28 Şubat'ta ABD ve İsrail'in İran'a ‘12 Gün Savaşı’nın’ ikinci raundu olarak saldırması çok kısa bir zaman zarfında bölgesel bir savaşı tetikledi. Savaş bölgeselleşip Körfez İşbirliği Teşkilatı bütün ülkeler İran tarafından yoğun şekilde hedef alınırken, çok hassas siyasi ve sosyal dengelere sahip Lübnan’ın bu krizden payına düşeni almaması da düşünülemezdi.  

İran Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney’in pek çok üst düzey İranlı yetkiliyle savaşın başında suikasta uğrayarak öldürülmesi sonrası gözler İran’ın doğrudan vereceği yanıtın yanı sıra Tahran’ın bölgedeki vekil güçlerine dönmüştü. Yemen’deki Husiler İran’a desteklerini hemen açıklasalar da Kızıldeniz’de ABD ve İsrail’e karşı bir aksiyona en azından şimdilik girişmediler. Irak’ta ise Haşdi Şabi’ye mensup unsurlar Erbil ve Bağdat’taki ABD diplomatik misyonlarını ve askeri misyonlarını hedef aldı. ABD de buna mukabil Haşdi Şabi’yi hedef almaya ve yapıya kayıplar verdirmeye devam ediyor. Lübnan’da ise Tahran’ın on yıllardır her alanda desteklediği İran’ın ‘direniş ekseni’nin’ ana gücü Hizbullah İsrail’e füze ve insansız hava araçlarıyla saldırarak mart ayının başında savaşa müdahil oldu. 27 Kasım 2024’te Hizbullah ve İsrail arasında bir ateşkes sağlanmış olmasına rağmen, İsrail Lübnan topraklarına örgütü bahane ederek yüzlerce saldırı gerçekleştirmiş ve aralarında yüzlerce sivilin de olduğu çok sayıda insanın hayatını kaybetmesine sebebiyet vermişti. Yaşadığı ağır kayıplar sonrası Hizbullah toparlanmaya çalışmış ve bu dönemde İsrail’e tek bir kurşun dahi sıkmamıştı. İsrail Lübnan içerisinde bu dönemde 5 tepeyi işgal etmeye devam etmiş, siyasi baskılara rağmen buradan çekilmemekte diretmiş, dahası Lübnan toprakları içerisinde duvar bile örmeye başlamıştı. Bu dönemde İsrailli yerleşimciler sahadaki işgal durumundan faydalanıp işgal edilmiş Lübnan topraklarında poz vermekten dahi imtina etmediler.   

Eski İran Dini Lideri Ali Hamaney

İran ve ABD arasında gerilim kademeli şekilde artarken ve Washinton bölgede devasa bir yığınak yaparken, Hizbullah da İran’a dönük kısıtlı bir operasyon olduğu takdirde savaşa girmeyeceğini, ama Ayetullah Ali Hamaney’in kırmızı çizgileri olduğunu ve o hedef alındığı takdirde savaşa dahil olacağını deklare etmişti. Nitekim de Hamaney suikastı sonrası Hizbullah savaşa müdahil oldu.  

Hizbullah’ın savaşa girmesi Lübnan’da pek çok kişi tarafından örgütün intihar saldırısına giriştiği şeklinde yorumlandı ve ciddi tepkiye neden oldu. Zira İsrail’in Lübnan sınırına uzun bir süredir yığınak yaptığı, savaşa ve potansiyel bir kara işgaline hazırlandığı biliniyordu. Nitekim, Hizbullah’ın saldırısına çok sert bir cevap veren İsrail, Güney Lübnan’da ülke topraklarının neredeyse yüzde 10’luk bir kısmına tekabül eden bir alanı hedef alacağını belirterek bölge halkını Litani Nehri’nin kuzeyine doğru göçe zorladı. Beyrut’ta da Hizbullah’ın kalesi Dahiye dahil bazı bölgeleri hedef alacağını ilan eden İsrail saatler içerisinde devasa bir göç dalgasına sebebiyet verdi. Lübnan’da halihazırda 700.000’den fazla insanın yerinden olduğu biliniyor. 2 Mart’tan bu yana da İsrail’in saldırılarında 84’ü çocuk olmak üzere 570 kişi öldü, 1000’den fazla kişi de yaralandı.  

İsrail bombardıman tehdidinde bulunurken, yayımladığı haritalarla göç edecek insanlara bir rota çizme cüretini de gösterdi. Buradaki amacın Lübnan’ın hassas dini ve mezhebi fay hatlarını harekete geçirerek bir iç savaş senaryosunu devreye sokmak olduğu net şekilde görülüyordu. Lübnan’ın güneyinin ve Dahiye’nin Gazzeleştirilmesinin ana amaç olduğu net şekilde burada belli oluyordu. Nitekim İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich de ‘Dahiye yakında Han Yunus’a benzeyecek’ diyerek Tel Aviv’in amacını ortaya koydu. Sivil alanlar ve askeri alanlar arasında bir ayrım gözetmeyen İsrail Beyrut’ta bir oteli de vurarak Devrim Muhafızları mensuplarını hedeflediğini iddia etti. İran ise otelde 4 diplomatının hedef alındığı iddiasında.  

İsrail’in Lübnan’ın güneyini hedef alacağını belirtmesinden sonra Lübnan ordusu da sınırdaki bazı bölgelerden çekildi ve ordunun İsrail’e karşılık verecek durumda olmadığı acı şekilde ve net olarak anlaşıldı. Lübnan ordusu 27 Kasım ateşkes anlaşması gereği Litani Nehri’nin güneyinde Hizbullah’ı silahsızlandırdığını ve yapının burada bir varlığının kalmadığını duyurmuştu. Ama şu an sahadaki tablo bunun tersine işaret ediyor.  Hizbullah’ın Litani Nehri’nin güneyinde kaybettiği gücün en azından bir kısmını geri kazandığı ve belli bir emir-komuta düzeyinde bir direniş gösterdiği aşikâr. İsrail’in kara işgali ihtimali karşısında Hizbullah Lübnan’ın güneyinde bir bariyer olmaya çalışıyor. Hizbullah 7 Mart’ta Lübnan’ın Nebi Şit Beldesi’ne dönük bir havadan indirme operasyonunu da yerel halk ve ordu desteğiyle püskürttüğünü duyurdu.  

Lübnan ordusunun kapasitesi ortadayken ve krizin ortasında, Nevaf Selam başbakanlığındaki Beyrut kabinesi Hizbullah’a karşı eşi görülmemiş bir karar aldı. Kabine Hizbullah’ın Lübnan’daki askeri ve istihbari faaliyetlerini yasakladığını ve yapının sadece siyasi alanda faaliyet göstermesine izin verileceğini belirterek, örgütten silahları ivedilikle Lübnan ordusuna teslim etmesini istedi. Bu karar sonrası bazı Hizbullah mensupları da tutuklandı, fakat sonrasında kefaretle salıverildiler.  

Gücü bir hayli kısıtlı olan Lübnan ordusunun Hizbullah’tan silahları zorla alamayacağı, almaya kalkıştığı takdirde ülkeyi bir iç savaşa sürükleyeceği ortadayken kabine bahse konu kararı aldı. Ancak durumun hassasiyetinin farkında olan Lübnan Genelkurmay Başkanı Rudolf Heykel kabine kararına rağmen Hizbullah’a karşı bir hamleye girişmekten kaçındı. Bunun için eleştirileri oklarının hedefi de oldu ama kendisi de ordudan gelen Cumhurbaşkanı Joseph Avn Heykel’e kamuya açık şekilde destek çıktı. Heykel şu an Lübnan’da daha büyük bir krizin önünde bir bariyer işlevi görüyor.  

Ayrıca Beyrut İran vatandaşlarına dönük vize serbestisini kaldırdığını ve İran Devrim Muhafızları’nın Lübnan’daki faaliyetlerinin yasaklanacağını, Devrim Muhafızları mensuplarının tutuklanıp deport edileceğini duyurdu. Beyrut hükümetinin aldığı Hizbullah kararına en yakın müttefiki Şii Emel Hareketi Lideri ve Meclis Başkanı Nebih Berri de destek verdi. Bu da beklenmeyen bir durumdu.  

Halihazırdaki bölgesel konjonktürde beklenmeyen bir başka gelişme de Hizbullah’ın silahsızlandırılması kararına Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara’nın destek vermesiydi. İktidarı devraldığından beri Suriye dışındaki krizlerde doğrudan doğruya taraf almaktan kaçınan Şara bu kez net şekilde İran ve Hizbullah’a karşı bir tutum takınarak, Körfez ülkeleri ile hizalandı. Bir seneden fazla bir zaman boyunca Hizbullah’ı eleştirmekten imtina eden Şara, karşı taraftan bir iyi niyet göremedi. Hizbullah Lübnan-Suriye ilişkilerinin ilerletilmesi önünde bir bariyer olmaya devam etti. Yapı içeride kendisine yeni bir siyasi rota çizmek yerine tabanına silahlarımız Lübnan’ı ‘El Kaide’den (Yani Hizbullah’a göre Şara ve Şam hükümeti)’ koruyoruz gibi bir tavra büründü. 

Mevzubahis silahlar ise İsrail’e karşı eski caydırıcılığa sahip değilken bu yapıldı. Kadim düşman İsrail’e karşı, Şam bir tehlike olarak kodlandı Hizbullah tarafından. Dahası, Hizbullah kontrolündeki bölgelerde Esed rejimi mensubu subaylar rahatlıkla hareket etmeye devam etti ki bu durum Suriye’nin istikrarı önünde bir tehdit olageldi. Buna rağmen kimse bu kişilere dokunamıyor. Lübnan’la sınır, mahkûmlar, mülteciler ve sair sorunlar da tam anlamıyla çözüme kavuşturulamadı.  Şara’nın Beyrut hükümetine desteğinin akabinde Hizbullah Suriye topraklarını hedef alarak pek de rasyonel olmayan bir işe de girişti. Yapı Suriye sınırına destek de gönderdi. Suriye ordusu saldırılara karşılık vereceğini duyurdu.  

Peki Hizbullah neden bazılarınca intihar kabul edilen böylesi bir savaşa girişiyor? Öyle görülüyor ki Hizbullah, İran rejimi çöktüğü takdirde kendisinin de çökertileceğini hesap ediyor. Yani örgüt varoluşsal bir mücadeleye girmiş durumda. Kriz devam ederken Beyrut hükümeti de İsrail bombardımanı altında ve ABD’nin Hizbullah’ı silahsızlandırın baskısı altında neredeyse hiçbir varlık gösteremiyor. Beyrut, ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’dan İsrail ile aralarında arabulucu olmasını istese de, Barrack şartları karşılanmadığı için Nevaf Selam hükümetine sırtını dönmüş vaziyette. Selam hükümeti Barrack ve İsrail tarafından sürekli olarak ve sert şekilde aşağılanıyor. 

Mart’ta kriz patlak verdikten sonra Lübnan hükümeti görülmedik şekilde İsrail ile bakanlar düzeyinde ve uluslararası aktörlerin gözetiminde doğrudan görüşmeyi önerse de İsrail şu an için bu teklifi kabul etmiyor. Dolayısıyla İsrail’in aradığı şeyin ateşkes olmadığı net şekilde anlaşılıyor. Tel Aviv’in esas amacının Hizbullah’ı askeri ve siyasi alanda yok etmek olduğu ve Lübnan’ı adeta bir teslime zorlayarak bu noktadan bir normalleşme anlaşmasına varmak olduğu anlaşılıyor. Barrack ve ABD’den ümidini kesen Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Raci de Vatikan’a İsrail ile aralarında arabuluculuk yapma çağrısında bulunuyor ve adeta Vatikan’ın Lübnanlı Hristiyanları kurtarmasını istiyor.  

Hizbullah böylesi bir atmosferde bir varoluşsal mücadele içerisine girişmiş durumda. İsrail ve yapı arasında fiziki ve psikolojik savaş hali devam ediyor. Örgüt İsrail’in Arapça yayımladığı haritalara benzer şekilde İbranice haritalar yayımlayarak İsraillilere hedef alacağını belirttiği bölgelerden ayrılma çağrısı yapıyor. Bu şekilde örgüt İsrail’in kuzeyini hedef almaya ve buraları insansızlaştırmaya çabalıyor. 

Hasılıkelam, Hizbullah etkisiz hale getirilse dahi Lübnan’daki tabanının yok edilemeyeceği aşikâr. Bu nedenle İsrail’in arzuladığı hedefe ulaşması bir hayli zor. İran ile savaşın ne yöne evrileceği Lübnan’daki krizin rotasını da etkileyecektir. Bölgedeki savaş derinleştikçe Lübnan da iç savaş ihtimalinin olduğu bir patlama noktasına adeta adım adım sürükleniyor.