Suriye’de Güç Mücadelesi: Yerel Yönetim ve Dış Müdahaleler
Suriye gibi bir ülkede, devletin dış ilişkileriyle bölgesel ve uluslararası çevresi arasındaki ilişkiyi, devletin kendi toplumuyla olan ilişkisinden; ya da güven duygusunu yitirmiş (hatta düşmanlığa varan) yerel grupların birbirleriyle ilişkilerinden ayırmak oldukça zordur.
Suriye, eski dünyanın kalbinde yer alır; stratejik açıdan son derece önemli bir konuma sahiptir. Ancak içinde bulunduğu bölgesel sistemin genel karakteri rekabet ve çatışmadır. Buna karşın Suriye bugün yoksul, zayıf, harap ve kendi içinde derin biçimde bölünmüş bir ülke haline gelmiştir; öyle ki insan, bu ülkenin bir daha toparlanamayacağını ve ayağa kalkamayacağını düşünebilir. Bu nedenle, Suriye’nin tehdit edilmesi, iç işlerine müdahale edilmesi, bölünmelerinden yararlanılması ve bazı yerel grupların diğerlerine karşı desteklenmesi kolaylaşmıştır. Durumu daha da kötüleştiren, ülkenin halen —en azından Birleşmiş Milletler nezdinde— terör listesinde yer alan, her tür yaptırıma maruz bir otorite tarafından yönetiliyor olmasıdır. Bu da onu dış baskılara karşı daha savunmasız kılmaktadır.
Ancak mesele sadece bu değildir. Yeni yönetimin, savaş yıllarında (2012-2024) hakim olan çatışma zihniyetini sürdürmesi, dış aktörlerin ülke üzerindeki nüfuzunu daha da artırmaktadır. Yönetim, yerel bir grup olarak varlığını koruma ve nüfuz alanını genişletme mücadelesinde dış desteğe bağımlı kalmış görünmektedir. Bu da her ne kadar kendini bir devlet gücü gibi sunup “yüksek makam” unvanlarıyla donatsa da, hala bir fraksiyon zihniyetiyle hareket ettiğini, bütün Suriyelileri temsil eden bir hükümet gibi davranamadığını göstermektedir.
Yeni yönetimin, ilk aylarında uluslararası meşruiyet arayışı içinde olması ve liderlerinin isimlerini terör listelerinden çıkarmaya çalışması elbette anlaşılabilir. Nitekim bunda, beklentilerin ötesinde başarı da elde edilmiştir. Ancak, dış desteği içerdeki hakimiyetini pekiştirme aracı haline getirmek, Suriye’yi bir kez daha aynı kısır döngüye sokmaktadır: yani bir yerel grubun, diğer yerel gruba karşı üstünlük sağlamak için yabancı güçlere dayanması. Bu, ülkenin bağımsızlıktan bu yana ortak bir ulusal kimlik inşa edememesinin de başlıca nedenidir.
Bu tutumun yaygınlığı
Bu tutum sadece Hey’et Tahriru’ş-Şam (HTŞ) ile sınırlı değildir; Suriye Demokratik Güçleri, Süveyda’daki Hicri akımı, eski rejim kalıntıları ve hatta HTŞ’nin tek başına iktidarını eleştiren eski muhalif güçler de benzer biçimde davranmaktadır.
Ancak HTŞ artık fiili bir yönetimdir; bir “devlet”i temsil ettiğini iddia etmektedir. Dolayısıyla bu davranış artık ondan kabul edilemez. Daha da endişe verici olan, Suriye’deki rakip gruplar arasında, “dış güçlere en kabul edilebilir kimlik belgelerini sunma” yarışının başlamış olmasıdır. Amaç, yabancı güçlerden destek almak ve onların çıkarlarına hizmet etme karşılığında “yerel vekil” statüsü kazanmaktır. Bu yarışta öne çıkan iki başlık ise “terörle mücadele” ve “İsrail ile ilişkiler”dir. Böylece dış güç, kendi çıkarlarını en iyi temsil edecek yerel aracı seçme lüksüne sahip olmaktadır. Bu mekanizmayı, eski rejim gayet iyi anlamış ve İsrail sınırında İran’ın ve müttefiklerinin konuşlanmasına izin vererek yaptığı ölümcül hata öncesinde, yarım asırdan fazla iktidarda kalmayı başarmıştır.
HTŞ’nin hedefi ve stratejisi
HTŞ’nin bugün hedefi, “uluslararası terörle mücadele koalisyonu”na katılmak ve İsrail ile güvenlik anlaşması imzalamaya hazır olduğunu göstererek, gelecekte bir barış ve normalleşme sürecine zemin hazırlamaktır.
Bu şekilde, Amerika Birleşik Devletleri’nin düşmanlığından müttefikliğine geçmeyi, dolayısıyla ABD’nin zımni desteğiyle iktidarda kalmayı ummaktadır. Bu yaklaşım, bölgedeki birçok yönetici elit arasında kökleşmiş bir düşünce tarzıdır.
Büyük güçlerden çıkarılacak dersler
Yakın dönem Orta Doğu tarihi ve büyük güçlerle ilişkilerinden üç temel ders çıkarılabilir:
- Uluslararası siyasette hiçbir şey sabit değildir. Devletlerin çıkarları da ilişkileri de onları yöneten elitler de değişir.
- Büyük güçler, yerel müttefiklerini veya vekillerini kolayca gözden çıkarılabilir (dispensable) unsurlar olarak görür.
- En istikrarlı ve kalıcı rejimler, dış hamilerinin değil, kendi halklarının çıkar ve davalarıyla en uyumlu olanlardır.
Buna bir ders daha eklenebilir; halk arasında söylenen şu özlü söz:
“Amerika’ya sarılan çıplak kalır.”
Bu atasözü, aramızda olsalardı muhtemelen Şah Rıza Pehlevi veya Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek tarafından da doğrulanırdı. Rivayete göre, Mübarek’in cumhurbaşkanlığındaki son sözleri de bu olmuştur. Bazıları ise bu ifadeyi devrik Afgan lider Eşref Gani’ye atfeder.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Gazeteci Ali Çabuk ABD ile İran arasında yıllardır çözülemeyen nükleer dosyanın müzakereler, askerî baskı ve bölgesel dengeler üzerindeki belirleyici rolünü Fokus+ için kaleme aldı.
Araştırmacı Ahmed El-Cendi, İsrail’de Haredi toplumunun artan ağırlığıyla derinleşen demografik dönüşüm, askerlik krizi ve anayasa eksikliği etrafındaki kronik iç sorunları Fokus+ için kaleme aldı.
Araştırmacı Mustafa Mansur, İsrail medyasının Jeffrey Epstein belgelerini ele alış biçimini ve bu sürecin küresel güç, meşruiyet ve siyasi baskı bağlamını Fokus+ için kaleme aldı.
Gazeteci Taha Emin, Tom Barrack’ın devreye girmesiyle ABD’nin Irak’taki hükümet krizine nasıl daha doğrudan müdahil olduğunu, Maliki–Sudani dengesi üzerinden şekillenen güç mücadelesini ve olası senaryoları Fokus+ için inceledi.