Şam, İsrail’in Meydan Okuması Karşısında Yanlış Hesap mı Yaptı?
Bölgesel ve uluslararası düzeyde görülen himaye –ki bu, Suriyelilerin çıkarları ve hesaplarıyla zorunlu olarak örtüşmeyen çıkar ve hesaplara dayanıyor– Şam'daki yeni yönetimin karşısındaki gitgide büyüyen meydan okumaları hafifletmiyor.
Bunun birçok nedeni var. Bazıları, bölgesel ve uluslararası sistemin yapısına, onu yöneten ve üzerinde etki kurulamayan güç dengeleri ve rekabet ilişkilerine bağlıyken; diğerleri, belki de Esad rejimine karşı kazanılan "kolay" ve hızlı zaferin yarattığı aşırı özgüven ve rahatlık sonucu ortaya çıkan, yeterince ince hesaplanmamış okumalara, yaklaşımlara ve politikalara dayanıyor.
Bu hatalı yaklaşımların başında, rejimin düşüşünün birinci yıldönümüne yaklaştığımız şu günlerde, İsrail meydan okuması geliyor. Başlangıçta bu tehdide bir tür "hafiflikle" yaklaşıldı. Zira, İsrail'in ihlallerini görmezden gelmekte veya ona karşı iyi niyet ispatlamakta aşırıya kaçmanın şerrini savacağına inanılıyordu. Tahminler, İsrail'in İran'ın kovulmasından ve Hizbullah'a giden ikmal yolunun kesilmesinden dolayı "minnettar" olması gerektiği yönündeydi – ki bu, onun Suriye'deki temel hedefiydi.
Netanyahu'nun gerçek amacı: Güçle barış dayatmak
Ancak Netanyahu hükümeti böyle değildi. Tam tersine, ortaya çıkan durumu, "Tufan Savaşları" sonrası bölgeye dair kendi vizyonuna uygun olarak Suriye sahnesini yeniden şekillendirmek için bir fırsat olarak gördü.
Ayrıca, Suriye'de kaosun geri dönüşü veya DAİŞ'in yeniden canlanması korkusunu kullanmakta aşırıya kaçıldığı da anlaşılıyor. Bunun, bölgesel ve küresel aktörleri İsrail'in Suriye'deki eylemlerini dizginlemeye ve ülkenin istikrarını baltalamasını engellemeye iteceği umut edildi. Bu da gerçekleşmedi. Suriye'nin resmen "Uluslararası Terörle Mücadele Koalisyonu"na katılması ve Amerikan güçleriyle DAİŞ'e karşı doğrudan askeri operasyonlara katılması da (şimdilik) bu durumu değiştirmedi.
Esad'ın düşüşünden bir yıl sonra, İsrail saldırılarının derinlik, hacim ve maliyet açısından (son olarak Beyt Cin'de yaşananlar) devam etmesi ve artmasıyla, Şam'ın müzakere sürecinde gereğinden fazla aceleci davrandığı netleşti. Hızla doğrudan ve siyasi düzeyde müzakerelere razı olmak (Esad Şeybani'nin Ron Dermer ile Paris, Londra ve muhtemelen başka yerlerde tekrarlanan görüşmelerine atıf yapılıyor) bir hataydı. Aynı şekilde, Başkan Ahmed el-Şara'nın Washington ziyareti öncesinde ve sırasında ifade ettiği gibi, İsrail ile yakın zamanda bir "güvenlik" anlaşmasına varılacağına dair iyimserlik de yersizdi.
Gerçek şudur ki, Netanyahu hükümeti 1974 ateşkes düzenlemelerine geri dönecek herhangi bir anlaşmayla hiç ilgilenmedi. Onların amacı, Suriye'nin zayıf durumunu kullanarak, Trump yönetiminin sloganını taklit eden "güç yoluyla barış" dayatmak ve karşılığında Şam'ın 1967'de işgal edilen topraklarından feragat edeceği bir anlaşma koparmaktı.
Suriye için yeni yol haritası: Varoluşsal tehditle yüzleşme
Suriye'nin bu aşamada gerçekten ihtiyacı olan şey, İsrail meydan okumasına yönelik yaklaşımını kapsamlı bir şekilde yeniden değerlendirmektir. Buna, konuya hak ettiği ciddiyeti vermek ve bunu Suriye devleti için varoluşsal bir tehdit olarak ele almak da dâhildir.
Bu da Şam'ın şu anda sahip olmadığı kapsamlı bir karşı koyma stratejisi gerektirir:
- İsrail aklını anlamak: Bu stratejinin ilk maddesi, İsrail zihniyetini ve düşünce mekanizmalarını doğru bir şekilde anlamaktır ki, hedefleri doğru belirlensin ve hareketleri tahmin edilerek onlarla başa çıkmak mümkün olsun. (Suriye yönetiminin bu konuda en ufak bir fikri olmadığı açıktır.) Bu, Suriye'de kıtlığı çekilmeyen askeri ve sivil uzmanlardan oluşan, İsrail'i incelemeye ve anlamaya odaklanmış uzman bir ekip kurulmasını gerektirir.
- Zayıflık söylemini bırakmak: İkincisi, Suriye'nin zayıf olduğu ve karşı koyma gücüne sahip olmadığı tezini tekrarlamaktan kaçınmaktır. İsrail bunu duymaktan zevk alır. Oysa geçen Cuma Beyt Cin'de yaşanan gibi sınırlı bir direniş bile hesaplarını değiştirmeye yetmişti.
- Gerçek baskı kartları oluşturmak: Bu, Suriye yönetiminin kendini hesapsız bir askeri
Güç dengeleri her çatışmada belirleyici bir faktördür, ancak uğruna savaşılan davaya olan inanç da aynı derecede önemlidir. Heyet Tahrir el-Şam'ın bize anlattığı gibi, hepimizin mantıksal olarak imkânsız gördüğümüz şeye (Esad'ı düşürmek ve Şam'a girmek) sonuna kadar inanarak dünyaya bu konuda ders vermesi gerekir.
Son olarak ve en önemlisi, ulusal birliği yeniden inşa etmek için çalışılmalıdır. Bu, İsrail'in Suriye'deki projesini (ki özü, Suriye'yi varlığını İsrail'e borçlu çatışmaya sürüklemesi anlamına gelmez; aksine, bölge halkıyla koordinasyon içinde, onların direncine destek olacak sahada gerçek baskı kartları oluşturmak demektir. Bu, savaş dayatılırsa Suriye'nin yüksek bedeller karşılığında bile olsa kendini savunabileceğini tereddütsüz bir şekilde göstermelidir. Ancak bu şekilde, geçmiş aşamanın hatalı hesaplarını aşabilir ve yakında ortadan kalkmayacak gibi görünen İsrail meydan okumasıyla başa çıkmak için daha iyi bir konuma gelebiliriz.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Araştırmacı Ahmed El-Cendi, İsrail’de Haredi toplumunun artan ağırlığıyla derinleşen demografik dönüşüm, askerlik krizi ve anayasa eksikliği etrafındaki kronik iç sorunları Fokus+ için kaleme aldı.
Araştırmacı Mustafa Mansur, İsrail medyasının Jeffrey Epstein belgelerini ele alış biçimini ve bu sürecin küresel güç, meşruiyet ve siyasi baskı bağlamını Fokus+ için kaleme aldı.
Gazeteci Taha Emin, Tom Barrack’ın devreye girmesiyle ABD’nin Irak’taki hükümet krizine nasıl daha doğrudan müdahil olduğunu, Maliki–Sudani dengesi üzerinden şekillenen güç mücadelesini ve olası senaryoları Fokus+ için inceledi.
Araştırmacı Emine Gözde Toprak, ABD-İran müzakerelerinin anlaşmayla sonuçlanma ihtimalini, bölgesel gerilimler, askeri baskı ve diplomatik arayışlar ekseninde Fokus+ için kaleme aldı.