Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın yakın gelecekte olumlu bir etkisi olacaksa, bu etki İsrail’in 2020 yılında Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile imzaladığı ve daha sonra Bahreyn ile Fas’ın da katıldığı İbrahim Anlaşmalarının genişlemesini durdurmak şeklinde görülecektir. Zira İbrahim Anlaşmalarının genişlemesi, Suudi Arabistan’ın katılımını gerektirmektedir. Ancak Mekke Anlaşması, BAE-İsrail ittifakının doğurduğu sonuçları ortadan kaldırmayacaktır; taraflarına ve bölgeye yönelik tehlikeyi net bir şekilde tanımlayan açık bir tutum sergilenmediği sürece de İsrail’i caydıracak bir ittifaka dönüşmeyecektir. 

Bu söylenenler; İsrail’e bölgede öncelik, liderlik ve hegemonya veren ABD bölgesel güvenlik sisteminin denkleminde sarsıntı yaratan bir güvenlik ittifakının kurulmasının önemini küçümsemek anlamına gelmez. ABD’yi kışkırtmamak ve İran’a bölgenin ne İran’ın ne de İsrail’in nüfuz alanı olmayacağı mesajını göndermek adına kasıtlı olarak belirsiz bırakılmış bir "ortak savunma anlaşması" ilanı gerekli olabilir. Ancak İsrail’in kendi güvenlik doktrinini dayatmak için yayılması, Lübnan ve Suriye’de "güvenli tampon bölgeler" adı verilen uygulamalarla Filistin dışındaki Arap topraklarını doğrudan işgal etmesi karşısında Mekke Anlaşması'nın çatışma üzerinde doğrudan bir etkisi olmayacaktır. Bu sırada İsrail, Batı Şeria’yı yutmaya, Gazze üzerinde ABD-İsrail kontrolünü dayatarak onu vatanın geri kalanından, yani Filistin'den koparmaya devam etmektedir. 

Bu yeni güvenlik yapısının, İsrail’in Suriye içindeki varlığını kalıcı hâle getirme çabaları üzerinde caydırıcı bir etkisi olabilir. Nitekim İsrail, yetkililerinin açıklamalarında belirttikleri üzere Suriye içinde "Sarı Bölge" olarak adlandırdığı alanı bir İsrail nüfuz bölgesine dönüştürmeye çalışmaktadır ki bu durum, Türkiye ve onun güvenlik vizyonu için doğrudan bir tehdit oluşturmaktadır. İsrail’i Mekke Anlaşması konusunda en çok rahatsız eden şey, Suudi Arabistan’ı Siyonist devletle normalleşme ve ittifak yolundan uzaklaştırmasının yanı sıra muhtemelen bu durumdur. 

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’dan oluşan bu üç ülkenin; savunma anlaşmasının caydırıcı rolünün pratik uygulamasına ilişkin bir vizyon geliştirmek üzere tartışmalara girip girmediği veya böyle bir planlarının olup olmadığı henüz belirsizdir. Türkiye, sadece bu yeni ittifakın ilan edilmesiyle İsrail’in Suriye’deki planlarını gözden geçireceğini mi düşünüyor? Savunma İş Birliği Anlaşması'nın Filistin ve Lübnan’da yaşananlara, ayrıca İsrail ve ordusunun Suriye topraklarına istediği zaman girip çıktığı nüfuz alanları muamelesi yapmasına karşı bir vizyonu var mıdır? 

İran’ın gücünün gerilemesi ve İsrail-ABD güvenlik denkleminin sarsılmasının ardından Türkiye’nin ortaya çıkan boşluğu doldurmaya çalışması beklenen bir durumdur. Zira kendisini göz ardı edilemeyecek ve bölgedeki çatışmaların çözümlerine dâhil edilmesi kaçınılmaz bölgesel bir güç olarak kabul ettirmeye Türkiye’den daha aday başka bir devlet yoktur. Ancak bu durum, İsrail’in yayılmacılığına, Batı Şeria ve Gazze’nin nihai statüsünün İsrail lehine çözüme kavuşturulmasına gerçekten bir meydan okuma teşkil ediyor mu? Bu soru, Türkiye’nin Filistin yanlısı açıklamalarından kaynaklanmıyor; Türkiye’nin Filistinlilere yönelik vahşi yerleşimci saldırıları durdurmakla yükümlü olduğunu söylemiyoruz. Bu soru, Mekke Anlaşması’nda temsil edilen Türk güvenlik stratejisinin Amerikan etkisinden ne derece uzaklaştığı veya özgürleştiği ile ilgilidir. Özellikle de Washington’ın amacının bölgede İsrail’in değil, İran’ın gücünü sona erdirmek olduğu göz önüne alındığında... 

ABD Başkanı Donald Trump’ın bölgede bir İsrail güvenlik ittifakı kurmaktan vazgeçtiği varsayımına dayanmak yanlış sonuçlara yol açacaktır. Çünkü ABD müesses nizamı ve ABD’deki derin devlet, bölgedeki ABD-İsrail güvenlik ve askerî uyumunu korumaktan ve sürdürmekten vazgeçmiş değildir. Ayrıca ABD, bölgedeki güvenlik stratejisini uygulamak için Arap-İsrail ittifaklarına değil, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’na (CENTCOM) dayanmaktadır. Bölgede bir Arap-İsrail askerî-güvenlik ittifakının çekirdeğini oluşturmaya yönelik geçmişteki tüm hamleler CENTCOM’un gözetiminde gerçekleşmiştir. Washington, İbrahim Anlaşmalarının pratik uygulamasını kendi doğrudan denetimi olmadan İsrail’in eline bırakmamıştır. Washington’ın İbrahim Anlaşmalarından istediği şey, İsrail’in bölgeye entegre edilmesi için bir şemsiye olmasıydı; yani İsrail’e yönelik düşmanlık hâlinin sona erdirilmesi, Filistin davasının tasfiye edilmesi ve Arap dünyasının bir İsrail nüfuz alanına dönüşmeyi kabul etmesidir. İsrail ulusal güvenliği dışında hiçbir ulusal veya millî güvenlik var kabul edilmeyecekti. İsrail ile BAE arasındaki her güvenlik veya askerî adım CENTCOM’un himayesinde gerçekleşmiştir. 

Gazze ve Lübnan’da yaşanan tam olarak budur. Bölgedeki İsrail güvenlik düzenlemelerine gerçekten meydan okumayı amaçlayan her yeni güvenlik oluşumu, İbrahim Anlaşmalarının belirtileriyle ve İsrail’in CENTCOM’a dâhil edilmesiyle elde edilen sonuçlarla yüzleşmek zorundadır. İbrahim Anlaşmaları; BAE’de ve anlaşma şemsiyesi altında olmayan diğer ülkelerde Arap bilincinde emsalsiz bir gedik açmış, İsrail üstünlüğünün medeniyet üstünlüğünün bir kanıtı olarak kabul görmesine yol açmıştır. BAE ittifakı emsalsiz bir güvenlik ihlaline yol açarken, aynı zamanda İsrail’in bünyesine kattığı "Somaliland" adıyla anılan bölgenin bölünmesine de neden olmuştur. Mesele sadece Somaliland’in İsrail’i tanıması değil, BAE’nin bu bölgedeki nüfuzu vasıtasıyla Somaliland’in Somali’nin bir parçası üzerinde İsrail vesayet bölgesine dönüşmüş olmasıdır. 

İsrail’in CENTCOM’a katılması veya CENTCOM kapsamına alınması ve bunun ne anlama geldiği incelenmeyi gerektirmektedir. Trump, İsrail’i CENTCOM şemsiyesi altına aldığında (ki bu, ABD Başkanı’nın şahsi fikri olamayacak kadar stratejik bir düşüncedir), bu durum İsrail ulusal güvenliğinin ABD ulusal güvenliğinin bir parçası olduğunun ve İsrail için bunun doğurduğu pratik rolün fiilen tanınmasından başka bir şey değildi. CENTCOM şu anda Lübnan’ın egemenliğini ihlal eden anlaşmaların uygulanmasını, Gazze’nin coğrafyasının ve Filistin toplumunun haritadan silinmesini denetlemektedir. 

Amerikan kamuoyu, Demokrat ve Cumhuriyetçi partiler içindeki Kongre ön seçim sonuçları ve ABD’de İsrail nüfuzuna ve ABD’nin Siyonist ırkçı sömürgeci projeye sağladığı korumaya yönelik genişleyen tepkiler, bölgedeki ABD güvenlik düzenlemelerinin sarsıldığına dair göstergelerdir. Ancak Washington’ın İsrail için başardıkları, İsrail’in Gazze halkına karşı yürüttüğü soykırım savaşı, Güney Lübnan’ın işgali ve CENTCOM’un İsrail’i koruduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir. 

Mekke Bildirisi’ne olumlu yaklaşmamak zordur; meğerki ittifak ülkeleri bu bildiriyi İran nüfuzunun gerilemesinden kaynaklanan boşluğu doldurmak amacıyla kullanıp; İsrail’in ABD desteğiyle Filistinliler ve Lübnan’a dayattığı güvenlik düzenlemelerinin sonuçlarını, Suriye’deki yayılmasını, Somaliland’in İsrail nüfuz alanına dönüşmesi gerçeğini ve BAE’nin Kızıldeniz/Arap Denizi’ndeki (Yemen’in güneyi) Sokotra Limanı’ndaki askerî üssü vasıtasıyla İsrail’in buraya sızmasını ihmal etsinler. 

ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırısı ve Tahran’a diz çöktürmedeki başarısızlığı, ABD’nin İbrahim Anlaşmaları şemsiyesini genişletme ve ABD denetiminde bir Arap-İsrail güvenlik ittifakı ilan etme hedeflerini kısmen baltalamıştır. Ancak İsrail’in sahada elde ettiği (ve etmeye devam ettiği) kazanımlarla karşı karşıyayız. Aksa Tufanı ve İran’ın direnişinin, Arap dünyasını ABD gözetiminde İsrail güvenlik liderliği altında toplama yönündeki İbrahim Anlaşmaları çabalarını engellediğini kabul etmekle birlikte; Mekke Anlaşması, amacın alternatif bir proje oluşturmak olması hâlinde elde edilen kazanımlarla yüzleşmede yetersiz kalmaktadır. Belki de gereken şey; İsrail’in engellemeye çalıştığı bu anlaşmayı genişletmek ve savunma anlaşmasının Washington’ın yükünü hafiflettiğini veya Suudi Arabistan’ı koruma konusunda Washington’a bir alternatif olduğunu kanıtlamaya çalışan bir çabadan ibaret kalmaması için daha net bir vizyon ortaya koymaktır. Bu da gereklidir ancak asıl soru şudur: Kimi, kime karşı korumak? 

Kaynak: Al-Araby Al-Jadeed