Beyaz Saray’ın 5 Aralık’ta açıkladığı yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’ni okuduğumuzda, “Çok kutuplu bir dünyaya hazırlanın” sonucunu çıkarabiliriz. 

Dünya düzeninin mutlak ABD hegemonyası altında kalacağını savunanlara ise metnin ima ettiği mesaj net: “Papa’dan daha fazla Katolik olmaya gerek yok.” 

Trump yönetimi tarafından açıklanan yeni strateji, ABD dış politikasının önceliğinin Batı Yarımküre, yani Kuzey ve Güney Amerika olacağını açıkça ortaya koyuyor. 

Bu yaklaşım, ABD eski Başkanı James Monroe’nun 1823’te Kongre’ye sunduğu yıllık mesajda formüle ettiği ve daha sonra “Monroe Doktrini” olarak adlandırılan anlayışın güncellenmiş bir yansıması niteliğinde. 

Söz konusu doktrin, Güney Amerika’yı ABD’nin arka bahçesi olarak görmeyi ve gücü ne olursa olsun hiçbir yabancı aktörün bu bölgede nüfuz kurmasına izin vermemeyi esas alıyordu. Bu çerçeve, elbette Kanada ve Meksika için de geçerlidir. 

İronik bir şekilde –ki mevcut ABD yönetiminin birçok çıkışı bu ironiyi barındırıyor– Trump, bu yeni stratejiye kendi imzasını atmakta gecikmedi ve “Trumpvari Yorum” olarak nitelediği yaklaşımı, Monroe Doktrini’nin bir tür güncellemesi olarak yeniden yürürlüğe soktu.   

Buna göre Washington, Güney Amerika’da güçlü ittifaklar kuracak, Batı Yarımküre’deki stratejik noktalarda askeri varlığını artıracak ve dünyanın geri kalanına yönelik ilgisini bilinçli biçimde sınırlayacaktı. 

Bu tablo, şu soruyu kaçınılmaz kılıyor: Soğuk Savaş sonrasında Francis Fukuyama gibi pek çok düşünürün savunduğu emperyalist ideolojiyi benimseyen ABD yönetimini, iki yüzyıl öncesine dayanan Monroe’nun fikirlerine geri dönmeye iten neydi? 

Örneğin, “Tarihin Sonu” isimli siyasi felsefe kitabının yazarı Francis Fukuyama, ideolojik mücadele olarak tarihin, komünizm ve faşizmin çöküşünün yanı sıra liberal demokrasi ve kapitalizmin zaferiyle sona erdiğini, bunların da insan yönetiminin nihai biçimini temsil ettiğini savunmuştu. 

Bu soruya verilecek yanıt, Washington’ın "demokrasi ve otoriterlik arasındaki mücadele" ve "değerler savaşı" gibi ideolojik söylemlerle dünyaya hegemonyasını dayatmaya çalıştığı Soğuk Savaş sonrası dönemi eleştiren 29 sayfalık yeni stratejinin kendisinde yatıyor. 

Yeni strateji, Washington’un dünyayla iyi ve karşılıklı çıkara dayalı ticari ilişkiler kurma arzusunu açıkça ortaya koyarken, iktidardaki rejimlerle görüş ayrılıkları bulunsa dahi, ülkeleri kendi gelenekleri ve tarihleriyle çelişen demokratik ya da toplumsal dönüşümlere zorlamayı hedeflemediğini özellikle vurguluyor. 

Trump yönetimine göre Soğuk Savaş sonrasında izlenen küresel hegemonya politikası, askeri harcamalarda büyük bir artışı beraberinde getirirken, aynı zamanda ABD’nin sanayi altyapısını ve bu altyapıya dayanan orta sınıfı zayıflatan bir ticaret küreselleşmesi modelini de dayattı. 

Bu zihniyet değişimi, tehdit önceliklerinde de açık biçimde görülüyor. 

Önceki strateji belgelerinde “birincil tehdit” olarak tanımlanan Çin, yeni stratejide iç güvenlik, göç ve organize suçla mücadele amacıyla sınırların kontrolü, Amerika kıtasının güvenliği ve ekonomik istikrarın sağlanmasının ardından dördüncü sıraya gerilemiş durumda. Çin ve Hint-Pasifik bölgesi, stratejik öncelikler listesinde en sonda yer alıyor. 

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Xi Jinping

Hatta önceki belgelerde tartışmaya kapalı bir ABD ilkesi olarak kabul edilen Tayvan’ın savunulması dahi, Japonya ve Güney Kore gibi bölgesel müttefiklerin askeri harcamalarını artırmaları ve bölgede daha fazla sorumluluk üstlenmeleri şartına bağlanıyor.  

Bu koşullar sağlanmadığı takdirde söz konusu savunmanın “imkânsız” olabileceği ifade ediliyor. 

Çin-ABD ilişkisi

Bu yaklaşım, Çin’in uluslararası sistemde ABD ile liderlik için rekabet eden ve onunla küresel nüfuzu paylaşan bir güç haline gelmesini engellemenin artık Washington açısından gerçekçi bir hedef olarak görülmediğinin kabulü anlamına geliyor. 

Yeni strateji, tedarik zincirleri üzerindeki etkileri ve bölgesel hakimiyet arayışları nedeniyle ABD ekonomisine zarar verme potansiyeli bulunan bir aktör olarak değerlendirse de, Çin’i esasen “ekonomik bir rakip” olarak tanımlıyor. 

Söz konusu yeni strateji, Pekin ile doğrudan bir savaşa girmek yerine, uzun vadede ABD’nin ekonomik ve teknolojik üstünlüğünü korumanın, büyük ölçekli bir askeri çatışmayı caydırmanın ve önlemenin en güvenli yolu olduğu sonucuna varıyor. 

Bu yaklaşım, stratejinin ruhunu özetleyen bir cümleyle ifade ediliyor: “Ekonomi: En önemli şey.” 

Genel resmi tamamlamak adına, yeni stratejinin Avrupa’ya ilişkin hedeflerine de dikkat çekmek gerekiyor. 

Buna göre Washington, Avrupa’da öncelikle müttefiklerini desteklemeyi, Batı medeniyetinin güvenini ve ortak kimliğini yeniden tesis etmeyi amaçlıyor. 

Stratejide Ortadoğu’ya yönelik ABD’nin hedefleri, düşman bir gücün bölgeye, enerji kaynaklarına ve ticaret yollarına hakim olmasını engellemek, “sürekli savaşlar” olarak nitelendirilen uzun soluklu askeri angajmanlardan kaçınmak ve güvenlik yükünü mümkün olduğunca bölgesel müttefiklere devretmek gibi daha sınırlı ve pragmatik bir çerçevede tanımlanıyor.  

ABD’nin yeni stratejisi son olarak, Çin’e karşı ekonomik ittifakın önemli bir ayağı olarak Afrika ile ortaklıkların güçlendirilmesine özel vurgu yapıyor.