Suriye'nin Güneyinde Yeni Bir Oslo mu?
ABD merkezli haber sitesi Axios’a göre, İsrail’in Suriye’ye dayatmaya çalıştığı güvenlik anlaşması, 1979 tarihli barış antlaşması kapsamında İsrail’in Mısır ile Sina’da anlaştığı düzenlemelere atıfta bulunuyor.
Buna göre anlaşma, Suriye’nin güneyini, izin verilen askeri kapasiteler doğrultusunda farklı bölgelere ayırmayı öngörüyor.
Ancak benim kanaatimce İsrail’in önerisi, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) İsrail ile tam 32 yıl önce 1993 yılında Washington’da imzaladığı Oslo Anlaşması’nın ruhunu daha çok yansıtıyor.
Mısır, İsrail ile yaptığı anlaşmalar sonucunda Sina’nın tamamını (Taba’nın küçük bir bölgesi dahil) geri alırken, Suriye, İsrail’in 1967’de işgal ettiği Golan Tepeleri’ne ilişkin sunduğu güvenlik anlaşması önerisine sessiz kaldı.
Ayrıca, İsrail’in 8 Aralık 2024’ten sonra işgal ettiği toprakların bir kısmını (Hermon Dağı ve Tel el-Hara) güvenlik bahaneleriyle elinde tutmasını kabul etti.
Ancak Suriyelileri Esed yönetiminin otoritesinden “kurtaran” ve ülkenin geleceği hakkında onlar adına karar veren Şam yönetiminin bu öneriyi kabul etmesi, İsrail tarafından tanınması ve otoritesinin kabul edilmesi karşılığında Suriye topraklarının bir kısmından vazgeçme ve diğer kısımlar üzerindeki egemenliği kaybetme riskini kabul ettiği izlenimi veriyor.

Anlaşma kapsamında, hava sahası düzenlemeleri de dikkat çekiyor. İsrail’in önerisi, helikopterler de dahil olmak üzere herhangi bir Suriye uçağının Şam’ın idari sınırlarından başlayarak güney bölgeleri üzerinde uçmasını yasaklıyor.
İsrail’in önerisinin, Irak’ın “Kuveyt’in kurtuluş savaşındaki” yenilgisinin ardından Saddam Hüseyin rejimine karşı başlatılan Şabaniye Ayaklanması’nın (kuzeyde Kürt, güneyde Şii isyanı) sonrasında ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon tarafından uygulanan uçuşa yasak bölgelerden bile daha kısıtlayıcı olduğu vurgulanıyor.
Uluslararası Koalisyon, askeri uçaklara yasak getirirken Irak helikopterlerine hareket serbestisi tanımıştı.
Buradaki ironik nokta, haklarından vazgeçmesi karşılığında saldırgandan tanınma talep edilmesidir. Bu durum da Oslo Anlaşmaları ile benzerlik taşıyor.
Hayal kırıklığını daha da belirginleştiren hakim atmosfer, Şam’ın anlaşma imzalanırsa, 1967’de olduğu gibi, bunu bir başarı olarak sunmaya hazırlandığını gösteriyor.
1967’de toprak kaybettiğimizde de İsrail’in kaybı daha büyüktü, çünkü o dönemde rejimi devirmeyi başaramadı (!).
Gelecek perspektifi
İsrail’in önerisi ile Oslo Anlaşması arasındaki benzerlikler, yalnızca FKÖ’nün Filistin’in bir kısmı üzerinde İsrail otoritesini tanıma çabalarıyla sınırlı değil.
Egemenliği kısıtlanmış bir otorite olmayı kabul eden FKÖ, Esed rejimi de dahil komşu Arap devletlerinin daha önce yaptığı gibi İsrail’in sınırlarının bekçiliğini üstlendi ve fiilen onun çıkarları için çalışan bir güvenlik aygıtına dönüştü.
Dahası, sivilleri kontrol altında tutmak, silah kaçakçılığını engellemek ve herhangi bir direnişi önlemek için İsrail ile koordinasyon sağlıyor.
Şam hükümetinin talep ettiği de tam olarak bu. Her şeyden önce İsrail’e, Suriye topraklarından doğabilecek herhangi bir güvenlik tehdidine karşı harekat özgürlüğü tanınıyor.
Oslo Anlaşması sürecinde Filistin toprakları İsrail’in belirlediği önem derecelerine göre A, B ve C bölgelerine ayrılmıştı.
Bu durum, Filistin Yönetimi’ne büyük nüfus merkezleri üzerinde kontrol sahibi olmasını sağladı.
Batı Şeria’nın büyük bir kısmı doğrudan veya dolaylı olarak İsrail güvenlik kontrolü altında kalsa da, İsrail’in bu bölgeleri ilhak etmesi muhtemel.
Benzer bir senaryonun Suriye’nin güneyinde, özellikle İsrail sınırına en yakın bölgelerde de yaşanabileceği değerlendiriliyor.
Sonuç olarak, İsrail’in Şam hükümetine tanınması karşılığında sunduğu güvenlik önerisinin özü tam olarak budur.
Suriye yönetimi, iktidarda kalabilmek için bunu kabul etmekten başka seçeneği olmadığını düşünebilir. Bu bir yanılsamadır.
İsrail’in sunduğu şey, Ahmed Şara yönetiminin meşruiyetini özünde baltalayacak ve onu tıpkı Mahmud Abbas’ınki gibi egemenlikten yoksun bir otoriteye dönüştürecek zehirli bir öneriden başka bir şey değildir.
Nihayetinde, yönetim meşruiyetinin yalnızca içeriden geldiği ve iktidarda kalmanın dış iradeye değil, halka ve onların iradesine bağlı olduğu konusunda hemfikir olmalıyız.
Bu, İsrail’in sunduğu teslimiyet anlaşmasına, İsrail ile eşit olmayan müzakereleri derhal durdurmak, geçiş sürecine ilişkin ulusal bir mutabakat oluşturmak, iç cepheyi birleştirmek, askeri kapasiteyi kuvvetlendirmek ve ardından daha iyi bir konumda olduğu müzakerelere başlamak gibi gerçek bir alternatif olduğu anlamına gelir.
Aksi takdirde, bu sadece bir zorbaya değil, bir işgalciye boyun eğdiğimiz anlamına gelir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Ramazan ayına sayılı günler kala iftar ve sahur sofralarının vazgeçilmezi hurma, farklı çeşitleriyle tezgâh ve raflardaki yerini aldı.
Hollanda geçici hükümetinin Dışişleri Bakanı David Van Weel, Türkiye’nin Avrupa güvenliği açısından kritik öneme sahip olduğunu belirterek NATO’da Türkiye gibi güçlü bir ülkenin bulunmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi.
ABD Kongresinde bütçe konusunda uzlaşma sağlanamaması ve İç Güvenlik Bakanlığına ayrılan ödeneğin süresinin dolması nedeniyle Bakanlıkta kısmi hükümet kapanması başladı.
Kalkınma Yolu Projesi’nin, Orta Doğu’da kurallara dayalı ve sürdürülebilir bölgesel entegrasyon için yapısal bir zemin oluşturabileceği düşünülüyor.