Türkiye’de bir yıl önce PKK ile başlayan tarihi uzlaşı süreci hâlâ ilk aşamalarında ilerliyor. Sürecin bir sonraki durağı ise Türkiye Büyük Millet Meclisi olacak. Burada, bu uzlaşının hukuki çerçevesini ve gelecekte doğuracağı yükümlülükleri ayrıntılı biçimde ele alan bir kanun teklifinin gündeme gelmesi bekleniyor. 

Söz konusu olan, 40 yıllık silahlı isyanı sona erdirecek bir uzlaşı. Bu süreçte en az 45 bin kişi hayatını kaybetti, çok sayıda köy ve belde büyük yıkıma uğradı. Bu nedenle sürecin ciddi bir plan, dikkatli adımlar ve hedeflenen sonuca ulaşmayı sağlayacak hesaplı bir yol haritası ile ilerlemesi doğal karşılanıyor. Sürecin 12 Mayıs 2025’te başlamasından bu yana geçen 13 ayda, bir sonraki aşama olan parlamento görüşmelerinin önünü açan birçok hazırlık ve sembolik adım atıldı. Hedef ise bu uzlaşıya yasal bir zemin kazandırmak.

Uzlaşı treninin son durağa varması ve Türkiye’de silahlı isyan sayfasının kapanması, etkileri yalnızca Türkiye içiyle sınırlı kalmayacak bir gelişme olabilir. Türkiye siyasi, güvenlik ve ekonomik açıdan bu süreçten önemli kazanımlar elde edecek. Ancak bunun yansımaları, Türkiye dışında iç silahlı çatışmalar yaşayan Libya ve Fas gibi ülkelere, hatta silahlı olmayan krizlerle boğuşan Mısır ve Tunus gibi bölgesel duraklara da uzanabilir.

İlk durak Suriye

Türkiye’deki uzlaşı sürecinin etkileri, henüz tamamlanmadan sınırın diğer tarafına hızla yansıdı. Suriye hükümeti de Kürt milis yapılanması olan Suriye Demokratik Güçleri ile benzer bir sürece girdi. 

Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ve Mazlum Abdi

Bu süreç, Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile SDG Komutanı Mazlum Abdi arasında 10 Mart 2025’te imzalanan anlaşmayla sonuçlandı. Ardından 30 Ocak’ta yapılan ek anlaşmayla bölünmüşlük halinin sona erdirilmesi ve yeni bir entegrasyon sürecinin başlatılması hedeflendi.

Anlaşma kapsamında Kürt bileşeninin devlet çatısı içinde eşit haklara sahip olması, Kürt özerk yönetimine bağlı sivil ve askeri kurumların ulusal kurumlara entegre edilmesi, Suriye hükümetinin sınır kapıları ile Haseke’deki petrol sahalarının yönetimini devralması ve SDG tarafından önerilen bazı isimlerin Suriye devlet yapısı içinde üst düzey sivil görevlere getirilmesi öngörüldü. Bu maddelerin aşamalı biçimde uygulanmaya başlandığı da kısa sürede görüldü. Türkiye de sürece destek verdi ve memnuniyetini dile getirdi.

Öte yandan Suriye hâlâ Alevi toplumu ve Dürzi toplumu ile ilgili başka iç krizlerle karşı karşıya. Bu nedenle ülkenin yeniden imara, sınırlarını korumaya ve devlet kapasitesini güçlendirmeye odaklanabilmesi için kapsamlı ulusal uzlaşı sürecinin tamamlanması gerekiyor. Türkiye bu uzlaşının sağlanmasında da benzer bir rol oynayabilir.

Kuzey Afrika’daki Arap ülkeleri de silahlı ya da silahsız iç çatışmaların sancısını yaşıyor. Cezayir bunun dışında tutulabilir. Çünkü ülke, 1992’de parlamento seçim sonuçlarına karşı yapılan askeri darbenin ardından 200 binden fazla kişinin hayatını kaybettiği “kara on yıl” sürecini yaşadı ve bu süreç 2005’te ulusal uzlaşıyla sona erdi. Ancak Cezayir’in doğu ve batısındaki komşu ülkelerde iç çatışmalar hâlâ alevini koruyor. Bu krizlerin de ancak tarihi uzlaşılarla sona ermesi mümkün görünüyor.

Cezayir’in batı sınırında, Sahra bölgesi konusunda Polisario Cephesi ile uzun süredir anlaşmazlık yaşayan Fas Krallığı bulunuyor. Polisario Cephesi bölgenin tamamen bağımsız olmasını isterken Fas burayı kendi toprağının bir parçası olarak görüyor. 

Fas, son dönemde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 31 Ekim 2025’te kabul ettiği 2797 sayılı kararla siyasi olarak önemli bir kazanım elde etti. Karar, Sahra’ya Fas egemenliği altında özerklik tanınmasını öngören referandum temelli çözüm konusunda Fas’ın resmi yaklaşımına yakın durdu. Ancak mesele hâlâ Sahralılarla ulusal uzlaşıya ihtiyaç duyuyor. Çünkü bağımsızlık talebi devam ediyor. Böyle bir uzlaşı, yarım asırdır süren bu ihtilafa kesin bir son verebilir.

Libya ve tıkanan diyalog

Cezayir’in doğusunda yer alan Libya ise 2014’ten bu yana doğu ile batı arasında silahlı çatışmalarla sarsılıyor. Bu çatışma ülkenin kaynaklarını tüketti, çok sayıda can kaybına yol açtı ve 17 Şubat 2011 Devrimi sonrasında Libya’da başlayan demokratik gelişim sürecini sekteye uğrattı. Çatışan taraflar arasında siyasi çözüm için birçok girişim yapıldı. Bu çabaların başını ağırlıklı olarak Birleşmiş Milletler Libya Misyonu çekti. Bazı ilgili ülkeler de bu girişimlere katıldı. Ancak bugüne kadar kalıcı bir çözüme ulaşılamadı.

Türkiye’nin Libya’daki rolü ise yalnızca Trablus hükümetine destek veren bir çizgiden, doğu ile batı arasında daha dengeli bir rol üstlenme arayışına dönüştü. Türkiye son iki yılda Doğu'nun önde gelen isimlerini, askeri lider Mareşal Halife Hafter’in oğulları dahil olmak üzere ağırladı. Bu yeni rol, Türkiye’ye gerçek bir ulusal uzlaşıya katkı sunabilecek ciddi bir arabuluculuk fırsatı veriyor.

Bu çerçevede yeni bir anayasa üzerinde uzlaşılması, ardından cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinin yapılması mümkün olabilir. Bu süreç Birleşmiş Milletler Libya Misyonu ile iş birliği içinde yürütülebileceği gibi, Libya dosyasıyla ilgilenen bölgesel aktörlerin katılacağı bir arabuluculuk yoluyla da ilerleyebilir. Burada özellikle Mısır, Rusya ve belki Fransa’nın, Türkiye ile birlikte rol alması kastediliyor.

Tunus ve Mısır’daki darbeler

Cezayir’in doğu sınırında yer alan Tunus’ta da iç siyasi kriz derinleşiyor. Kriz, Cumhurbaşkanı Kays Said’in 25 Temmuz 2021’de demokratik sürece karşı hamle yapması, anayasanın işletilmesini durdurması ve parlamentoyu fesh etmesiyle başladı. Tunus krizinin son halkası ise geçen hafta eski Parlamento Başkanı ve ana muhalefet partisi Nahda Hareketi’nin lideri Raşid Gannuşi ile hareketin bazı yöneticileri hakkında verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis kararları oldu. Daha önce de birçok muhalefet partisi lideri hakkında ağır cezalar verilmişti.

Tunus, 2015’te bazı sivil toplum kurumları ulusal diyaloğa öncülük ettiği için Nobel Barış Ödülü alan bir ülkeydi. Bugün ise yeni ve kapsamlı bir ulusal diyaloğa her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor. Böyle bir süreç, siyasi bölünmenin yorduğu ve enerjisini tükettiği ülkede gerçek bir ulusal uzlaşıya kapı aralayabilir. Aynı zamanda demokrasi ve kalkınma yolunun yeniden açılmasını sağlayabilir.

 Eski Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi

Tunus’taki iç siyasi krizden önce Mısır’da daha sert bir kriz yaşandı. Bu kriz, 2013’te sivil Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye karşı yapılan darbeyle başladı. Mısır’da darbeye karşı geniş bir muhalefet ortaya çıktı. Bu muhalefet büyük ölçüde barışçıl nitelikteydi. Ancak özellikle Filistin sınırındaki Sina bölgesinde silahlı istisnalar da görüldü ve devlet bu gruplara sert şekilde karşılık verdi.

Bugün Mısır’daki iç siyasi kriz yalnızca Müslüman Kardeşler ve destekçilerine yönelik güvenlikçi yaklaşımla sınırlı değil. Kriz, sol ve liberal muhalefet güçlerini de kapsayacak şekilde genişledi. Bu kesimlerin liderleri ve kadrolarına yönelik gözaltılar ve takipler hâlâ devam ediyor. Öte yandan ülke ciddi ekonomik sorunlarla boğuşuyor. Bu sorunların başında, tehlikeli seviyeye ulaşan dış borç krizi geliyor. Hükümet, bu borçların taksit ve faizlerini ödeyebilmek için daha fazla varlık satmak zorunda kalıyor.

Mısır’da geçmiş yıllar boyunca ulusal uzlaşı için ciddi bir girişim görülmedi. Hatta devletin başındaki Abdulfettah es-Sisi, herhangi bir uzlaşıyı açıkça reddetti. Oysa Mısır Anayasası’nda geçiş dönemi adaleti ve ulusal uzlaşıya ilişkin bir madde bulunuyor. Buna rağmen ulusal uzlaşı çağrısı yapan sesler tamamen susmuş değil. Bu çağrıların en yenilerinden biri, muhalif siyasetçi Ziyad el-Uleymi’den geldi. Uleymi, Mısır’ı siyasi ve ekonomik krizlerinden çıkaracak gerçek bir ulusal diyalog, geçiş dönemi adaleti ve kapsamlı bir ulusal uzlaşı çağrısı yaptı.

Türkiye ile Mısır arasındaki resmi ilişkiler 2013’ten bu yana gergin seyretti. Ancak son birkaç yılda iki ülke ilişkileri, cumhurbaşkanları, dışişleri bakanları ve diğer yetkililer arasında yapılan karşılıklı ziyaretlerle iyileşti. İlişkilerdeki bu gelişme, Ankara’nın Mısır’daki ulusal uzlaşı sürecini doğrudan ya da dolaylı, açık ya da örtülü biçimde desteklemesine imkân tanıyabilir. Türkiye’nin tüm taraflarla iyi ilişkilere sahip olması, böyle bir rolü mümkün kılabilir. Bu da Mısır ve bölgedeki bazı diğer ülkelerle ortak tehditlere karşı daha sağlam bir bölgesel ittifakın kurulmasının yolunu açabilir.

Bölge ülkeleri barışta da savaşta da birbirinden etkileniyor. Halklar arasındaki bağlar güçlü ve çok yönlü. Kültürleri, inançları ve ortak kaygıları da birbirine yakın. Bu nedenle Türkiye’de yaşanan krizlerin ya da PKK ile uzlaşı süreci gibi gelişmelerin komşu ülkelere yansıması şaşırtıcı değil. Bunun tersi de geçerli. Hatta Türkiye, dost ülkelerdeki siyasi krizlerin ve çatışmaların çözümünde arabuluculuk rolü oynamaya geçmişe göre daha hazır hale gelebilir. Böylece bölge ülkeleri, ortak büyük meydan okumalarla yüzleşmeye daha fazla odaklanabilir.