasına neden oldu.
Diğer yandan, Niamey Havalimanı’nın modernizasyonuna yönelik 152 milyon Euroluk anlaşma, lüks bir otel inşa etmek için 50 milyon Euro değerinde imzalanan anlaşma ve Nijerya Maliye Bakanlığı’nın başkentteki yeni genel merkezinin inşası için yapılan 38 milyon Euroluk anlaşma gibi, Türk şirketleri de son yıllarda Nijer’deki varlıklarını güçlendirdi.
Türkiye ayrıca, 100 milyon Euro değerinde bir anlaşma ile 2019 yılında Nijer’in ikinci büyük şehri olan Maradi’de bir hastane inşa etti.
Aynı zamanda dönemin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Nijer gezisinin ardından, 2021 yılında Niamey ile askeri bir anlaşma imzalandı. Nijer basınına göre Ankara, ülkenin kuzeyinde jeostratejik konuma sahip, isyancılar ve silahlı hareketlerin saldırılarına karşı devletin kontrol etmeye çalıştığı uranyum madenlerinin de merkezi olan Agadez bölgesinde bir askeri üs kurmak istiyor.
Tüm bunların ışığında Türkiye, kendisini daha adil bir dünya düzeninde yükselen bir güç olarak takdim ediyor.
Afrika Kıtasal Serbest Ticaret Bölgesi (AfCFTA) Genel Sekreteri Wamkele Mene birkaç ay önce bu konuda yaptığı bir açıklamada, Türkiye’nin Afrika’ya hiçbir sömürge geçmişi olmadan geldiğini belirterek, bunun bir avantaj olduğunu vurguladı. Bu kapsamda Türkiye, Sahel ülkelerindeki varlığını pekiştirmek için Afrika’nın kolektif bilincinde yer alan “Fransa’nın bir sömürge devleti” olduğuna dair imajı kullanmaya çalışıyor olabilir. Bu da Türkiye’nin politikasını en üst düzeye çıkarmak ve çeşitli nüfuz alanlarındaki rakipleriyle ittifak haritasını yeniden şekillendirmek için bir fırsat olarak görülebilir.
Sonuç
Uluslararası sistemde yaşanan mevcut belirsizlik ışığında, Afrika’daki Sahel ülkelerinin zenginliği konusundaki rekabetin yoğunlaşması muhtemel. Aynı zamanda, Fransa ve ABD gibi geleneksel güçler ile Çin, Rusya ve Türkiye gibi yükselen güçler arasındaki rekabet de yoğunlaşıyor.
Nijer, Mali ve Burkina Faso gibi Sahel ülkelerinde siyasi ve güvenlik açısından yaşanan istikrarsızlık arttıkça, silah, teçhizat, lojistik ve istihbarat gibi savunma ve güvenlik hizmetlerine olan talep de artacak.
Bu durum da dini ve tarihi faktörlerin yanı sıra Türk yardım ve kalkınma kurumları aracılığıyla sağlanan güçlü insani varlığı nedeniyle kendisini diğer ülkelerden daha nitelikli gören Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunu güçlendirmesi için altın bir fırsat sağlayabilir.