Marwan Kabalan

Marwan Kabalan
Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi'nde Siyasi Çalışmalar Birimi Direktörü, Körfez ve Arap Yarımadası Çalışmaları Forumu Başkanı ve Doha Lisansüstü Çalışmalar Enstitüsü'nde Diplomatik Çalışmalar ve Uluslararası İşbirliği Program Sorumlusu olarak görev yapmaktadır. Daha önce Suriye'deki Kalamun Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Fakültesi Dekanı olarak görev yapmıştır. Şam Üniversitesi'nde uluslararası siyaset profesörü ve İngiltere'deki Manchester Üniversitesi'nde Uluslararası Siyaset Bölümü'nde öğretim görevlisiydi.
devamını oku daha az oku New York'taki Columbia Üniversitesi'nde misafir akademisyen olarak bulunmuştur (2007-2008). Bir dizi Arap ve bölgesel araştırma kuruluşu ve enstitüsü için uluslararası ilişkiler konusunda danışman olarak çalışmıştır. Dış politika ve uluslararası ilişkiler konularında Arapça ve İngilizce olarak yayınlanmış çeşitli kitap ve makalelerin yazarıdır: Suriye Dış Politikası ve ABD: Bush'tan Obama'ya; İran-Irak-Suriye: Üçlü Örüntüde Şoklar ve Rekabetler: Şoklar ve Rekabetler.

Suriye’nin Birleşmesini Engelleyen İki Varsayım

suriye-nin-birlesmesini-engelleyen-iki-varsayim.jpg
14 Ocak 2026

Suriye, Esed ve rejiminin devrilmesinin ardından ikinci yılına girerken; nesnel bir gözlemci, geçiş yönetiminin elde ettiği birçok başarıyı fark etmekte zorlanmayacaktır. Örneğin; güvenlik durumunun genel olarak düzelmesi, (bölgemiz standartlarına göre) makul düzeyde kamu özgürlüklerinin sağlanması ve bazı temel hizmetlerdeki iyileşmeler bunlardan birkaçı. Ancak şüphesiz en büyük başarı; Suriye'nin uluslararası izolasyonuna son verilmesi, başta en ağırı olan Sezar Yasası olmak üzere Amerikan ve Avrupa ambargolarının kaldırılmasıdır. 

Fakat hala çözülemeyen asıl düğüm, ülkenin yeniden birleşmesi meselesidir. Burada sadece ilerleme kaydedilememekle kalınmamış, aksine ironik bir şekilde büyük bir gerileme yaşanmıştır. (İsrail’in Temmuz 2025 ihlallerini istismar ederek bazı Suriyeli vatandaşların koruyucusu gibi davranmasıyla Süveyda'nın tamamen merkezin kontrolünden çıkması ve sahil şeridindeki hareketliliğin sürmesi buna örnektir). Bu durum, yeni yönetimin sebepler üzerinde düşünmesini gerektiriyor; sadece bu durumu aşmak için değil, krizin daha da derinleşmesini önlemek için.  

Zira artık Süveyda, sahil ve SDG bölgelerinin ardından, Şam ve Halep’ten de yükselen federasyon çağrılarını duymaya başladık; bu da büyük bir tehlikenin habercisidir. 

Kişisel kanaatimce, yönetimin ülkeyi birleştirme çabalarında dayandığı iki varsayımın yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor: 

Birinci varsayım: Güç ne kadar merkezileşirse kontrol o kadar artar 

Geleneksel bir düşünce olan; "iktidar ne kadar tek elde toplanırsa taşrayı merkeze bağlama şansı o kadar artar" inancı artık geçerli değildir. Bu düşünce yapısı, mutlak monarşilerin hüküm sürdüğü, egemenliğin hükümdarın şahsında vücut bulduğu ve halkın sadece "vergi veren, askere giden ve alkış tutan" tebaalardan ibaret olduğu dönemlerde işe yarayabilirdi. 

O dönem kapandı. Bunun kanıtı, bu yöntemi benimseyen Arap devletlerinin (Suriye, Irak, Libya, Sudan, Somali, Yemen...) bugün çöküşe sürüklenmiş olmasıdır. Bugün dünyadaki en birlik içindeki devletler, gücü tekelleştirenler değil, gücü paylaşan ve devredenlerdir. Katılım dairesi genişledikçe insanlar varlıklarının, rollerinin ve sorumluluklarının tanındığını hisseder; böylece devlet projesine olan bağlılıkları artar. Dışlandıklarını ve ihmal edildiklerini hissettiklerinde ise—özellikle de uzun bir iç savaştan yeni çıkmış ve merkezi otoritesi zayıf bir ülkede—kopma ve ayrılma eğilimleri güçlenir. 

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara

Devlet, bir şirket mantığıyla (patronun mülkiyet hakkıyla işe alıp kovması gibi) veya bir örgüt/fasil mantığıyla (liderin maaş ödediği için karar mercii olması gibi) yönetilemez. Devlet ancak halkın iradesini temsil eden, toplumsal ve siyasi güçlerin rızasına ve katılımına dayanan bir anlayışla yönetilir. 

İkinci varsayım: Birleşme kararı dışarıdadır 

Yeni yönetimin gözden geçirmesi gereken ikinci yanlış inanış; devletin birleşmesi kararının dış güçlerin elinde olduğu ve bu dış güçler memnun edilirse "isyan eden" iç tarafların dış desteğini kaybederek teslim olacağı düşüncesidir. Bu tehlikeli bir mantıktır. Çünkü bir yandan içeriye verilmeyen tavizlerin dışarıya verilmesini meşru kılar (ki bu tam olarak Esed rejiminin yöntemiydi ve devrimin sebeplerinden biriydi). Diğer yandan ise Suriyelilerin bağımsız bir ulusal iradeye sahip olduğunu reddederek onları sadece dış gündemlerin "paralı askerleri" veya piyonları konumuna indirger.  

Bu, Esed zulmüne karşı saf bir ulusal iradeyle ayağa kalkan Suriye halkının fedakarlıklarına yapılmış büyük bir hakarettir. 

Kabul edilmelidir ki Suriye, bağımsızlığından bu yana ulusal kimliğin kırılganlığı, mezhepsel/bölgesel bölünmeler ve kır-kent çatışması nedeniyle dış müdahalelere açık bir yer olmuştur. Ancak bu durum, ülkeyi birleştirmek için kabul edilmesi ve üzerinde çalışılması gereken bağımsız "iç dinamiklerin" varlığını asla yadsımaz. İçerideki sorunlar çözülmediği sürece dış faktörler bölünmeyi beslemeye devam edecektir. Evin onarımı içeriden başlar; dış müdahalelerin önü ancak bu şekilde kesilir. 

Özetle: Suriye'nin sorunları da çözümleri de kendi içindedir. Ülkeyi birleştirmenin, bölünme riskini bertaraf etmenin ve dış müdahalelere karşı dirençli bir devlet inşa etmenin tek yolu; herkesin haklarını tanımak, yönetime katılımı sağlamak ve tüm fertlere özgür vatandaşlar olarak muamele etmektir. 

ABD'nin "Düşman Ekseni"nin En Zayıf Halkası: İran

ABD'nin Düşman Ekseninin En Zayıf Halkası İran
30 Ekim 2024

ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin İran politikasını takip eden herkes, son dört yılda İran konusundaki politikalarda meydana gelen değişim karşısında hayrete düşmüş olmalı. 

Biden, Ocak 2021’de göreve başladığında dış politikası Asya’ya odaklanmıştı ve eski Başkan Barack Obama gibi o da Çin’e odaklanmak için Orta Doğu ile “bağını koparmak” zorunda kaldı. 

Obama döneminde bu “bağın koparılması”, Irak’tan çekilme ve İran’ın nükleer programını en az 15 yıl süreyle dondurması için bir anlaşma yapma koşuluna bağlıydı. Bu süre zarfında Washington’ın uluslararası konumunun yanı sıra “terörle savaş” ve 2008’de patlak veren küresel mali kriz nedeniyle tükenen ekonomik, diplomatik ve askeri yeteneklerini yeniden kazanması hedeflendi. 

Biden’a gelince, Orta Doğu ile “bağın koparılması” Afganistan’dan çekilmek ve İran’la nükleer anlaşmaya (ABD eski Başkanı Donald Trump’ın 2018’de çekildiği anlaşma) geri dönmek anlamına geliyordu ki bunlar Çin’i kuşatmak için gerekli olan iki koşuldu.  Ancak işler Biden’ın umduğu gibi gitmedi.  

Obama döneminde, ABD’nin Irak’tan alelacele çekilmesi ve eski Başbakan Nuri El Maliki’yi destekleme politikası IŞİD’in yükselişine yol açtı. Sonrasında ABD, IŞİD’i ortadan kaldırması hedeflenen uluslararası koalisyona liderlik etmek üzere tekrar Orta Doğu’ya dönmek zorunda kaldı ve Çin tekrar göz ardı edildi. 

Körfez’e yönelik bir strateji 

Biden’ın ABD güçlerini Afganistan’dan kaotik bir şekilde çekmesi ise, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i Ukrayna’yı işgal etmeye teşvik eden yanlış sinyaller göndererek, Washington’un bölge ve dünyadaki politikalarını bir kez daha tersine çevirdi. 

Rusya’yı kuşatmak ve Ukrayna’yı işgalinin bedelini ödetmek isteyen Biden, Körfez’deki eski ittifakları yeniden kurmak zorunda kaldı. 

Rakibi olan Trump ile yakın ilişkisi nedeniyle Suudi Arabistan Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ı tecrit etme sözü veren ve Yemen savaşı nedeniyle ülkeye silah ihracatını durduran Biden, Riyad ile arasını düzeltmek durumunda kaldı. 

Başkan Biden önceki kararlarıyla, Suudi Arabistan’ın “OPEC+” formülü kapsamında Rusya ile kurduğu petrol “ittifakını” bozmak ve Rusya’nın petrol ve gazını telafi etmek için Körfez ülkelerinden yardım almak istiyordu. ABD Başkanı bu adımıyla, elbette Körfez ülkelerini Çin’den uzak tutmayı da düşünüyordu. 

Bu değişim, Obama yönetiminde olduğu gibi, Biden’ın da kendisine aynı derecede cömert davranacağını uman İran’ın hoşuna gitmedi. Bu bağlamda, Biden’la anlaşma iddiasında olan eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani yönetiminin gitmesi ve dış politikada “Doğuya Yönelme” fikrinde olan İbrahim Reisi yönetiminin iktidara gelmesiyle Tahran’ın politikası değişmeye başladı. 

Ukrayna savaşının patlak vermesiyle birlikte, İran en riskli adımı atmaya ve en büyük küresel iddiaları “Rusya’yı yenmek ve Çin’i zayıflatmak” olan Biden yönetimine meydan okumaya karar verdi. 

Tahran, her ne kadar hiçbir zaman stratejik ittifak sınırına ulaşmamış olsa da Rusya’nın Ukrayna’daki yenilgisinin kendisine olumsuz yansıyacağını ve Washington karşısında konumunu zayıflatacağını görerek, 2022 yazından itibaren gizlice Moskova’ya destek vermeye başladı.    

İran bu çerçevede, Rusya’ya ucuz ama etkili olan silahlı insansız hava araçları (SİHA) ve balistik füzeler sağladı. 

İran'a ait insansız hava araçları depolarından bir görüntü.  

Bu şekilde Batı’ya yaptırım politikasındaki tutumunu değiştirmesi için baskı yapacağını düşünen İran, bunun da ötesinde Rusya-Çin-İran-Kuzey Kore ittifakının netleşeceğini umdu. 

Nihayetinde, Nisan 2024’te Kuzey Koreli üst düzey bir heyet Tahran’a ilk ziyaretini gerçekleştirdi. Ancak öngörülemeyen bir durum olan, Hamas’ın askeri kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’nın 7 Ekim 2023’te İsrail’e düzenlediği “Aksa Tufanı Operasyonu” hesapları yeniden değiştirdi.  

ABD’nin odak noktası yeniden Orta Doğu oldu  

Washington boş yere çıkmaya çalıştığı Orta Doğu’ya yeniden odaklandı ve İsrail’e büyük destek verdi. 

Bu durum Moskova ve Pekin üzerindeki baskının hafiflemesini, Tahran üzerindeki baskının ise artmasını sağladı. 

Biden yönetimi İran’ın Ukrayna savaşındaki tutumundan memnun değildi ancak yine de Ağustos 2023’te yapılan mahkum takası ve Kuzey Kore bankalarında tutulan 6 milyar dolarlık fonların serbest bırakılmasına yönelik anlaşmanın da gösterdiği gibi, Tahran’ın bunu müzakere pozisyonlarını güçlendirmek için yaptığına inanıyordu. 

Washington’ın bu tutumu, tüm ABD gündemini altüst eden Gazze Savaşı’ndan sonra değişti. Demokrat Partili Biden yönetimi, İsrail’in İran’ı hedef almasına, özellikle de savaşın İran’ın kırılganlığı ve zayıflığını ortaya çıkarmasından sonra daha hoşgörülü yaklaşmaya başladı. 

Sonuç olarak Tahran, bugün Washington’ın “düşmanlarını” içeren eksendeki en zayıf halka haline geldi. Washington, bu zayıf halkayı kırmak için baskı yapmanın Çin, Rusya ve Kuzey Kore’yi zayıflatarak ve teslim olmaya zorlayarak istediği küresel değişime yol açabileceğine ikna olmuş görünüyor. Bu da Biden’ın Gazze, Ukrayna ve Tayvan’daki çatışmaların sonuçları arasında sürekli neden bağlantı kurduğunu açıklıyor. 

Acaba bir sonraki ABD yönetimi bu yaklaşımı sürdürecek mi ve bunda başarılı olabilecek mı? 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.