İran’daki halk protestolarına yönelik bakış açıları farklılık göstermektedir. Kimileri bunu gerçek bir halk devrimi veya daha önce yaşanan Arap Baharı'na benzer bir İran Baharı olarak görürken, kimileri de bunu bölgedeki Siyonist-Amerikan projesine karşı çıkan ve on yıllarca tutarlı bir şekilde "Amerika'ya ölüm... İsrail'e ölüm" sloganını atan bir ülkeye karşı yabancı bir komplo olarak görmektedir. Gerçek şu ki, bu protestolar her ikisinin bir karışımıdır. Özgürlük, demokrasi, onurlu bir yaşam ve iyileştirilmiş ekonomik koşullar için gerçek taleplerde bulunan bir halk devrimidir. Ardı ardına gelen hükümetlerin dış tehlikeler ve komplolarla mücadele bahanesiyle dayatılan baskıcılığı reddeder. Aynı zamanda bu dış komplolar da somut bir gerçektir; 1979’daki İran Devrimi’nin zaferinden bu yana hiçbir zaman ortadan kaybolmamış, zaman zaman zayıflamış, zaman zaman güçlenmiştir. Mevcut aşamada ise, ABD Başkanı Trump’ın, göstericiler arasında ölümler yaşanması halinde onları korumak için müdahalede bulunacağı yönündeki açık ve net tehditleriyle ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu tehditlere katılmasıyla en üst seviyesine ulaşmıştır. Ayrıca, güvenlik güçlerinin bazılarını yakaladığı, göstericiler arasında Mossad unsurlarının bulunduğu da belirtilmektedir.

Şimdiye dek gerçekleşen gösterilerde polis, Devrim Muhafızları ve Besic Kuvvetleri ile yaşanan çatışmalar sonucunda çok sayıda kişi hayatını kaybetti. Reuters haber ajansının İranlı bir yetkiliye dayandırarak yayımladığı ve ölü sayısının iki bini aştığı yönündeki haber doğruysa, bu durum İslam Cumhuriyeti tarihinde protestolarda öldürülen en yüksek sayı anlamına gelir (insan hakları kuruluşlarının tahminleri ise daha düşüktür). Bu protestolardan önceki en yüksek can kaybı, 2019’un sonlarında başlayıp 2020 Şubat’ına kadar süren gösterilerde yaşanmış, protestocular ve polisler dahil bin 500 İranlı öldürülmüştü.

Mevcut protesto dalgası ayrıca, Besic Kuvvetleri'nin (Devrim Muhafızlarına bağlı popüler bir milis gücü) karargahı olduğu bahanesiyle çok sayıda hükümet ve yarı hükümet binasının, hatta dini okulların ve camilerin yakılmasına da tanık oldu.

Arap baharı ile benzerlikler ve farklılıklar

İran’daki protestolar, talepler, hareket tarzı ve yaygınlık açısından Arap Baharı’ndaki muadilleriyle benzerlik göstermektedir. Ancak Arap Baharı, herhangi bir yabancı müdahaleyi şiddetle reddetmiş (bazı dış güçler yer edinmeye çalışsa bile) ve tüm devrimci meydanlarında Filistin bayrağını dalgalandırmıştır. Hatta Kahire'nin kalbindeki İsrail büyükelçiliği, Mısır devrimi sırasında ilk kez basılmış ve İsrail bayrağı indirilmiştir. İranlılar, talepleri için bölge halkının sempatisini kazanmak istiyorlarsa, bunu dikkate almalıdırlar.

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu

2019 gösterilerinde ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, göstericileri korumak için müdahale tehdidinde bulunmuş, ancak fiili bir adım atmayıp sözlü destekle yetinmişlerdi. Fakat bu kez durum farklı olabilir; zira Aksa Tufanı’ndan ve Gazze savaşından sonra İran’ın, özellikle Lübnan Hizbullahı, Yemen’deki Husiler ve bazı Iraklı gruplar gibi dış uzantılarıyla ve Hamas ile İslami Cihad hareketlerine verdiği büyük askeri destekle, Trump ve Netanyahu’nun boğazına takılan bir diken haline gelmesi, onlarda İran gücünden kurtulma yönünde güçlü bir istek doğurmuştur. Trump yönetimi, İran aklıyla oynamak, onu baskı ve karmaşa altına sokmak amacıyla belirsizlik politikası ya da çelişkili mesajlar göndermektedir. Siyasi müzakereler ve diyaloglardan söz edilirken bile, ABD’nin askeri ve nükleer hedeflere, hatta hükümet binalarına yönelik seçilmiş, akıllı saldırılar düzenlemesi; belki de iktidarın bazı büyük isimlerini hedef alması şaşırtıcı olmayacaktır. Bu, her an gerçekleşebilir ve Haziran ayında, Umman Sultanlığı’nın ev sahipliği yapması planlanan nükleer müzakerelerden sadece iki gün önce yapılan saldırıların tekrarı olabilir.

Trump demokrasiye sıcak bakmıyor

Ne Trump ne de Netanyahu ve onlarla ittifak yapanlar, İran’da demokrasi, özgürlük ve ekonomik refahı desteklemek için müdahale etmeyeceklerdir. Müdahalelerinin amacı İran gücünü ortadan kaldırmak ve bölgedeki rollerinin intikamını almaktır. Amaç ayrıca, belki de Amerika Birleşik Devletleri'nde ikamet eden ve sık sık İsrail'i ziyaret eden Şah'ın oğlunu iktidara getirerek veya ülkenin demografik yapısı ve siyasi coğrafyası nedeniyle (Persler, Araplar, Türkmenler, Azeriler, Kürtler ve diğerleri arasında bölünmüş) parçalanmasına ve dağılmasına izin vererek, Siyonist-Amerikan projesine sadık bir hükümet kurmak olacaktır.

Bu dış müdahaleyi reddetmek, İran içindeki baskı ve istibdadın sürmesini kabul etmek anlamına gelmez. Yaklaşık yarım asırlık din adamları yönetimi sonrasında İranlıların yaşamı iyileşmemiş, aksine Suriye, Lübnan, Yemen, Irak ve Afrika’daki dış siyasi projeler nedeniyle geçim sıkıntıları artmıştır. Ayrıca İran halkı, anayasanın adaylara getirdiği kısıtlamalar ve Anayasa Koruyucular Konseyi’nin pek çok kişiyi elemesi nedeniyle, yöneticisini özgür ve doğal bir şekilde seçme hakkından mahrum bırakılmıştır. Bu adayların birçoğu, devrimin ve cumhuriyetin kendi içinden gelen isimlerdir ve rejim için tehdit oluşturmamaktadırlar. 2009 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise yetkililer, muhafazakar aday Mahmud Ahmedinejad lehine, reformist aday Mir Hüseyin Musevi’ye karşı seçimleri manipüle etmişlerdir. 

Musevi, daha önce dışişleri bakanlığı yapmış, Hamaney’in cumhurbaşkanlığı döneminde başbakanlık görevini üstlenmişti; yani devrimin ve cumhuriyetin önde gelen isimlerindendi. Buna rağmen seçimler onun aleyhine çarpıtıldı ve bu durum aylarca süren, 

Yeşil Devrim olarak adlandırılan geniş bir halk ayaklanmasına yol açtı. Bu, seçim sürecine duyulan güvenin kaybolmasının ardından sokağın ilk kez bir araç olarak kullanılmasıydı

2009 protestoları, İran'da dinî yönetime son veren ilk darbe oldu ve yıllar boyunca protesto dalgaları devam etti. Bu dalgaların en öne çıkanları arasında, Mahsa Amini'nin ahlak polisi tarafından öldürülmesinin ardından patlak veren 2017 sonu, 2019 sonu ve Eylül 2023'teki protestolar yer almaktadır. Bu durum, dış güçlerin protestoları istismar etmeye ve istedikleri yöne yönlendirmeye veya kendi otoritelerini dayatmaya çalışmasına rağmen, protestoların meşru talepleri dile getiren içsel, ulusal bir hareket olduğunu doğrulamaktadır.

Gösterileri bastırmak öfkenin sonu değil

İran makamları önceki dalgaları kontrol altına almayı başarmışlardı ve mevcut dalgayı da bastırabilirler. Ancak bu, halkın özgürlük ve demokrasi hayallerinin sona erdiği anlamına gelmez. İran halkı, ABD-İsrail saldırılarına haziran ortasında maruz kaldığında hükümetinin yanında durarak bedel ödemiş, bunun karşılığında bir iyileşme beklemişti. İran halkı tüm bileşenleriyle köklü, özgürlüğe ve onurlu yaşama aşık bir halktır. İran hükümetinin, halkın iradesine ve meşru taleplerine yanıt vermesi gerekir. Bunların başında, cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinde gerçek bir rekabete imkan tanıyacak anayasa değişikliği, mali ve ekonomik yolsuzlukla mücadele ve İranlılara insanca bir yaşam sağlanması gelmektedir. İran devleti petrol ve gaz denizleri üzerinde yüzmektedir (halen günde 3,3 milyon varil petrol üretmektedir; devrimden önce bu rakam 6 milyon varildi. Ayrıca günde 34 milyar metreküp gaz üretmekte, bu da küresel üretimin yüzde 7’sine denk gelmektedir). Ancak mali yolsuzluk ve nükleer-silahlanma projeleriyle dış nüfuz alanlarına yapılan harcamalar, gelirlerin büyük bölümünü tüketmektedir.

İran liderliğinin, halkın taleplerini ve özlemlerini karşılayan ve ülkeyi çatışma ve komplolardan uzak tutan ulusal bir kararla demokratik bir dönüşüm gerçekleştirme fırsatı hala mevcuttur. Alternatif ise, yetkililer geçici olarak bastırmayı başarsalar bile, halkın öfkesinin devam etmesi, ülkeye ve kaynaklarına dış müdahalenin devam etmesi ve devletin ve halkın enerjisini tüketecek yeni öfke dalgalarının ortaya çıkmasıdır.