06 Temmuz 2026
Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi, ittifakın geleceği açısından yalnızca rutin bir liderler buluşması değildir. Bu zirve, NATO’nun yeni dönemde nasıl bir güvenlik anlayışı geliştireceğini ve uluslararası sistemde nasıl bir rol üstleneceğini göstermesi bakımından tarihî bir dönüm noktasıdır.
Soğuk Savaş boyunca NATO’nun temel varlık sebebi, ortak bir düşmana karşı kolektif savunmaydı. Bugün ise ittifak farklı bir evreye geçiyor. Yeni NATO’nun temel amacı yalnızca ortak tehdit üretmek veya ortak düşman tanımlamak değildir. Asıl hedef, tüm üyelerin savunma harcamalarını artırdığı, yüksek teknolojiye dayalı ortak üretim kapasitesi oluşturduğu ve bunun etrafında devasa bir savunma pazarı inşa ettiği yeni bir güvenlik mimarisi kurmaktır.

Bu nedenle NATO artık sadece askerî bir ittifak olarak değil, aynı zamanda teknoloji üreten, standart belirleyen ve savunma sanayisini yönlendiren stratejik bir ekonomik ekosistem hâline geliyor. Yapay zekâ, insansız sistemler, uzay teknolojileri, siber güvenlik ve gelişmiş savunma sanayii bu dönüşümün merkezinde yer alıyor.
Dolayısıyla yeni dönemde caydırıcılık yalnızca asker sayısıyla değil, teknolojik üstünlük ve üretim kapasitesiyle ölçülecek. NATO da bu yeni teknoloji pazarı üzerinden hem askerî caydırıcılığını artırmayı hem de küresel sistemdeki etkisini sürdürmeyi hedefliyor.
Peki bu yeni NATO Türkiye için ne ifade ediyor?
Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği dış politika yaklaşımı üç temel kimlik üzerinden şekillenmektedir. Türkiye aynı anda Batı’nın, Türk Dünyası’nın ve Orta Doğu’nun önemli aktörlerinden biridir. Bu üçlü kimlik, dış politikanın yalnızca diplomatik değil, aynı zamanda güvenlik boyutunu da yeniden tanımlamaktadır.
Batı ayağında Türkiye zaten NATO’nun sağladığı güvenlik şemsiyesinin merkezinde bulunmaktadır.
Türk Dünyası’nda ise Şuşa Anlaşması önemli bir başlangıç oluşturmuştur. Ancak bu güvenlik anlayışının zaman içerisinde diğer Türk Cumhuriyetlerini de kapsayacak şekilde kurumsallaşması gerekmektedir.
Orta Doğu’da ise Türkiye’nin özellikle Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan ile geliştirdiği yeni stratejik ilişkiler, bölgesel güvenlik açısından yeni bir mimarinin temelini oluşturmaktadır.
Önümüzdeki dönemde Türk dış politikasının en önemli stratejik meydan okuması, bu üç coğrafyada birbirini tamamlayan üç farklı güvenlik şemsiyesini aynı anda inşa edebilmek ve sürdürülebilir hâle getirebilmektir.
İşte Türkiye’nin NATO ile yeni ilişkisinin anlamı tam da burada ortaya çıkmaktadır.
Türkiye’nin öncelikle NATO’nun “partner ülkeler” mekanizmasını çok daha etkin kullanması gerekmektedir. Bu mekanizma sayesinde hem Orta Doğu ülkeleri hem de Türk Dünyası ile güvenlik alanında daha yoğun iş birlikleri geliştirilebilir.
Bu yaklaşım yalnızca siyasi ilişkileri güçlendirmeyecektir. Aynı zamanda askerî eğitim, ortak tatbikatlar, kurumsal kapasite geliştirme, teknoloji paylaşımı ve savunma sanayii alanlarında önemli fırsatlar oluşturacaktır. Böylece Türkiye, NATO ile sahip olduğu birikimi kendi yakın coğrafyasına aktarabilen bir köprü ülke konumunu daha da güçlendirebilir.
İkinci olarak, bu iş birlikleri Türkiye ile Orta Doğu ve Türk Dünyası ülkelerinin güvenlik alanında ortak bir stratejik dil geliştirmelerine katkı sağlayacaktır. Ortak eğitim gören, birlikte tatbikat yapan ve benzer teknolojileri kullanan ülkeler zaman içerisinde ortak tehdit algıları ve ortak operasyonel kültür oluştururlar. Bu durum yalnızca askerî uyumu artırmaz; aynı zamanda siyasi güveni de derinleştirir.
Üçüncü olarak ise yeni NATO’nun oluşturacağı büyük savunma pazarı Türkiye açısından önemli ekonomik ve teknolojik fırsatlar sunacaktır. Türk savunma sanayii son yıllarda ulaştığı üretim kapasitesiyle artık yalnızca ulusal ihtiyaçları karşılayan bir sektör olmaktan çıkmıştır. Türkiye bugün teknoloji geliştiren, ihraç eden ve ortak üretim gerçekleştirebilen ülkelerden biridir.
NATO’nun yeni dönemde oluşturacağı üretim ağlarına daha güçlü şekilde entegre olmak, Türkiye’nin savunma sanayiini daha da ileri taşıyacaktır. Bunun yanında Orta Doğu ve Türk Dünyası ülkeleriyle geliştirilecek ortak üretim projeleri, yeni pazarların açılmasına ve çok taraflı savunma ortaklıklarının kurulmasına katkı sağlayacaktır.
Bu nedenle Ankara Zirvesi yalnızca NATO’nun geleceğini değil, Türkiye’nin stratejik konumunu da yeniden tanımlayan bir eşik olarak görülmelidir.
Türkiye yeni NATO’da yalnızca önemli bir müttefik olmayacaktır. Aynı zamanda NATO ile Türk Dünyası, NATO ile Orta Doğu ve NATO ile gelişmekte olan yeni güvenlik ağları arasında bağlantı kurabilen kilit ülkelerden biri olacaktır.
Bu fırsatın değerlendirilebilmesi için Türkiye’nin NATO’ya bakışını da güncellemesi gerekmektedir. NATO tartışmaları uzun yıllar ideolojik sloganlar veya Soğuk Savaş refleksleri üzerinden yürütüldü. Oysa bugün uluslararası sistem çok farklıdır. Yeni dönemde mesele NATO’yu toptan desteklemek ya da toptan reddetmek değildir. Esas mesele, NATO’nun sunduğu imkânları Türkiye’nin kendi millî çıkarları doğrultusunda nasıl kullanacağıdır.
Gerçekçi, pragmatik ve stratejik bir yaklaşım, Türkiye’nin çıkarlarına daha fazla hizmet edecektir.
Ankara Zirvesi ile birlikte Türkiye-NATO ilişkilerinde yeni bir dönemin kapıları aralanmaktadır. Bu dönemin kalıcı sonuçlar üretmesi ise yalnızca zirvede alınacak kararlara değil, Türkiye’nin kendi üç kimlikli dış politika vizyonunu NATO’nun dönüşümüyle ne ölçüde uyumlu hâle getirebildiğine bağlı olacaktır. Eğer bu uyum sağlanabilirse, Türkiye yalnızca yeni NATO’nun kazananlarından biri olmayacak; aynı zamanda Batı, Türk Dünyası ve Orta Doğu arasında yeni güvenlik mimarisini şekillendiren başlıca aktörlerden biri hâline gelecektir.
devamını oku daha az oku
Security Analysis (IDSA), Yeni Delhi, Hindistan; Center for Global Policy (Washington DC, USA) ve Kahire Üniversitesi’nde (Mısır) araştırmalar yapmış; ayrıca SETA Vakfı’nda Dış Politika Araştırmacısı olarak çalışmış ve Polis Akademisi bünyesindeki Uluslararası Terörizm ve Sınıraşan Suçlar Araştırma Merkezi (UTSAM) Direktörlüğünü yürütmüştür. MSÜ bünyesine katılmadan önce Bosna-Hersek’te bulunan Uluslararası Saraybosna Üniversitesi, Kolombiya’nın başkenti Bogota’daki Pontificia Universidad Javeriana Üniversitesi ve Ankara’daki Polis Akademisinde öğretim üyesi olarak çalışan Dr. Özkan, Türkçe, İngilizce ve İspanyolca olarak dersler vermiştir.