Marwan Kabalan

Marwan Kabalan
Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi'nde Siyasi Çalışmalar Birimi Direktörü, Körfez ve Arap Yarımadası Çalışmaları Forumu Başkanı ve Doha Lisansüstü Çalışmalar Enstitüsü'nde Diplomatik Çalışmalar ve Uluslararası İşbirliği Program Sorumlusu olarak görev yapmaktadır. Daha önce Suriye'deki Kalamun Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Fakültesi Dekanı olarak görev yapmıştır. Şam Üniversitesi'nde uluslararası siyaset profesörü ve İngiltere'deki Manchester Üniversitesi'nde Uluslararası Siyaset Bölümü'nde öğretim görevlisiydi.
devamını oku daha az oku New York'taki Columbia Üniversitesi'nde misafir akademisyen olarak bulunmuştur (2007-2008). Bir dizi Arap ve bölgesel araştırma kuruluşu ve enstitüsü için uluslararası ilişkiler konusunda danışman olarak çalışmıştır. Dış politika ve uluslararası ilişkiler konularında Arapça ve İngilizce olarak yayınlanmış çeşitli kitap ve makalelerin yazarıdır: Suriye Dış Politikası ve ABD: Bush'tan Obama'ya; İran-Irak-Suriye: Üçlü Örüntüde Şoklar ve Rekabetler: Şoklar ve Rekabetler.

Birlik Sadece Toprak Bütünlüğünden İbaret Değildir

birlik-sadece-toprak-butunlugunden-ibaret-degildir.jpg
17 Şubat 2026

Cumhurbaşkanı Ahmed Şara yönetiminin gerek Suriye'yi birleştirme ve uluslararası izolasyondan çıkarma, gerekse üzerindeki yaptırımları kaldırma yönünde elde ettiği bariz başarılara rağmen; ülkenin ayağa kalkması ve derin varoluşsal krizinden kurtulması için bütünleşik bir ulusal vizyonun yokluğunda durum hala hassasiyetini korumakta ve geriye gidişe müsait görünmektedir. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile yapılan anlaşmanın ardından gözler güneye çevrilmiş durumdadır. Burada birbiriyle bağlantılı iki düğüm bulunmaktadır: Birincisi Süveyda vilayetiyle ilgili, ikincisi ise İsrail’in Suriye topraklarına yönelik günlük saldırılarını ve iç işlerine yönelik aleni müdahalelerini durdurmak amacıyla yapılması planlanan güvenlik anlaşmasının gereklilikleriyle ilgilidir.  

Geçen temmuz ayında yaşanan kanlı olaylardan ve Hicri Grubu’nun vilayeti ana vatandan ayırmak ve İsrail ile ilişkilerde ileri gitmek için bu olayları istismar etmesinden sonra Süveyda’yı geri almak kolay olmayacaktır. Ancak hükümet; temmuz ayındaki ölümcül hatayı düzeltmek, Cebel el-Dürzi'deki hakim ulusal akımı güçlendirmek ve aynı zamanda Hicri ile akımını marjinalleştirmek için ciddi bir girişimde bulunursa bu imkansız da değildir. 

Bu durum henüz gerçekleşmemiştir; zira Şara yönetimi hala iç sorunlarının çözümünün yabancı başkentlerde yattığına ve Fırat'ın doğusundaki bölgelerde kontrolü yeniden sağlamasını kolaylaştıran dış mutabakatların, Süveyda’yı geri almak için güneyde de (İsrail ile) tekrarlanabileceğine inanmaktadır.  

Benjamin Netanyahu hükümetinin, 1974 Kuvvetlerin Ayrılması Anlaşması'nı; Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri ile örülen ve o dönemde silahsızlandırılmış bölge fikrini (Esed rejiminin güneye dönüşüne izin verilmesi karşılığında İranlıların 80 km derinliğe kadar bölgeden çıkarılması) doğuran 2018 mutabakatlarıyla değiştirme konusundaki ısrarı ışığında, Şara yönetimi bunun bedelini ödemeye hazır görünmektedir. Nitekim Suriye ile İsrail arasında gerçekleşen Paris toplantısının sonuç bildirgesi bundan daha fazlasına işaret etmiş; sahadaki askeri kontrolün dondurulmasına hükmetmiştir. Bu durum, İsrail’in son dönemde işgal ettiği bölgelerin akıbetinin nihai bir anlaşmaya varılana kadar askıda kalması anlamına gelmektedir. 

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara

Şam; Fırat'ın doğusunda yaptığı gibi Süveyda'yı ve devlet egemenliği dışında kalan her bir karış toprağı geri almayı başarmalıdır. Buna güneyde İsrail işgali altındaki yerler de dahildir. Ülkenin birleştirilmesi, önünde hiçbir şeyin duramayacağı en yüksek önceliktir; ancak bu sadece ulusal toprağın geri alınması ve devlet kontrolünün dayatılması anlamına gelmez, aynı zamanda o toprak üzerinde yaşayan vatandaşların da geri kazanılması anlamına gelir. 

Suriye, tarihsel olarak bir yanda güneyde Şam’dan kuzeyde Halep’e uzanan ve aralarında Humus ile Hama’nın bulunduğu dört büyük şehirden oluşan "merkez/kalp" hattı, diğer yanda ise "çevre" veya "periferi" bölgeleri arasında fiili bir yabancılaşma sorunu yaşamıştır. Yeni iktidarın bu sorunu görmezden gelme lüksü yoktur; zira bu durum hem dahili hem de harici taraflarca istismar edilmeye açık, patlamaya hazır bir saatli bombayı temsil etmektedir. Aksine, çözümün bir ön hazırlığı olarak bu konu şeffaflıkla ele alınmalıdır. Bu da ancak, bir vatandaşlık devletinin yeniden inşasını hedefleyen; güvenlik, siyaset ve ekonomi boyutları olan kapsamlı bir ulusal vizyon ortaya koymakla mümkündür. 

Güvenlik boyutunda, örneğin; iktidara yönelik kanaatlerine veya tutumlarına dayanarak silahın bir grubun elinde bırakılıp diğerinin elinden alındığı seçici bir silahsızlandırma süreciyle toplumsal istikrar sağlanamaz. Bu durum devlete olan güveni sarsar ve devleti tarafsız bir hakem olmaktan çıkarıp toplumun bir kesiminin hasmı haline getirir. Buna karşılık, gönülleri teskin etmek ve gelecekteki olası hak ihlallerini önlemek için bir geçiş dönemi adaleti sürecinin başlatılmasında tam bir ciddiyet sergilenmelidir. 

Ekonomik olarak ise, insanlara onurlu bir yaşam sağlanmadıkça onları yeni devlete entegre etmek mümkün değildir; bu da ancak herkes için iş imkanları yaratmakla olur. Suriye'de şu an, eski devlet kurumlarının birçoğunun lağvedilmesi ve bazılarının yeniden yapılandırılması sonrası gelir kaynaklarını kaybeden ve sessizce açlık çeken bölgeler bulunmaktadır; bu bölgelerin feryat etmeye başlaması uzun sürmeyecektir. Bu durum gerçekleşmeden önlem alınmalıdır; zira bu, devletin tüm vatandaşlarına karşı görevi ve sorumluluğudur. İnsanların rızkı ve güvenliği sağlandıktan sonra, onların vatanda eşit ortaklar olarak tanınması aşaması gelir. Bu da ancak temsilcilerini seçmelerine, anayasalarını yazmalarına ve devletlerinin inşasına katılmalarına izin veren siyasi bir süreçle mümkündür. Bunlar olmaksızın toprak bütünlüğü, duvarda asılı duran, gerçekte parçalanmış olmasına rağmen sahte bir birlik ve kontrol izlenimi veren kağıt üzerindeki bir haritadan ibaret kalır. 

ABD'nin "Düşman Ekseni"nin En Zayıf Halkası: İran

ABD'nin Düşman Ekseninin En Zayıf Halkası İran
30 Ekim 2024

ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin İran politikasını takip eden herkes, son dört yılda İran konusundaki politikalarda meydana gelen değişim karşısında hayrete düşmüş olmalı. 

Biden, Ocak 2021’de göreve başladığında dış politikası Asya’ya odaklanmıştı ve eski Başkan Barack Obama gibi o da Çin’e odaklanmak için Orta Doğu ile “bağını koparmak” zorunda kaldı. 

Obama döneminde bu “bağın koparılması”, Irak’tan çekilme ve İran’ın nükleer programını en az 15 yıl süreyle dondurması için bir anlaşma yapma koşuluna bağlıydı. Bu süre zarfında Washington’ın uluslararası konumunun yanı sıra “terörle savaş” ve 2008’de patlak veren küresel mali kriz nedeniyle tükenen ekonomik, diplomatik ve askeri yeteneklerini yeniden kazanması hedeflendi. 

Biden’a gelince, Orta Doğu ile “bağın koparılması” Afganistan’dan çekilmek ve İran’la nükleer anlaşmaya (ABD eski Başkanı Donald Trump’ın 2018’de çekildiği anlaşma) geri dönmek anlamına geliyordu ki bunlar Çin’i kuşatmak için gerekli olan iki koşuldu.  Ancak işler Biden’ın umduğu gibi gitmedi.  

Obama döneminde, ABD’nin Irak’tan alelacele çekilmesi ve eski Başbakan Nuri El Maliki’yi destekleme politikası IŞİD’in yükselişine yol açtı. Sonrasında ABD, IŞİD’i ortadan kaldırması hedeflenen uluslararası koalisyona liderlik etmek üzere tekrar Orta Doğu’ya dönmek zorunda kaldı ve Çin tekrar göz ardı edildi. 

Körfez’e yönelik bir strateji 

Biden’ın ABD güçlerini Afganistan’dan kaotik bir şekilde çekmesi ise, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i Ukrayna’yı işgal etmeye teşvik eden yanlış sinyaller göndererek, Washington’un bölge ve dünyadaki politikalarını bir kez daha tersine çevirdi. 

Rusya’yı kuşatmak ve Ukrayna’yı işgalinin bedelini ödetmek isteyen Biden, Körfez’deki eski ittifakları yeniden kurmak zorunda kaldı. 

Rakibi olan Trump ile yakın ilişkisi nedeniyle Suudi Arabistan Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ı tecrit etme sözü veren ve Yemen savaşı nedeniyle ülkeye silah ihracatını durduran Biden, Riyad ile arasını düzeltmek durumunda kaldı. 

Başkan Biden önceki kararlarıyla, Suudi Arabistan’ın “OPEC+” formülü kapsamında Rusya ile kurduğu petrol “ittifakını” bozmak ve Rusya’nın petrol ve gazını telafi etmek için Körfez ülkelerinden yardım almak istiyordu. ABD Başkanı bu adımıyla, elbette Körfez ülkelerini Çin’den uzak tutmayı da düşünüyordu. 

Bu değişim, Obama yönetiminde olduğu gibi, Biden’ın da kendisine aynı derecede cömert davranacağını uman İran’ın hoşuna gitmedi. Bu bağlamda, Biden’la anlaşma iddiasında olan eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani yönetiminin gitmesi ve dış politikada “Doğuya Yönelme” fikrinde olan İbrahim Reisi yönetiminin iktidara gelmesiyle Tahran’ın politikası değişmeye başladı. 

Ukrayna savaşının patlak vermesiyle birlikte, İran en riskli adımı atmaya ve en büyük küresel iddiaları “Rusya’yı yenmek ve Çin’i zayıflatmak” olan Biden yönetimine meydan okumaya karar verdi. 

Tahran, her ne kadar hiçbir zaman stratejik ittifak sınırına ulaşmamış olsa da Rusya’nın Ukrayna’daki yenilgisinin kendisine olumsuz yansıyacağını ve Washington karşısında konumunu zayıflatacağını görerek, 2022 yazından itibaren gizlice Moskova’ya destek vermeye başladı.    

İran bu çerçevede, Rusya’ya ucuz ama etkili olan silahlı insansız hava araçları (SİHA) ve balistik füzeler sağladı. 

İran'a ait insansız hava araçları depolarından bir görüntü.  

Bu şekilde Batı’ya yaptırım politikasındaki tutumunu değiştirmesi için baskı yapacağını düşünen İran, bunun da ötesinde Rusya-Çin-İran-Kuzey Kore ittifakının netleşeceğini umdu. 

Nihayetinde, Nisan 2024’te Kuzey Koreli üst düzey bir heyet Tahran’a ilk ziyaretini gerçekleştirdi. Ancak öngörülemeyen bir durum olan, Hamas’ın askeri kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’nın 7 Ekim 2023’te İsrail’e düzenlediği “Aksa Tufanı Operasyonu” hesapları yeniden değiştirdi.  

ABD’nin odak noktası yeniden Orta Doğu oldu  

Washington boş yere çıkmaya çalıştığı Orta Doğu’ya yeniden odaklandı ve İsrail’e büyük destek verdi. 

Bu durum Moskova ve Pekin üzerindeki baskının hafiflemesini, Tahran üzerindeki baskının ise artmasını sağladı. 

Biden yönetimi İran’ın Ukrayna savaşındaki tutumundan memnun değildi ancak yine de Ağustos 2023’te yapılan mahkum takası ve Kuzey Kore bankalarında tutulan 6 milyar dolarlık fonların serbest bırakılmasına yönelik anlaşmanın da gösterdiği gibi, Tahran’ın bunu müzakere pozisyonlarını güçlendirmek için yaptığına inanıyordu. 

Washington’ın bu tutumu, tüm ABD gündemini altüst eden Gazze Savaşı’ndan sonra değişti. Demokrat Partili Biden yönetimi, İsrail’in İran’ı hedef almasına, özellikle de savaşın İran’ın kırılganlığı ve zayıflığını ortaya çıkarmasından sonra daha hoşgörülü yaklaşmaya başladı. 

Sonuç olarak Tahran, bugün Washington’ın “düşmanlarını” içeren eksendeki en zayıf halka haline geldi. Washington, bu zayıf halkayı kırmak için baskı yapmanın Çin, Rusya ve Kuzey Kore’yi zayıflatarak ve teslim olmaya zorlayarak istediği küresel değişime yol açabileceğine ikna olmuş görünüyor. Bu da Biden’ın Gazze, Ukrayna ve Tayvan’daki çatışmaların sonuçları arasında sürekli neden bağlantı kurduğunu açıklıyor. 

Acaba bir sonraki ABD yönetimi bu yaklaşımı sürdürecek mi ve bunda başarılı olabilecek mı? 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.