Orta Doğu'da Yeni Bir Güvenlik Mimarisiyle mi Karşı Karşıyayız?
Orta Doğu bölgesel güvenlik yaklaşımlarında sıkça dile getirilen çelişkilerden biri, bölge ülkelerinin silahlanma ve ordu kurmaya ayırdığı yüksek bütçelere rağmen ciddi bir güvenlik yoksunluğu yaşamasıdır. Ancak bölge ülkelerinin, modern sistemin ortaya çıktığı bir asırdan uzun süredir güvenliklerini kolektif bir bölgesel düzen yerine, çoğunlukla tek başlarına ya da dış güçlere dayanarak sağlamaya çalıştıkları dikkate alındığında bu durum anlaşılır hâle gelir. Bunun sonucunda da kronik bir güvenlik ikilemi doğmuştur: Her ülke, askerî kapasitesini artırarak veya dış ittifaklar kurarak kendi güvenliğini pekiştirmeye çalışmakta; diğer ülkeler ise bu adımları kendilerine yönelik bir tehdit olarak algılayıp aynı şekilde karşılık vermektedir. Böylece bölgede silahlanma artarken güvenlik giderek azalmaktadır.
"Aksa Tufanı" savaşı ve ardından gelen İran savaşı; bölgede Soğuk Savaş'ın bitiminden bu yana bir yandan İsrail'in askerî üstünlüğüne, diğer yandan başta Körfez ülkeleri olmak üzere Arap ülkelerinin ABD güvenlik şemsiyesine dayanmasına dayanan güvenlik düzeninin sınırlarını gözler önüne sermiştir.
Tam da bu açıdan bakıldığında Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ı bir araya getiren Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı okumak gerekir. Bu anlaşma, üç önemli bölgesel güç arasındaki basit bir askerî sözleşme olmanın ötesinde, bölgesel güvenlik yapısında yaşanan daha derin bir dönüşümün ve koruma beklemek yerine caydırıcılık inşa etme arayışının bir ifadesidir. Asıl çelişki ise Mekke Anlaşması'na taraf olan bu üç ülkenin güvenlik önceliklerinin ve tehdit algılarının tamamen örtüşmemesidir (Suudi Arabistan'ın güvenlik ikilemi temel olarak İran ve onun Körfez'deki kritik altyapıları hedef alma kapasitesiyle ilgiliyken; Pakistan'ın savunma doktrinindeki ana tehdit kaynağı Hindistan olmaya devam etmekte, Türkiye ise Doğu Akdeniz, Suriye, NATO üyeliği ve İsrail ile Yunanistan'la yaşanan gerilimli ilişkileri kapsayan farklı bir güvenlik çevresinde hareket etmektedir). Buna rağmen üç ülke, birine yapılan saldırının hepsine yapılmış sayılacağı ilkesine dayanan bir formülde buluşmuştur. Anlaşmayı önemli kılan da tam olarak budur: Anlaşma, ortak bir düşman tanımlamaktan ziyade ortak bir caydırıcılık üretmeye dayanmaktadır ve doğasını anlamak için bu ayrım hayati önem taşır.
Bu bağlamda anlaşmanın amacı, üç ülkenin savaşlarına girecek ortak bir ordu kurmak değildir. Türkiye, Güney Asya'da Hindistan ile Pakistan arasında yeni bir çatışma çıktığında bölgeye birlik göndermeyeceği gibi; Pakistan da kendisini Türkiye ile Yunanistan arasındaki olası bir gerilimin doğrudan tarafı olarak bulmayacaktır.
Anlaşmanın temel işlevi, taraflardan birine saldırmayı düşünen herhangi bir ülke için belirsizlik düzeyini artırmaktır; yani bir saldırının tek bir ülkeyle sınırlı kalmayabileceğini hissettirmektir. Başka bir deyişle bu anlaşma, savaşmak ve kazanmak için değil, savaşı önlemek için tasarlanmıştır. Bu nedenle anlaşmanın pratik etkilerinin, ordu sevk etmek gibi kapsamlı adımlardan ziyade uzun vadede daha kritik olan alanlarda görülmesi muhtemeldir: İstihbarat paylaşımı, ortak eğitim ve tatbikatlar, hava ve füze savunması, askerî koordinasyon, bazı operasyonel standartların uyumlaştırılması ve ortak savunma sanayisi üretimi.
Bu noktalarda üç ülke arasındaki tamamlayıcı unsurlar belirgin biçimde öne çıkmaktadır. Suudi Arabistan finansal güç ve küresel enerji piyasasındaki eşsiz konumunu sağlarken; Türkiye üç ülke arasındaki en büyük savunma sanayisi altyapısına ve İHA, füze ile elektronik harp alanlarında giderek artan bir tecrübeye sahiptir. Pakistan ise uzun operasyonel geçmişe sahip büyük bir ordu ve hepsinin ötesinde nükleer güç olma statüsüyle katkı sunmaktadır.
Anlaşmanın detaylarından ziyade onu ortaya çıkaran bağlam daha önemlidir. Körfez ülkeleri, güvenlik doktrinlerini onlarca yıl boyunca, hayati çıkarları ciddi bir tehdit altına girdiğinde ABD'nin kendilerini koruyacağı varsayımı üzerine kurdu. Ancak 2019'da Aramco tesislerine düzenlenen saldırılarla başlayan, Gazze savaşı ve bölgesel çatışmanın genişlemesiyle devam eden ve son olarak İran savaşına kadar uzanan krizler silsilesi, Washington ile stratejik bir ilişkiye sahip olmak ile sınırsız bir güvenlik garantisi elde etmek arasındaki farkı netleştirdi. Bu durum Suudi Arabistan'ın ABD ile bağlarını koparma yoluna gittiği anlamına gelmediği gibi, Mekke Anlaşması da ABD şemsiyesinin ve Washington'ın bölgesel güvenlik vizyonunun dışında bir ittifak olarak okunmamalıdır. Aksine anlaşma, bazı yönleriyle Washington'ın yıllardır müttefiklerinden talep ettiği bir yaklaşımla tam bir uyum göstermektedir: Kendi güvenliklerinin yükünü daha fazla üstlenmeleri. Eğer Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan bölgesel güvenliğin daha büyük bir kısmını üstlenebilir (ve zımnen İran ile İsrail'i sınırlandırabilirse), bu durum Washington'ın kriz yönetimi için ayırdığı kaynakları azaltmasına ve Çin ile -daha az oranda da Rusya ile- olan geniş küresel rekabete daha fazla odaklanmasına imkân tanıyabilir.
Kaynak: Al-Araby Al-Jadeed
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
TEKNOFEST 2026 kapsamında düzenlenen Roket Yarışması’nda 2 bin 212 takım arasından A Grubu kategorilerinde finale kalan 73 takım, geliştirdikleri roketleri gökyüzüne taşımak için mücadele edecek. Yarışma, 7-13 Eylül 2026 tarihlerinde Aksaray Hisar Atış…
Kırgızistan’da düzenlenen 6. Dünya Göçebe Oyunları kapsamında Issık Göl bölgesindeki Kırçın Yaylası’nda kurulan “Göçebeler Dünyası” etno kenti, Kırgızistan’ın farklı bölgelerinden gelenekleri bir araya getirdi. Ziyaretçiler, göçebe kültürünün yemeklerini…
Osmaniye’nin Toprakkale ilçesinde kooperatif kuran 7 kadın, kök boyayla renklendirdikleri yün ipliklerden coğrafi işaret tescilli Karatepe kilimi dokuyarak hem kültürel mirası yaşatıyor hem de aile bütçelerine katkı sağlıyor.
İsrail'de yolsuzlukla suçlanan Başbakan Binyamin Netanyahu'nun yargılanmasına, mahkemelerdeki adli tatilin bitişinin ardından bugün Kudüs Bölge Mahkemesi'nde ek tanıkların dinleneceği duruşma ile devam edilecek.